<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255</id><updated>2012-02-16T01:32:41.777-08:00</updated><category term='Ekonomi-politik'/><category term='Hayata Dair'/><title type='text'>Alkan Soyak (Krizalit)</title><subtitle type='html'>(18 Ocak 2010-23 Ocak 2012 tarihleri arasında Ulus Gazetesi'nde yayınlanan tüm yazıların arşivi)</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>87</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5054248833110736036</id><published>2012-01-18T08:41:00.000-08:00</published><updated>2012-01-18T08:41:11.907-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Yaşayan Ölüler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-pbpNoS33m3c/Txb193uwafI/AAAAAAAAATQ/SwtnV5kWR7E/s1600/Night-Of-The-Living-Dead-photo-13-400x299.png" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="239" width="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-pbpNoS33m3c/Txb193uwafI/AAAAAAAAATQ/SwtnV5kWR7E/s320/Night-Of-The-Living-Dead-photo-13-400x299.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bir yıl daha geride kaldı ömrümüzde. Nedense daha çabuk geçer oldu, eskiye nazaran yıllar. Umut dolu bir yeni yıl yazısı bekliyorsanız, yanılıyorsunuz dostlar. Artık ne bir tad, ne bir hoşluk kaldı yaşama dair. Ne yeşilin rengi, eski yeşil. Ne denizin mavisi, eski mavi. Ne de insanı, “eski insan” buraların. “Cemaat Kapitalizmi”nin o yıkıcı kâr hırsı talan alanına döndürdü çocukluğumun İstanbul’unu ve onun sosyal dokusunu. Fazlasıyla duygusal olduğumdan mıdır, alışamadım bu düzene ve onun insanı köleleştiren, tek tipleştiren çarklarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paranın ve maddi gücün her türlü değerin önüne geçtiği, yozlaştırılması pahasına “dinin maddi çıkarlar aleminde” kullanıldığı bu düzende, o insanların yüzlerine dahi bakamaz oldum. Çevremdeki bir sürü insanın daha yirmi yıl evvelki yaşam standartlarını çok iyi bilip de; bugün şifrelerini gayet iyi çözdükleri, “siyasal iktidar-cemaat dayanışması formülüyle” palazlanıp, geçirdikleri o “sahte başkalışımı” gördükçe, miğde bulantılarıma engel olamaz oldum. Hele geçmişte kendini “solcu ilan” etmiş “palavradan solcuların”, “kişisel ihtirasları ve iktidar hırsıyla” bu insanlarla ittifak içinde yan yana oturdukları “demokratik talan sofralarında” paylaştıklarına şahit oldukça, onlardan da nefret eder oldum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samimiyetsizliklerini gözlerinden okumak istemeyişimden midir, yoksa bu kadar pişmiş ve sisteme entegre olmuş kişiler karşısında kendimi “saf ve küçük düşmüş” hissedişimden midir nedir, gözlerimi ve varlığımı kaçırır oldum çevremdeki tüm bu şahsiyetlerden. Ve daha da acısı, gerçek dostum diye gördüğüm bazı insanların, aslında benimle benzer ruh hali içinde olmalarına rağmen, bu düzenden tırtıkladıkları üç beş kuruşa tamah ederek, sistemin çarklarına su taşımalarına ve çocuklarımızın geleceğine döşenen dinamitlerin farkına varamamalarına anlam veremedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Samimi, beklentisiz, karşılıksız, hesapsız gülebilen ve hatta ağlayabilen gözleri görmeyi o kadar çok özledim ki etrafımda dostlar”. Düşlerimde nedense, “gözlerimizi birbirimizden kaçırmadığımız” ve “sıcak bir merhabayı” esirgemediğimiz insanların olduğu; kirli çıkar ilişkilerine kurban gitmemiş “ıssız bir sahil kasabasında” yaşarken bulurdum kendimi. Başımı alıp gitmeyle ilgili hep bir umut vardı içimde. Can Baba’nın dediği gibi: “Başka türlü bir şey(di) benim istediğim. Ne ağaca benzer(di), ne de buluta. Burası gibi değil(di) gideceğim memleket. Denizi ayrı deniz, havası ayrı hava”. Ama şimdi, kendimi nereye koyarsam koyayım, oraya sığamaz oldum. “Bırak, dışarıda ne olursa olsun, sen kendinle uğraş” derdi aklım daha düne kadar. “Kendini yenilemeyi başarabilirsen, gitmene de gerek kalmaz belki uzaklara. Yoksa, oralara götürdüğün yine eski sensen, ne fark edecek ‘YENİ YERDE ESKİ’ SEN” diye sorgulardım kendimi. Heyhat, içinde yaşadığım “çevre” ile “benliğim” arasındaki uyumsuzluğun “o hırpalayıcı fırtınaları”, eskisi kadar sert esmemekte artık. Daha düne kadar, “ya ‘birincisi’ değiştirilmeli, ya da ‘ikincisinde’ bir merhale katetmeliyim” diye düşünürdüm bu fırtınayı dizginlemek için. Şems-i Tebrizi’nin kurallarındaki gibi; “&lt;i&gt;…her an, her nefeste yenilenmeli; yepyeni bir yaşama doğmak için, ölmeden önce ölmeli&lt;/i&gt;” insan derdim. Lakin, kaybediyorum umutlarımı “yenilenmeyle” ilgili ve yitip gidiyor inancım “ölmeden önce ölümün” o kutsayıcı ışığına dair. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölmeden önce ölme ümitleri solan bir insan, sizce niçin yaşar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok mu sert oldu, ürküttü mü sizi bu soru? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoksa siz de mi “yaşayan ölülerden”siniz, dostlar? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ulus Gazetesi&lt;/b&gt;, 23 Ocak 2012&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5054248833110736036?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5054248833110736036'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5054248833110736036'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2012/01/yasayan-oluler_18.html' title='Yaşayan Ölüler'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-pbpNoS33m3c/Txb193uwafI/AAAAAAAAATQ/SwtnV5kWR7E/s72-c/Night-Of-The-Living-Dead-photo-13-400x299.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1596010493163357470</id><published>2012-01-12T06:40:00.000-08:00</published><updated>2012-01-12T06:40:58.582-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Garip Bir Andıç Vakası</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-CbPbsmfMyzE/Tw7w6zn0B4I/AAAAAAAAATE/xOSoLEJTQPk/s1600/212870_internet-andici.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="173" width="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-CbPbsmfMyzE/Tw7w6zn0B4I/AAAAAAAAATE/xOSoLEJTQPk/s320/212870_internet-andici.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta Cumhuriyet tarihinde yine bir ilke şahit olduk. Emekli bir genelkurmay başkanı, “silahlı terör örgütü yöneticisi olmak ve cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs" suçlamasıyla mahkemeye sevk edilerek, tutuklandı. İnternet Andıcı Soruşturması kapsamında tutuklanan emekli Orgeneral İlker Başbuğ, sağlık kontrolünden geçirildikten sonra, tutuklu olarak yargılanmak üzere Silivri Cezaevi’ne konuldu.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Büyük ölçüde ihbar mektuplarına dayalı olarak hazırlanan İnternet Andıcı İddianamesi’nin “Sonuç ve Teklifler Bölümü”ndeki tespitlere göz attığımızda, Genelkurmay Başkanlığı’nın niçin internet siteleri kurduğu ve yönettiğinin gerekçesi net bir şekilde karşımıza çıkıyor:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“&lt;i&gt;İnternetin sağladığı iletişim imkanlarını kullanarak Türkiye ve kurumu yıpratmaya yönelik propagandayı etkisiz kılmak ve kamuoyunu bilgilendirmek maksadıyla '5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun'da belirtilen maddeler esas alınarak internet sitelerinin faaliyete geçirilmesinin gerekli olduğu değerlendirilmektedir&lt;/i&gt;”.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu gerekçeden anlaşılacağı üzere ülkeyi korumayı ve TSK’ya yönelik yıpratma propagandalarını etkisiz kılmayı esas alan, kamuoyunu bilgilendirme amaçlı bir internet çalışması söz konusu. İlgili uygulamanın 5651 sayılı yasanın çeşitli maddelerine atfen gündeme getirilip hayata geçirildiği; konuyla ilgili yasal düzenlemelere uygun olarak ve internet yayınlarının, sitelerin alan adları alınırken girilecek kayıt bilgilerine ilgili siteyi yönetecek olan şube müdürlerinin kimlik bilgilerinin yazılması suretiyle gerçekleştirildiği anlaşılıyor. &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yine iddianamenin aynı bölümünde, “Kurumun tanıtımı, belirlenen hedef kitlelerin bilgilendirilmesi ve kamuoyu oluşturulması kapsamında, bahse konu internet sitelerinin; gerekli bilgi güvenliği tedbirleri alınarak hizmetine sunulmasını, tensip ve emirlerine arz ederim” şeklindeki ibarelerle “Günlük Olarak Takip Edilen Türkçe Yayın Yapan İnternet Siteleri” başlığı altında üçyüze yakın internet sitesi isminin bulunduğu ve bu sitelerin AKP karşıtı, AKP yanlısı, solcu internet sitesi, Fethullahçı ve Savaş Karşıtları şeklinde yayın politikalarının belirlenmiş olduğu belirtiliyor. Benzer tasnifin yabancı dilde yayın yapan internet siteleri için de gerçekleştirildiğine dikkat çekiliyor. İddianameye esas teşkil eden ihbar mektubunun eki olan bir başka belgede ise, “Gnkur. Bilgi Destek Daire Başkanlığı Destek Şube Tarafından Kamuoyunu Yönlendirmek Maksadıyla İllegal Bir Şekilde İşletilen İnternet Siteleri” başlığı altında, başta “irtica.org” olmak üzere onlarca internet sitesinin ismi veriliyor. Belirli kanunlara dayanarak ve legal bir şekilde kurumun kendi istihbarat biriminin iç mekanizmaları doğrultusunda oluşturulan siteler, sanırım daha sonra AKP hükümeti karşıtlığı içeren propaganda faaliyetlerine konu olduğu iddiasıyla, illegal olarak nitelendirilmeye başlanıyor.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şimdi mantıklı düşünme ve soru sorma zamanı: Koskoca Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kalbi ve beyni olan Genelkurmay, mevcut hükümeti düşürmek için kara propaganda yapmak maksadıyla her türlü bilgi ve belgenin emir-komuta zinciri çerçevesinde açık seçik ortada dolaştığı (güya) “illegal bir bilişim ve internet siteleri şebekesi” oluşturmuş. Bu sistemin ve şebekenin içinde yer alan sitelerin kurulmasından, yönetilmesi ve viruslere karşı korunup, belirli dönemlerde update edilmesine kadar her türlü faaliyette ise kendi şube müdürlerinin gerçek isimleri  kullanılarak, bu sanal organizisyon işletilmeye devam edilmiş. Hatta bu sitelerin altyapı masrafları da ihaleyle Milli Savunma Bakanlığı’na ödetilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra bir ihbar mektubuyla bu sistem açığa çıkarılmış ve özel yetkili cumhuriyet savcıları tarafından ilgili durum, hükümete karşı darbe hazırlığının bir parçası olarak yorumlanarak mahkemeye intikal ettirilmiş. Halihazırda hepimizin yakından takip ettiği üst düzey askerlerin ve nihayet emekli bir genelkurmay başkanın tutuklanmasıyla devam eden sancılı bir yargılama süreci  yaşanmaya başlamış.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İddianameye bakılırsa bu ülkenin askeri kendini “postmodern darbe” aforizmasına iyice kaptırmış. Anlı-şanlı üniforması, postalı ve de tankıyla eskisi gibi “çatır çatır darbe yapmayı” bir kenara bırakmış; sanal darbe senaryolarıyla, internet siteleri peşinde koşar olmuş. Sanal darbe teşebbüsünü ise herkesin gözleri önünde, açık seçik, emir komuta zinciri içinde, belgeli ve gerçek isimlere dayanarak ve hatta alt yapı bedelini de Milli Savunma Bakanlığı'na ödeterek gerçekleştirmeyi ihmal etmemiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer olup bitenler gerçekten yukarıdaki gibiyse, “ortada aslında bir “Andıç Vakası” mı, yoksa “Angut Kuşu Vakası” mı? var, sanırım asıl bunu sorgulamak gerekeriyor. Angut Kuşu mu? Hemen sinirlenmeyin. Güzelliği ve edasıyla ün salmış bu yaban ördeğinin en önemli özelliği neymiş biliyor musunuz? Av esnasında avcısına doğru uçmasıymış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada bir son not: Askeri vesayeti bitirmeye yemin etmiş demokrasi havarilerinin gözü aydın. Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı yapılan son düzenlemeyle MİT’in kontrolüne geçmiş bulunuyor. Bundan böyle TSK, istihbaratla ilgili eski bağımsız gücünü de sürdüremeyecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 16 Ocak 2012&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1596010493163357470?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1596010493163357470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1596010493163357470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2012/01/garip-bir-andc-vakas.html' title='Garip Bir Andıç Vakası'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-CbPbsmfMyzE/Tw7w6zn0B4I/AAAAAAAAATE/xOSoLEJTQPk/s72-c/212870_internet-andici.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8859692995171576940</id><published>2012-01-02T12:08:00.000-08:00</published><updated>2012-01-01T08:04:49.067-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>“Rüya”</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Bt8V6NPsgOM/TvzIpGPD3rI/AAAAAAAAASc/zTdN0Xr7BHU/s1600/_Nightmare_by_eliXile.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="242" width="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-Bt8V6NPsgOM/TvzIpGPD3rI/AAAAAAAAASc/zTdN0Xr7BHU/s320/_Nightmare_by_eliXile.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Başucundaki gece lambasının titrek ışığı ve okuduğu kitabın sorgulayan etkisiyle, varoluşa yönelik bazı sorular geçmeye başladı kafasından adamın: "&lt;i&gt;Neden her şeyden bir sorumluluk payı çıkarmaktaydı kendine? Neden suçluluk duygusu sarmalamaktaydı sürekli benliğini? Neden karşısındakine güvenmek ve onu sevmek korkutmaktaydı içini? En yakınlarına bile bağlanmasını ve onları sevmek istemesini engelleyen şey neydi içinde? Neden (u)mutsuzluğa kodlanmıştı yaşam onun için? Niçin kaybetmekten ve başarısızlıktan bu kadar çok ürküyordu&lt;/i&gt;?" &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zihninde çözemediği bir sürü sorunun dolaştığı gecenin o sessiz saatlerinde, adam çok geçmeden göz kapaklarındaki ağırlığa teslim olmuştu bile. Beyaz sisli bir boşlukta, geçmişin bulanık görüntüleri uçuşuyordu artık. Zaman tünelinden geçercesine, hızla yaşamının o ilk günlerine doğru gittiğini ve filmin hızla başa sarıldığını hissetti. Bölük, pörçük film kareleri gibi siyah-beyaz görüntüler geçmeye başladı önce. Daha sonra netleşmeye ve bir bütüne anlam katmak istercesine sıralanmaya başladı tüm bu görüntüler. Evet, evet “o” evdi karşısında duran. Varlığını ilk defa hissettiği, her şeyin başlangıcı olan o küçücük ev. Fatih’in dar sokaklı mahallelerinden birinde, gökyüzündeki yıldızları görebilmek için çatıların arasından kısık gözlerini semaya diktiği “o ilk ev”. Tahta kapısını açıp içeri girdi usulca. Karanlık ve loş bir salon karşıladı onu. Sessiz, karanlık ve sakindi içerisi. Salonun bir köşesinde, cibinniğe benzer bir örtüyle perdelenmiş yatakta anne ve babasını gördü uyurlarken. Küçük pencerenin hemen yanında ise, belli ki kendini ait hissetiği siyah somya divanında tüm benliğini uykuya teslim etmiş bir çocuk yatmaktaydı. O küçücük evin güvenli duvarları gece sessizliğinde gölgesizleşmiş, annesi ve babasının “iyi geceler” dileklerinden sonra, yorganın altında yalnızlığa dalmıştı bedeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden film kareleri hızlandı. Kalorifer böcekleri sarmaya başladı her tarafı. Yattığı yer yatağında sararmış yüzlü bir çocuk, küçük bedenini incecik ayaklarıyla tırmalayan kalorifer böceklerinin verdiği huzursuzlukla sağa sola kıvranıyordu. O anda fırladı yattığı yerden çocuk. Karanlıkta, çıplak ayaklarıyla bu yaratıkların üzerlerine basmaktan imtina ederek yürüyüp, bir yudum suyla sakinleşebilmek için mutfağa yöneldi. Işıklarını yaktığı mutfakta ise, duvarlardan ve mutfak dolaplarından alelacale kaçmaya çalışan onlarca kalorifer böceğinin çıkarttığı o cılız ama iğrenç hışırtıyı duydu. Zaman zaman ailesi tarafından bırakıldığı yaşlı ve yalnız kadının, her haliyle “netameli evindeydi” şimdi çocuk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soğuk terler içinde kaldığı ıslak yatağında, derin bir şekilde irkildi adam. Uyanmak istiyordu. Ama üzerine çullanan, vücüdünu kaskatı kesen ve toprağın altındaki tabuttaymış hissi veren; nedeni belirsiz bu sıkışmışlık duygusunu atamadı üstünden. Bir türlü izin vermiyordu o güç, hareket etmesine ve gözlerini açmasına. Tam da o an koyu gri  ve yağmurlu bir günde, Haliç’in kenarındaki selvi ağaçlarının çevrelediği küçük bir mezarlıkda gördü aynı çocuğu. Yaşlı kadının mezarının etrafında toplanmış bir grup insan okunan Kur’anı dinlerken, gözleri mezarın hemen ayakucunda, minik bir başucu taşıyla işaretlenmiş küçük kabarıklığa ilişti çocuğun. Merakla sordu yanındaki kadına, bunun ne olduğunu. Ve kadın bir hikâye anlattı çocuğa:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;i&gt;Aslında 'ikiz'diniz” ve dokuz ay ikinizi birden taşıdı annen karnında. Bir sonbahar gecesi doğum için apar topar hastaneye gitiklerinde, önce abin gelmiş dünyaya. Ama ne bir ses, ne de bir nefes. Mosmor  bir et parçası. Ölmüş annenin karnında son anda. Umudu kesmiş doktorlar senden de. Ama sen inatçı çıkmışsın; kan revan içinde kalan annenin bedeninden kopup gelmişsin. Ve gelirken kardeşinin ölü bedenini iterek çıkmasını sağlamışsın annenin içinden. ‘Sen olmasaydın, anneni de kurtaramayabilirdik’ demiş doktorlar. ‘İçeresi dar gelmiş ikinize’, güçlü olan zayıfı bertaraf etmiş. İşte bu küçük mezarda yatan, senin kardeşin&lt;/i&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerinde yüzlerce kilo varmışcasına hareketsiz ve soğuk terler içinde olan adamın bedeni, birden gevşeyivermişti. Sırılsıklam ve şaşkındı uyandığında. Uzun süredir rüya görmediğini düşündü o an. Ya da görüyordu da, çoğu kez hatırlamıyordu. Ama bu sefer çok farklıydı. Neydi bu rüyanın anlamı diye düşündü. Rüyalar insan bilincinin örttüğü ve gizlediği bazı olguların ortaya çıkabilmesinin bir yolu ise, niçin “şimdi gördüm” bu rüyayı diye sorguladı. Ama artık ne önemi vardı ki tüm bunların? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçeklik ve rüya eleleydi artık. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 2 Ocak 2012&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8859692995171576940?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8859692995171576940'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8859692995171576940'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/12/ruya.html' title='“Rüya”'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-Bt8V6NPsgOM/TvzIpGPD3rI/AAAAAAAAASc/zTdN0Xr7BHU/s72-c/_Nightmare_by_eliXile.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-708349495842501346</id><published>2011-12-22T23:53:00.000-08:00</published><updated>2011-12-22T23:55:15.968-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>“İki Proje”, “Bir Hayal Kırıklığı”</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-vcOmpEQwhKQ/TvQzVM2OVHI/AAAAAAAAARs/-XdKxuwcBnI/s1600/puzzle_custom.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="240" width="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-vcOmpEQwhKQ/TvQzVM2OVHI/AAAAAAAAARs/-XdKxuwcBnI/s320/puzzle_custom.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Ulus’ta yazmaya başlayalı tam iki yıl oldu. “Mazisi ve kurumsal duruşunun sunduğu referans gereği” herhangi bir telif ücreti almadan yazdığım bu gazetede, mevcut yönetim tarafından hiçbir yazıma müdahale edilmediğini ve herhangi bir sansür girişimiyle karşılaşmadığımı belirtmeliyim. Dolayısıyla böyle bir gazeteyi sahiplenmeye ve “olması gereken yere gelebilmesi” adına ufacık da olsa katkı sağlamaya yönelik gayretlerin, özellikle basının süratle yandaşlaştırıldığı ve özgür kalemlerin ne yazık ki artık nefes alacak bir yayın organı bulamadığı bir dönemde, çok daha önem arz ettiğini düşünmekteyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu düşünceler doğrultusunda, geçtiğimiz haftalarda genel yayın yönetmeni Sayın Nevzat Selvi’yle yaptığım görüşmede, gazete için iki projenin hayata geçirilmesine öncü olabileceğimi belirttim. Kendileri bu isteğimi memnuniyetle karşıladılar. Bu projelerden ilki gazetenin yarım sayfalık bir bölümünün “Üniversitelinin Sesi” başlığı altında üniversite gençliğinin sorunlarına açılmasıydı. Yaşadığımız döneme tanıklık eden ve bu süreçte sesi en gür çıkması gereken kesimlerden biri olan üniversite gençliğinin, “eğitim hayatından sosyal yaşama, politikadan ekonomiye” birçok alanda söyleyecek sözünün olduğunu düşünmekteydim. Bu proje için sosyal paylaşım platformlarında yaptığımız duyurulara her ne kadar çok güçlü tepkiler almasak da, birkaç genç arkadaşımın yolladığı gerçekten içerikli ve anlamlı yazılarıyla projenin başlatılması söz konusu olabildi. Umarım gençler böylesi bir sayfada özgürce yazmanın değerini anlarlar ve projeyi sahiplenirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci proje ise, gazetede aylık yayınlanması öngörülen ve ekonomi sayfasında tam boy olarak oluşturulacak “Ekonomi Dosyaları” projesiydi. Genel editörlüğünü de üstlendiğim bu sayfada, her ay çeşitli sosyo-ekonomik sorunlarla ilgili olarak konunun önde gelen akademisyen, uzman ve araştırmacılarının yazılarını bir araya getirmeyi amaçlamıştım. İlgili sayfada bahsi geçen yazıların dışındaki tamamlayıcı görsel malzeme ve popüler haber desteğinin ise gazetenin kendi editörleri tarafından gerçekleştirilmesi konusunda anlaşmıştık. Hatta bir yıllık dönem için dosya konularını da belirlemiştik. Tasarlanmış olan dosya konuları şunlardı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1)Gelir dağılımı ve yoksulluk&lt;br /&gt;2)Sanayileşme, KOBİ’ler ve uluslararası rekabet gücü&lt;br /&gt;3)Özelleştirme&lt;br /&gt;4)Cari açık sorunu ve sürdürülebilir büyüme&lt;br /&gt;5)Yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerin ekonomik etkileri&lt;br /&gt;6)Yeni kalkınma yaklaşımları, devletin değişen rolü ve DPT’nin çözülmesi süreci&lt;br /&gt;7)Özerk üst kurulların bakanlık denetimine bağlanması  &lt;br /&gt;8)Bölgesel ve yerel kalkınma, sivil toplum örgütleri, kalkınma ajansları&lt;br /&gt;9)Merkez Bankası ve parasal alan&lt;br /&gt;10)Fikri ve sınaî haklar iktisadı&lt;br /&gt;11)Gümrük Birliği: Olumlu-olumsuz etkileri &lt;br /&gt;12)Çevre ekonomisi ve sürdürülebilir kalkınma&lt;br /&gt;13)Tarım ve hayvancılık sektörleri (Genetiği değiştirilmiş organizmalar dâhil)&lt;br /&gt;14)Sağlık sektörü ve devletin rolünde yaşanan dönüşüm&lt;br /&gt;15)Turizm sektörü: Olumlu ve olumsuz sosyoekonomik etkileri&lt;br /&gt;16)Enerji sektörü ve girdi bağımlılığı sorunu&lt;br /&gt;17)Otomotiv sektörü ve katma değer sorunu&lt;br /&gt;18)İnovasyonun ekonomik gelişmede önemi, rolü ve örnek olaylar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapmış olduğum ön görüşmeler sonucunda bu projeye ilk etapta yaklaşık on beş civarında akademisyen ve araştırmacı katkı sunacaklarını bildirmişti. Dosyaların planlanması aşamasında katılımcılardan kısa, orta ve uzun vadede hangi konularda destek vereceklerini bildirmelerini istediğim e-postamı ise “projenin hangi motivasyona” dayanacağına ilişkin şu saptamamla bitirmiştim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonuç olarak böylesi bir “Ekonomi Dosyaları” projesinin biz akademisyen ve araştırmacılar açısından yaratacağı en önemli artı değer, belki “para” olmayacaktır. Lakin “fikri hür, vicdanı hür bir şekilde, eğilip bükülmeden, patronu memnun etme ya da kalemini satma endişesi yaşamaksızın yazı yazabilmenin erdemli hazzını paylaşmak”, sanırım hepimiz için yeterli bir motivasyon olacaktır.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki bu motivasyon yeterli değilmiş, olmadı. Başlangıçta bu projeye “olur” diyen arkadaşlarımızın birçoğundan, ilgili e-postama hiçbir yanıt gelmedi. Sonuçta proje iptal edildi.&lt;br /&gt;Vazgeçen dostların kendilerine göre haklı birçok sebebi olabilir. Ancak projeye hiç koşulsuz katkısını sunan değerli meslektaşım Doç. Dr. İrfan Kalaycı’nın da belirttiği gibi, “kapitalist bir dünyada sosyalistçe işler yapmanın o kadar da kolay olmadığını” maalesef yaşayarak öğrenmiş olduk. Bu can sıkıcı deneyimden gazete yönetimi de dâhil, hepimizin çıkarması gereken dersler olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi haftalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Aralik 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-708349495842501346?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/708349495842501346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/708349495842501346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/12/iki-proje-bir-hayal-krklg.html' title='“İki Proje”, “Bir Hayal Kırıklığı”'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-vcOmpEQwhKQ/TvQzVM2OVHI/AAAAAAAAARs/-XdKxuwcBnI/s72-c/puzzle_custom.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1728707927166902712</id><published>2011-12-15T13:00:00.000-08:00</published><updated>2011-12-15T13:01:50.576-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Aman “Doctor” Derdime Bir Çare!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-n3G0vpLrBTg/Tupf_JvpdAI/AAAAAAAAARg/B_rDlBpkOu8/s1600/marmara%2Bhastanesi.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="240" width="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-n3G0vpLrBTg/Tupf_JvpdAI/AAAAAAAAARg/B_rDlBpkOu8/s320/marmara%2Bhastanesi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sevgili okurlarım, ayağınızı sağlam basın, kendinize dikkat edin ve bu memlekette artık hasta olmamaya gayret edin. Son 6 aydır yaşadığımız deneyimler gösteriyor ki, piyasacı-özelleştirmeci siyasi iktidar geniş halk kitlelerinin yararlanabilmesine yönelik sağlık sistemini iflasın eşiğine getirmiştir. Sistemin tek lüks gibi görünen tarafı internetten randevu alabilmekti(r). Randevuyu aldıktan sonra atılacağınız bir tedavi macerasında ise sizi nelerin beklediğini hayal bile edemezsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık Bakanlığı’na bağlı eğitim ve araştırma hastanelerinde &lt;i&gt;“bir doktora neredeyse yüzlerce hasta&lt;/i&gt;” düşmektedir. Bu hastanelerde bırakın fiziki muayeneyi, artık gözle muayene bile yapılamamaktadır. Bakılan hasta sayısının kurumun performansını belirlediği bu hastanelere gittiğinizde, muayene olduğunuz doktorun, gerçekten randevu aldığınız uzman doktor olup olmadığından emin olunuz. Uzman doktor diye randevu aldığınız kişilerin çoğu muayene odalarında bile olmayabilir. Onların yerine uzmanlık öğrencisi asistan doktorlar hizmet verebilmekte, uzmanlar ise genellikle ameliyatlara girmektedir. Bazı klinik şeflerinin doçent ya da profesör olduğunu görüp de “&lt;i&gt;aman ne güzel internet üzerinden profesörden randevu aldım&lt;/i&gt;” hayaline kapılmayınız. Bu hastanelerde bırakın profesöre muayene olmayı, uzman doktora bile muayene olabilirseniz çok şanslısınız. Hadi bir şekilde muayene oldunuz. Sizden istenen MR, ultrason ve tomografi gibi ön teşhisin en kritik araçlarında sıranın gelmesi için bazen aylarca bekleyebilirsiniz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçoğu siyasal iktidara yakın grupların sahipliğinde işletilen “&lt;i&gt;bazı özel hastanelerde&lt;/i&gt;” ise durum tam anlamıyla bir fiyaskodur. Bu hastanelerin çoğu ticarethane anlayışıyla işletilmekte, bir idrar tahlilinin neredeyse 200 TL’ye yapıldığı bu kurumlarda, en basit tedavi ve ameliyat dahi bir servete mal olabilmektedir. İşin içine ticaret ve kâr hırsı girdiğinde, bazı hastalıklar arasında akıl dışı bağlantılar kurulabilmekte ve gittiğiniz uzman doktorların yönlendirmesiyle kendinizi onlarca tetkikin içinde bulabilmeniz işten bile olmamaktadır. Mesela, basit bir iç hastalıkları sıkıntısı için gittiğiniz bir doktorun yönlendirmesiyle, kendinizi ortopedi ve hatta nöroloji doktorunda bulabilirsiniz. Tabii teşhis konana kadar yaptırdığınız her tetkik sonucunda ödediğiniz paralarla akıl sağlığınızı yitirip, psikiyatri uzmanına muhtaç olmanız ise işin en trajikomik boyutu olabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tıp fakültelerinin üniversite hastaneleri ise siyasal iktidarın uygulamalarıyla bitirilme arifesine getirilmiş; Bakanlığa bağlanmanın yasal ve kadrosal alt yapısı hazırlanmıştır. Pilot uygulama olarak Marmara Üniversitesi Hastanesi’nin Bakanlığa devredilmesi sonrasında, basında hastanenin durumunun içler acısı hale geldiğine dair yorumlar yapılmaktadır. Üniversite hastanelerinin Bakanlığa devrine, bilimsel ve akademik özerkliği ortadan kaldırılacağı, siyasal kadrolaşmaya yol açacağı ve hastaneleri ticarethaneye dönüştüreceği gerekçesiyle tıp fakültelerindeki birçok hoca karşı çıkarken, Başbakan bu devri “patenti ha üniversitede olmuş ha Sağlık Bakanlığı’nda” şeklindeki anlamlı(!) gerekçelerle savunabilmektedir.  Türkiye’nin en büyük tıp fakültelerinden olan Cerrahpaşa ve Çapa’daki birçok anabilim dalında artık ameliyatlara asistanlar girmekte, asistanları da öğrenciler asiste etmektedir. Performansa girmeyen hocaların ameliyata dahi giremediği böylesi köklü tıp fakültelerinin hastanelerinde, performans sisteminden ücret almayı kabul etmeyen yüzlerce profesör ve doçent kurumlarından ayrılmaya zorlanmış, tıp öğrencilerinin teorik eğitimleri tehlikeye girmiş, özellikle uygulama eğitimleri ise abartısız neredeyse hemşirelere ve ebelere terk edilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada kamu hastanelerini tek çatı altında toplayıp, daha sonra özel sektöre devredilmesine ve yabancı sağlık elemanlarının ülkede çalıştırılabilmesine kapı açan “Kamu Hastaneleri Birliği” yasası bir KHK ile sessiz sedasız çıkmış bulunmaktadır. Ülkede uygulanan son politikalarla gerçekleşen yetişmiş uzman hekim ve öğretim üyesi kaybına karşılık özelleştirmeci ve piyasacı siyasal iktidarın çözümü ise “&lt;i&gt;doktor ithalatı&lt;b&gt;&lt;/b&gt;&lt;/i&gt;” şeklindedir. Binlerce tıp fakültesi mezunu doktorun TUS ve mecburi hizmet nedeniyle yaşadığı mağduriyetleri görmemezlikten gelen Bakanlık, ilgili konulardaki kadro açığını her zaman ki gibi ithalat yoluyla aşmayı hedeflemektedir. Avrupa ülkeleri ve ABD’den kaliteli doktor ithalatı beklentisinin hayalcilik olduğunu düşündüğümüzde, çok yakında hangi ülkelerden gelecek doktorlara muayene olacağımızın işaretleri de açık bir şekilde kendini göstermektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sağlık konusunda AKP iktidarının uyguladığı tüm bu piyasacı ve özelleştirmeci politikaların işaret ettiği iki önemli çıkarsama söz konusudur: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birincisi, nasıl ki &lt;b&gt;ahbap-çavuş (ya da cemaat) kapitalizmini&lt;/b&gt; kutsayan politikalarla sermaye birçok sektörde el ve renk değişiyorsa, uygulanan özelleştirmeci sağlık politikalarıyla da sağlık sektörünün arz cephesi AKP’lileştirilmekte ve yandaşlaştırılmaktadır. Sağlık sektörünün özel kesiminde yaratılan “yandaş sermayenin” yanı sıra, devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerine yönelik gerçekleştirilen yasal düzenlemelerle sektörün kamu cephesinde de “&lt;b&gt;yandaş sermaye ve kadrolara&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;” kapı sonuna kadar açılmaktadır. Sektörün içinde olan birçok kişi, ilgili operasyon tamamlandıktan sonra, tam gün yasasında bile yeniden bir yumuşamanın söz konusu olabileceğinden söz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci çıkarsama ise sağlık sektörünün talep cephesiyle ilişkilidir. Siz bakmayın eğitim ve araştırma hastanelerinde hizmet verilen hasta sayısının AKP döneminde arttığı iddialarına. Sağlık hizmetinin, gözle muayene zihniyetiyle, kuyruklarda ve performans adına hasta sayılarak verilebileceğini zanneden piyasacı iktidar, ilgili hastanelerdeki uygulamalarla sosyal güvenlik kurumu şemsiyesi altında tedavi hakkını kullanması gereken düşük ve orta gelirli vatandaşları bezdirmekte ve bu insanların ilgili sistemden umutlarını kesmelerine neden olmaktadır. Anayasal bir hak olan tedavi hakkına karşın, “&lt;b&gt;sosyal güvenlik sisteminden&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;” umduğunu bulamayan ve özel hastanelerde yüksek tedavi bedelleriyle karşılaşan geniş kitleler ise “&lt;b&gt;özel sağlık sigortası&lt;i&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;” sistemine itilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak Türkiye’de piyasacı ve özelleştirmeci zihniyeti benimseyen AKP iktidarlarıyla sosyal devlet fonksiyonu büyük ölçüde aşındırılmakta, Anayasal bir hak olan eğitim ve sağlık gibi kritik alanlarda zenginin ve parası olanın fiilen bu haklardan yararlanabileceği bir düzenin son rötuşları da tamamlanmaktadır. Bütün bunlara rağmen siz hala internetten randevu alma lüksünden(!) memnun iseniz, bunun da sonu çok yakında gelmekte; önümüzdeki yıldan itibaren aile hekimlerinden onay ve sevk almadan kamu hastanelerinden yararlanma imkânı da ortadan kaldırılmaktadır.&lt;br /&gt;---------------------------&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi 19 Aralık 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1728707927166902712?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1728707927166902712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1728707927166902712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/12/aman-doctor-derdime-bir-care.html' title='Aman “Doctor” Derdime Bir Çare!'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-n3G0vpLrBTg/Tupf_JvpdAI/AAAAAAAAARg/B_rDlBpkOu8/s72-c/marmara%2Bhastanesi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3588836052227733367</id><published>2011-12-09T11:08:00.000-08:00</published><updated>2011-12-09T11:08:28.873-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Dersim Üzerinden “Bir Taşla İki Kuş” Vurmak</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Qmk03N6l66I/TuJcKqJ86wI/AAAAAAAAARU/mOBXpEdwQq8/s1600/iste_penguenin_bu_haftaki_kapagi_2.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="320" width="259" src="http://3.bp.blogspot.com/-Qmk03N6l66I/TuJcKqJ86wI/AAAAAAAAARU/mOBXpEdwQq8/s320/iste_penguenin_bu_haftaki_kapagi_2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP ve Başbakan’ın her daim başarıyla yaptığı, gerçek ve güncel sorunları perdelemeyi amaçlayan “gündem saptırma” manevralarından birine daha geçtiğimiz haftalarda şahit olduk. “Örtün Üstünü Türbanla” ve “Türban Örtmezse Yorgan Verelim” gibi yazılarımı okumuş olan okurlarım, AKP ve yandaş medyanın ülkedeki gerçek sorunların üstünü örtmeye ve hedef şaşırtmaya yönelik marifetli manevraları hangi dönemlerde ve durumlarda gündeme taşıdıklarını çok iyi hatırlayacaklardır. Dersim Meselesi’nin tekrar gündeme getirilmesiyle bir taraftan “hedef şaşırtılmakta” ve aynı zamanda da “CHP yıpratılarak”, bir taşla iki kuş vurulmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değerli okurlar, uygulanan ekonomik model gereği cari işlemler dengesi konusunda son birkaç yıldır eşi benzeri görülmemiş açıklar yaşanan Türkiye ekonomisinde, özellikle 2012 yılı için çok ciddi tehlike çanları çalmaktadır. Siyasal iktidardan geçinmeli yandaş gazetelerin kalemşor iktisatçıları tarafından aktarılan pembe tabloyu bir kenara atıp, biraz daha objektif kaynaklara yöneldiğinizde, bu durum net bir şekilde görülmektedir. Önemli uluslararası kredilendirme kurumları daha şimdiden Türkiye’nin kredi değerlendirme notunu düşürmüştür. Kriz kâhini bazı ünlü iktisatçılar ise ciddi uyarılarda bulunmaktadır. IMF’nin 2011 Nisan ayında yayınlanan “Dünya Ekonomik Görünüm Raporu” tahminlerinde GSYİH reel artışı olarak büyüme tahmini 2012 için %4,5 iken, bu oran Eylül’de yayınlanan revize raporda %2,2 olarak revize edilmiştir. 2011 yılı için yapılan %6,6’lık büyüme tahmininin üç aşağı beş yukarı gerçekleşmesi durumunda, 2012 yılı için tahmin edilen %2,2’lik büyüme oranı ciddi anlamda bir düşüşe işaret etmektedir. Aynı yıl için yaklaşık %1,2’lik yıllık nüfus artış hızını da hesaba kattığımızda, “kişi başına milli gelir artışı” açısından durum çok daha vahim olacaktır. Tüketici fiyatlarındaki artış açısından enflasyon oranı tahminlerine bakıldığında, Nisan raporunda 2012 için tahmin edilen yıllık ortalama enflasyon oranı %6,0 iken, Eylül revize raporunda bu tahmin %6,9 olarak revize edilmiştir. TÜİK’in açıkladığı %9,48’lik Kasım ayı enflasyonu ise 2012’de beklentilerin çok üstünde bir enflasyonla karşılaşacağımıza işaret etmektedir. Cari açık dengesindeki tehlikeli gidişin çok az yavaşlasa da 2012 yılında da varlığını sürdürmesi, işsizlik oranının ise %11 düzeylerinde gerçekleşmesi beklenmektedir. Bırakınız bu tür kurumların raporlarını, ekonominin gerçek aktörlerine; ticaretle uğraşanlara, sanayicilere, işçilere, memurlara, emeklilere biraz olsun kulak vermeniz halinde, ekonomik açıdan 2012 yılının oldukça karanlık geçeceğinin sinyallerini almamanız için sağır olmanız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sadece ekonomide değil, uluslararası ilişkiler ve Kürt sorunu konusunda da 2012’ye iyi girilmemektedir. Uluslararası ilişkilerde AKP iktidarı döneminde uygulandığı iddia edilen “Komşularla Sıfır Sorun Politikası”, günün moda deyimiyle “yalan” olmuştur. ABD’nin Ortadoğu’da gerçekleştirmeye çalıştığı Büyük Ortadoğu Projesinin taşeronluğuna soyundurulan Türkiye, ne yazık ki İran ve Rusya gibi komşularını karşısına alma pahasına, yine bir komşu ve Müslüman ülke olan Suriye’ye neredeyse askeri müdahalede bulunma pozisyonuna getirilmiştir. Ortadoğu’da olası bir savaşın sesleri yükselirken, AB idealinden iyice kopa(rıla)n Türkiye, kendisini bu bölgedeki bir savaşın içinde bulmak üzeredir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yandan Kürt sorununu çözmeye yönelik “demokratik açılım” adı altında başlatılan ve bu sorunun çözümünde siyasi manevra alanının normalleşmesini önceleyen girişimler silsilesinde çuvallanılmış, bu sorunun çözümünde “askeri yöntemler” yeniden öne çıkarılarak, ilgili konuda da Hükümet’in gerçek bir politikasının olmadığı su yüzüne çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıda bahsi geçen ve geçmiş yazılarımızda da anmaktan usanmadığımız; “ekonomiden uluslararası ilişkilere”, “Kürt sorunundan demokratikleşmeye”, “yargının bağımsızlığından milletvekilleri dokunulmazlığının kaldırılmasına” ve “sağlık, eğitim gibi Anayasal hak olan alanlarda yaşanan piyasalaştırıcı gidişatın olumsuz etkilerinden, deprem gibi afetlere” yönelik ciddi bir politikası olmayan Hükümet’in kucağında ağır bir sorunlar yumağı durmaktadır. Daha Van depreminin bile yarası doğru düzgün sarılamamıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu sorunlar ortadayken AKP Hükümeti ve Başbakan yine kıvrak bir manevrayla, bu sefer de Dersim Meselesi’ni gündeme sokmuştur. Bir siyasi iktidar düşünün ki, 1914-15 yıllarında yaşanan “Ermeni Tehciri”ni kaşıyan “iç ve dış mihraklara” karşı, “bu sorununun siyasi bir sorun olmaktan ziyade çözümü tarihçilerce aydınlatılması gereken tarihi bir sorun olduğu”  tezini savunsun. Ama iş Dersim Meselesi’ne geldiğinde, ilgili olay siyaseten bizzat iktidarın kendisi tarafından kaşınsın. Bu durum, AKP Hükümeti’nin benzer konularda yürüttüğü “iç ve dış politikalar” arasında nasıl bir “tutarsızlık” sergilediğinin açıkça göstergesidir. Bu konu için sadece şu basit mantığı yürütmek bile, AKP iktidarı ve Başbakan’ın bu konuda ne kadar samimi olduğunu test etmek açısından yeterlidir: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Mantık:&lt;/b&gt; Dersim'de yetmiş küsur sene evvel yaşanan isyanı ve bunun bastırılma biçimini tekrar gündeme getiren, yaşanan olaylardan dolayı Tunceli halkından devlet adına özür dileyen Başbakan’ın, ilgili konulardaki açılımını günümüze taşıyıp, 30 yıldır Güneydoğuda yaşanan ve PKK’da cisimleşen Kürt kalkışmasına karşı TSK’nin vermiş olduğu mücadelenin yarattığı travmalardan dolayı “bölge halkından” da özür dilemesi lazım gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Test (Turnusol):&lt;/b&gt; Güneydoğudaki Kürt kalkışmasına tek çözüm olarak askeri çözümü ve TSK’yi gören, KCK'ya karşı yapılan operasyonlara, "ben bu ülkenin Başbakanıyım tabii ki operasyonlara tarafım" diyen bir Başbakanın kalkıp da Dersim olaylarından dolayı devlet adına özür dilemesi, ancak “tuhaf bir ikilem” şeklinde “renk verir”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Çıkarsama:&lt;/b&gt; Eğer şu anki Başbakan 1937-38’de Başbakan olmuş olsaydı, bu mantığa göre ilgili isyan karşısında o dönemin yöneticilerinden çok da farklı davranmayabilirdi. Dolayısıyla Başbakan’ın Dersim meselesini yeniden ısıtmasını, yalnızca gündem saptırma ve CHP'yi yıpratmaya yönelik siyasi bir manipülasyon olarak yorumlamak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaşındıkça tüm tarafları huzursuz edecek netameli bir mesele olan Dersim olaylarının değerlendirilmesi kanımca tarihçilere bırakılmalı; bu sorunun AKP ve Başbakan tarafından mevcut sorunların üstünü örtmeye ve muhalefet partisini yıpratmaya yönelik “siyasi bir araç” olarak kullanılmasından vazgeçilmelidir.&lt;br /&gt;-------------------------------------------------&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi&lt;br /&gt;12 Aralık 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3588836052227733367?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3588836052227733367'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3588836052227733367'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/12/dersim-uzerinden-bir-tasla-iki-kus.html' title='Dersim Üzerinden “Bir Taşla İki Kuş” Vurmak'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-Qmk03N6l66I/TuJcKqJ86wI/AAAAAAAAARU/mOBXpEdwQq8/s72-c/iste_penguenin_bu_haftaki_kapagi_2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1610639291844125123</id><published>2011-12-04T09:43:00.000-08:00</published><updated>2011-12-04T09:11:28.389-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Feysbuk'un Gör Dediği</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-v0kt-6hGi-s/TtkOIJYnwyI/AAAAAAAAAQ8/Fjd8uNzqJlk/s1600/karikatr%25284%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-v0kt-6hGi-s/TtkOIJYnwyI/AAAAAAAAAQ8/Fjd8uNzqJlk/s320/karikatr%25284%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İnteraktif iletişim dünyası içinde Facebook (feysbuk), hiç şüphe yok ki en önemli olgulardan biri haline geldi. İnternetle bir şekilde haşir neşirseniz bu paylaşım platformuna da kayıtsız kalmanız çok kolay değil. Bu yazımı Feysbukta geçtiğimiz aylarda yaptığımız bazı önemli paylaşımlara ayırıyorum. Bir nevi “feysbuk’un gör dedikleri” tarzında bir şey olacak okuyacağınız notlar.&lt;br /&gt;xxx&lt;br /&gt;Eylül ayında yandaş gazetelerin birinde yayınlanan bir habere göre; Bakanlar Kurulu toplantısı sonrasında açıklamalar yapan Adalet Bakanı Çiçek, Diyanet personeli için altı yeni unvanı tanıtıp; on beş bin personel müjdesi vermiş. “&lt;i&gt;Kocatepe Camii'ndeki vaiz ile küçük bir köydeki cami vaizinin aynı kariyerde değerlendirilmesinin doğru olmayacağını&lt;/i&gt;” ifade eden Çiçek, bu konuda bir kademelendirmeye gidilerek, yeni tasarıyla 'vaiz', 'uzman vaiz' ve 'baş vaiz' olarak kariyer basamakları belirleneceğini söylemiş. Aynı uygulamanın imam hatipler için de yapılacağını söyleyen Çiçek, 'imam hatip', 'uzman imam hatip', 'baş imam hatip' gibi düzenlemeler yapılacağının altını çizmiş. Şimdi gelelim madalyonun öbür yüzüne. Bir akademisyen düşünün ki üniversitede yirmiyi aşkın yıldır ders versin, kafa patlatsın ve son beş yılını profesör olarak geçirsin. Lakin yetiştirebileceği, kendisiyle ortak çalışmalar yapabilecek bir araştırma görevlisi için “kadro” bulamamış olsun. Bölüm başkanından dekana kadar tüm ilgili birimlerin bundan haberi olmasına rağmen, sonuç koca bir "sıfır" olsun. Araştırma görevlileri alımlarının YÖK tarafından merkezileştirildiği son düzenlemelerden sonra ise “umduğuna” değil “bulduğuna” razı edilsin. Ve bu durumda olan onlarca meslektaşının çaresiz bir şekilde kendi yağlarında kavrulmaya çalıştığını görsün. Eee arkadaş, hata sizde. Ne işiniz var ilimle, fenle ve de üniversiteyle. Girseydiniz ya İmam Hatip’e…&lt;br /&gt;xxx&lt;br /&gt;Geçtiğimiz ay ne yazık ki ülkemizde acı olaylara şahit olduk. Teröre kurban verdiğimiz 20’yi aşkın şehidimizin acısı yüreklerde daha çok tazeyken, Van Erciş’te yaşanan 7,2 şiddetindeki depremle sarsıldık. Yüzlerce yurttaşımızın hayatını kaybettiği ve binlercesinin ise yaralandığı bu deprem sonrasında yaşadığımız bir başka sarsıntı ise deprem gerekçesiyle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı resepsiyonu ve kutlama törenlerinin hükümet tarafından iptal edilmesi oldu. Bu iptal ile ilgili olarak birçok kesimden ciddi tepki sesleri yükseldi. Bence en güzel tepkilerden biri karikatürist Latif Demirci’den geldi. Kurban bayramı arifesinde 3 koyun satılmayı bekliyor. Koyunlardan biri yaşanan ve yaşanacakların hiçbirinin farkında değil, öylesine bakınıyor. Yani, sözümüz meclisten dışarı, gerçek bir koyun. Diğer ikisi ise sohbet ediyorlar. Daha zeki ve cin bakışlı olanı diyor ki:  “&lt;i&gt;Bakmışsın kurban bayramı da iptal olmuş hacı, belli mi olur&lt;/i&gt;”. Diğeri ise kendinden emin ve pişkin yanıt veriyor: “&lt;i&gt;Hiç heveslenme oğlum, bu dini bayram&lt;/i&gt;”. İşte Cumhuriyetimizin 88.yılına damgasını vuran resim. &lt;br /&gt;xxx&lt;br /&gt;Yandaş gazetelerden birinde geçen ay yayınlanan bir habere göre “&lt;i&gt;yıllardır sertifika almak için başka ülkelerin kapısında bekleyen Türk şirketlerinin 'helal gıda' rüyası gerçek&lt;/i&gt;” olmuş. “Türk Standartları Enstitüsü (TSE) iki firmaya 'helal gıda' sertifikası verirken yirminin üzerinde şirketin ise işlemleri tamamlanma aşamasına” gelmiş. “&lt;i&gt;Helal gıda belgesi denetimi için gıda ve kimya mühendislerinin yanı sıra Diyanet İşleri Bakanlığı üst düzey yetkililerinden oluşan özel bir ekip&lt;/i&gt;” kurulmuş. Bu "helâl"ciler acaba İslam’da domuz eti ya da hayvan kesip-biçme yöntemleri dışında çok daha önemli şeylerin haram olabileceğinin farkındalar mı? Mesela: "İslam’a göre, ticaret hayatında ‘normal kâr’ helâldir. Ticaretin amacı her ne pahasına olursa olsun kâr etmek ve hele aşırı kâr elde etmek değildir". Acaba bu prensip, helâl sertifikası peşinde koşan sermayenin ve bu sertifikaların veriliş kıstaslarını belirleyen kurumların ne kadar işine gelir? Ne dersiniz?&lt;br /&gt;xxx&lt;br /&gt;Birileri Meclis’teki yumuşacık “demokrat koltuklarına” oturmuş, 2011'den 1930'lara bakıp; Atatürk'ü “diktatör” ilan ediyor. Tarihi analizin en temel ilkelerinden mahrum ya da kasıtlı olarak tarihi maniple eden bu vicdansız takımının nemalandığı siyasi irade acaba hangi köklerine dönmek istiyor diye sorarsanız, yanıtı Maliye Bakanı’nın bir buçuk yıl evvel katıldığı Türk-Arap işbirliği forumunda verdiği beyanatta bulabilirsiniz. Bakan Şimşek, Türkler ve Arapların liderliğini üstlendiği Müslüman dünyanın eskiden medeniyetler kurduğunu, yenilikçilik ve aydınlanmanın kaynağı olduğunu kaydederek: “&lt;i&gt;Neden köklerimize geri dönüp güçleri yeniden keşfetmeyelim ki&lt;/i&gt;?” demiş. Atatürk’ü diktatör ilan edip, Cumhuriyet'i ise miladını doldurmuş “sakat bir modernleşme projesi” olarak gören bu zihniyetin dönmek istediği köklerin adı “Neo-Osmanlı İmparatorluğu”dur. Atatürk’e diktatör diyenler, ne kadar da demokratlar, öyle değil mi?&lt;br /&gt;xxx&lt;br /&gt;Ankara’da kaldıkları bir otelde 'eskort kızlarla para yüzünden karakolluk oldukları'  haberiyle gündeme gelen Nihat Doğan ve İzzet Yıldızhan ikilisinden Nihat Doğan, televizyonda katıldığı bir programda: “&lt;i&gt;Bu statükocu, ulusalcı bir takım medyanın bana karşı faşistçe saldırısıdır…&lt;/i&gt;" demiş. Eh be Nihat Kardeşim, memlekette ulusalcı medya mı kaldı? Ayrıca yüzsüzlüğün, pişkinliğin böylesi nerede görülmüş? Utanmasanız uçkurunuzun faturasını da Ergenekon’a kestireceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ulus Gazetesi&lt;/b&gt;, 5 Aralık 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1610639291844125123?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1610639291844125123'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1610639291844125123'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/12/feysbukun-gor-dedigi.html' title='Feysbuk&apos;un Gör Dediği'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-v0kt-6hGi-s/TtkOIJYnwyI/AAAAAAAAAQ8/Fjd8uNzqJlk/s72-c/karikatr%25284%2529.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-6098903216054734308</id><published>2011-12-04T09:10:00.000-08:00</published><updated>2011-12-04T09:10:34.106-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Ulus Gazetesi "Üniversitelinin Sesi"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-jLjAzoypVgI/Ttupfhq40rI/AAAAAAAAARI/L13D3qVjfLM/s1600/ulus.universitelinin.sesi.ilan.jpg" imageanchor="1" style=""&gt;&lt;img border="0" height="320" width="230" src="http://4.bp.blogspot.com/-jLjAzoypVgI/Ttupfhq40rI/AAAAAAAAARI/L13D3qVjfLM/s320/ulus.universitelinin.sesi.ilan.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-6098903216054734308?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/6098903216054734308'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/6098903216054734308'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/12/ulus-gazetesi-universitelinin-sesi.html' title='Ulus Gazetesi &quot;Üniversitelinin Sesi&quot;'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-jLjAzoypVgI/Ttupfhq40rI/AAAAAAAAARI/L13D3qVjfLM/s72-c/ulus.universitelinin.sesi.ilan.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4872544968519826500</id><published>2011-10-14T10:53:00.000-07:00</published><updated>2011-10-14T10:53:21.223-07:00</updated><title type='text'>Türkiye İçin Nasıl Bir Sanayi Politikası?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-KY2QYKukcqQ/Tph27peJoOI/AAAAAAAAAP8/_Xh1mYy3loQ/s1600/yerli-otomobil-icin-dugmeye-basildi-mi.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="180" width="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-KY2QYKukcqQ/Tph27peJoOI/AAAAAAAAAP8/_Xh1mYy3loQ/s320/yerli-otomobil-icin-dugmeye-basildi-mi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Günümüz koşullarında Türkiye’nin en önemli ekonomik sorunlarından biri cari açık sorunudur. Cari açık sorunun temelinde ise büyük ölçüde dış ticaret açığı yatar. Bu sorunun çözümü para ve döviz kuru politikaları gibi kısa vadeli önlemlerin yanı sıra, ülkenin sanayi yapısının değiştirilmesine yönelik çok daha uzun vadeli ve yapısal önlemlerin alınmasını gerektirir. Ülke sanayiinin –özellikle- enerji girdisinde ithalata bağımlılığını azaltmanın neredeyse imkânsız olduğu düşünüldüğünde, ilgili sorunu, özellikle (üretim ve ihracat açısından) &lt;b&gt;sanayinin nitelik yapısının değiştirilmesini önceleyen bir sanayileşme sorununa&lt;/b&gt; indirgemek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanayileşmeyi yüksek katma değerli ve karmaşık ürünleri üretebilme adına sınaî yapıda emek-yoğun üretim faaliyetlerinden teknoloji-yoğun üretim faaliyetlerine yönelik kesintisiz bir yer değiştirme süreci olarak tanımladığımızda; sanayi politikasını, serbest piyasa koşullarının gerçekleştirebildiğinin ötesinde, sınaî gelişmeyi teşvik etmeye ve yönlendirmeye yönelik devlet politikaları olarak kurgulamak mümkün olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küreselleşme sürecinin tüm hızıyla yaşandığı günümüz koşullarında geleneksel girdilere dayalı emek ve kaynak-yoğun sanayilerin önemi ve payı azalırken, yüksek teknolojili sanayiler ve hizmetlerin önemi ve payı gittikçe artmaktadır. Bu süreçte gelişmiş ülkelerle arasında teknolojik açık bulunan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin kurgulayacağı sanayi politikasının temel amacı, emek ve kaynak-yoğun ürünlerden yüksek-teknolojili ürünlere ve hizmetlere doğru üretim ve ihracat yapısını değiştirecek nitelikte bir &lt;b&gt;yapısal değişimi&lt;/b&gt; sağlamak olmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2005 yılında &lt;i&gt;TMMOB Ölçü Dergisi&lt;/i&gt;’nde yayınlanan “&lt;i&gt;AB Sürecinde Türkiye Sanayi Politikasına Yönelik Eleştirel Bir Yaklaşım&lt;/i&gt;” başlıklı çalışmamda, Türkiye yönelik böylesi bir sanayi politikasının gerekçelerini, kuramsal ve kavramsal bilgilerin ışığında ve AB sanayi politikasının geçirdiği evrimin sonuçları doğrultusunda ayrıntılı olarak ele almıştım. Bu kısa yazıda ise Türkiye’nin olması gereken sanayi politikasının temel çerçevesini vermeye çalışacağım. Ancak ilgili önerilerimin anlam kazanabilmesi apriori; AB, IMF, Dünya Bankası ve WTO gibi bölgesel ve küresel nitelikli kurumsal örgütlerin Türkiye’ye dayattığı sanayi politikalarını birebir uygulama keyfiyetinden vazgeçmekle mümkündür. Ulusal sanayinin uluslararası rekabet gücü kazanabilmesi için gerekli yapısal değişimi sağlayabilecek, olabildiğince bağımsız bir sanayi politikası uygulamayı hedefleyen ulusalcı bir siyasi iradenin varlığı ise temel hareket noktasıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda önerilerimizi şu şekilde özetlemek mümkündür:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–1980’lerden bu yana körü körüne uygulanmaya çalışılan IMF-Dünya Bankası yapısal uyum politikaları terk edilmeli, ulusal kaynakları esas alan ve bilimsel-teknolojik temeli güçlendirmeyi öngören, AB’nin güdümünden arıtılmış uzun dönemli kalkınma planlamasına dayalı bir kalkınma anlayışı ortaya konmalıdır. Sanayi politikaları, bilim ve teknolojiye dayalı kalkınma anlayışının bir alt unsuru olarak yapılandırılmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–Son dönemde AB ülkelerinin içinde bulunduğu ekonomik kriz de fırsat bilinerek, AB’yle yapılmış olan Gümrük Birliği anlaşması en kısa zamanda gözden geçirilmeli; bu anlaşmadan yıllarca zarar gören Türkiye’nin &lt;b&gt;gerekirse birlikten çıkması&lt;/b&gt; gündeme getirilmelidir. Bu bağlamda AB Bakanlığı gibi “&lt;b&gt;hayal tacirliğinden&lt;/b&gt;” başka hiçbir anlamı olmayan bir bakanlığın ivedilikle kaldırılması ve buraya aktarılan kaynakların çok daha gerçekçi kalkınma hedefleri için kullanılması sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–Siyasi karar alıcılar bilim ve teknoloji politikasıyla bütünleşmiş bir sanayi politikası oluşturmalı, bunun önündeki kurumsal engeller kaldırılmalıdır. Alelacele çıkarılan bir KHK’yle bir gecede yaratılan, Kalkınma Bakanlığı, Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı ve Gümrük ve Ticaret Bakanlığı gibi çok sayıda bakanlık, “&lt;b&gt;bilim ve teknolojiye dayalı kalkınma anlayışının alt unsuru olarak yapılandırılması gereken bir sanayi politikası tasarımında&lt;/b&gt;” çok ciddi bir koordinasyonsuzluğa ve çok başlılığa yol açacaktır. Kalkınmayı hedefleyen bilim, sanayi ve teknoloji politikasının tüm kamusal kurumları tek bir kamu otoritesi altında örgütlenmeli, parçalanmış kurumsal örgütlenme yapısı ortadan kaldırılmalıdır. Bahsettiğimiz bütüncül kurumsal örgütlenme, kalkınma planlarıyla ilişkilendirilmeli; DPT’nin Kalkınma Bakanlığı içinde eritilmesi operasyonundan vazgeçilerek, &lt;b&gt;daha özerk bir planlama örgütü&lt;/b&gt; olarak varlığını sürdürmesi sağlanmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–AB ülkelerinin kendi tarihsel ekonomik gelişme koşullarına uygun olan ve böylelikle anlam kazanan günümüz neoliberal sanayi politikası anlayışının uygulanmasından vazgeçilerek, yapısalcı sanayi politikası modeli oluşturulmalıdır. Sanayide uluslararası rekabet gücünün artırılması için yönlendirici planlama doğrultusunda, Doğu Asya ülkelerinde olduğu gibi uzun dönemli dinamik karşılaştırmalı üstünlükler esas alınmalıdır. Teşvikte seçicilik öne çıkarılmalı, izleme-değerlendirme mekanizmaları işletilmeli, teşvik edilen sektör, grup ya da faaliyetler güçlü bir denetim sürecine tâbi tutulmalıdır. Teşvik ve desteğe konu olacak stratejik sektör seçimlerinde emek, kaynak ve ölçek yoğun üretim yapısından ziyade bilim-teknoloji temelli ve farklılaştırılmış ürünlere yönelik sektörlere öncelik verilmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–Kamu iktisadi kuruluşlarını özelleştirme saplantısından vazgeçilmeli ve Türk sanayisinin uluslararası rekabet gücünü yükseltmek için mevcut kamu sanayi kuruluşlarının üzerine düşen sorumluluğu alabilmesine yönelik reformlar ivedilikle yapılmalıdır. Ayrıca otomotiv gibi sektörlerde yerli marka yaratma fırsatının, daha 1960’lı yıllarda kaçırılmış olduğu gerçeği kabul edilmeli, bu tür &lt;b&gt;popülist fantezilerden&lt;/b&gt; vazgeçilerek, yukarıda belirtilen kriterlere göre seçilen stratejik sektörlerde gelişme ivmesi sağlayacak ve bu sektörlerdeki şirketleri uluslararası rekabete hazırlayacak kamu-özel sektör ortaklıklarının devreye sokulması sağlanmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–Yukarıda temel çerçevesini vermeğe çalıştığım sanayi politikasının uygulamaya konulması halinde, uzun vadede de olsa ülke sanayinin üretim ve ihracat yapısı uluslararası rekabet gücü ve verimlilik temelinde değişim sürecine girecek ve Türk sanayii, ülke ekonomisinin en temel sorunlarından biri olan cari açık sorununun çözümüne destek olacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;–------------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Ulus Gazetesi&lt;/b&gt;, 17 Ekim 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4872544968519826500?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4872544968519826500'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4872544968519826500'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/10/turkiye-icin-nasl-bir-sanayi-politikas.html' title='Türkiye İçin Nasıl Bir Sanayi Politikası?'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-KY2QYKukcqQ/Tph27peJoOI/AAAAAAAAAP8/_Xh1mYy3loQ/s72-c/yerli-otomobil-icin-dugmeye-basildi-mi.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3887999163394924535</id><published>2011-09-28T06:59:00.000-07:00</published><updated>2011-10-03T10:51:34.836-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>"Ekonomi ve Politikada Ulusal Tavır" Yayınlandı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-122iCE8rCnc/ToMoN_7rJ7I/AAAAAAAAAPw/9A3ytzCDQ3M/s1600/alkan.ulus.kutap.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="243" width="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-122iCE8rCnc/ToMoN_7rJ7I/AAAAAAAAAPw/9A3ytzCDQ3M/s320/alkan.ulus.kutap.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tanıtım Yazısı&lt;/b&gt;:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi’ndeki Krizalit isimli köşesinde haftalık yazılar yazan Alkan Soyak; ekonomiden politikaya, müzikten sinemaya kadar geniş bir yelpazede kaleme aldığı makalelerini bu kitapta topladı.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 ve 2011 yıllarında Ulus’ta yayınlanan, çoğu eleştirel tarzdaki “ekonomi-politik” yazılarından oluşan ve zaman zaman da “deneme” ve “şiir”lerle süslenmiş seksene yakın makalenin yer aldığı bu kitap; yazarın akademisyen kimliğinin yanı sıra, yaşadığı dönemin sosyo-ekonomik, kültürel ve politik sorunlarına yönelik toplumsal duyarlılığının bir yansıması niteliğini taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Arka Kapak Yazısı&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Doluşmuşuz  ‘gül suyu kokulu arabesk minibüslere’,&lt;br /&gt;‘Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete’ dercesine. &lt;br /&gt;Biliyoruz ki devrilecek bu minibüs,&lt;br /&gt;Savrulmadan caddeye benliğini kaybetmiş bedenlerimiz,&lt;br /&gt;İnmek lazım, terk etmek lazım; &lt;br /&gt;Fazıl Say da “terk edeceğim” diyor.&lt;br /&gt;Minik serçe ise en detonesinden ‘şakıyor’. &lt;br /&gt;Benliğini Kaybetmiş Bedenler Cumhuriyeti,&lt;br /&gt;Seni terk etme isteği içimden ılık ılık akıyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;------------------------------------&lt;br /&gt;(Benliğini Kaybetmiş Bedenler Cumhuriyeti, &lt;i&gt;Ulus Gazetesi&lt;/i&gt;, 29.09.2010)&lt;br /&gt;------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat Politikası profesörü olan Alkan Soyak, Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü’nde öğretim üyesidir.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3887999163394924535?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3887999163394924535'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3887999163394924535'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/09/ekonomi-ve-politikada-ulusal-tavr.html' title='&quot;Ekonomi ve Politikada Ulusal Tavır&quot; Yayınlandı'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-122iCE8rCnc/ToMoN_7rJ7I/AAAAAAAAAPw/9A3ytzCDQ3M/s72-c/alkan.ulus.kutap.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-2560764056732197360</id><published>2011-09-17T15:11:00.000-07:00</published><updated>2011-09-17T15:12:10.105-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Duyarsızlar Alemi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-oUhHv5yJhDg/TnUa92MGvdI/AAAAAAAAAPo/teTn3n8iDhQ/s1600/3903_ugiiaq_tv-usulu-evlilige-diyanetten-veto.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="180" width="320" src="http://1.bp.blogspot.com/-oUhHv5yJhDg/TnUa92MGvdI/AAAAAAAAAPo/teTn3n8iDhQ/s320/3903_ugiiaq_tv-usulu-evlilige-diyanetten-veto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Takvim 14 Temmuz 2011’i gösteriyor. Akşam saatleri; telefonda annem, ağlamaklı sesiyle acı haberleri veriyor. 'Duyabildiğim ve sayabildiğim kadarıyla 15 şehit var bugün memlekette' diyor.  Merakla ve endişeyle açıyorum televizyonu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- TRT 1'de 'Gez Göz Arpacık', konu Kütahya seramikleri.&lt;br /&gt;- Show TV’de 'Canım Babam'.&lt;br /&gt;- ATV'de 'Kalbim Seni Seçti'.&lt;br /&gt;- Kanal D'de 'Artiz Mektebi.&lt;br /&gt;- Star TV'de 'Dürüye’nin Güğümleri'.&lt;br /&gt;- Kanal 7’de 'Battal Gazi'.&lt;br /&gt;- Samanyolu’nda ‘Avrupa kupası futbol maçı’.&lt;br /&gt;- Fox TV’de 'Dinle Sevgili'.&lt;br /&gt;- Flash TV’de ‘Roman Havası’.&lt;br /&gt;- Beyaz TV’de 'Uzat Elini'.&lt;br /&gt;- Hilal TV’de 'Bilmem ne Mektebi’, &lt;br /&gt;- Mehtap TV’de ‘Belgesel’.&lt;br /&gt;- Olay TV’de ‘Bursaspor’un hazırlık kampı’.&lt;br /&gt;- Mesaj TV’de ‘İlaç Pazarlama’ programı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu memleket bölünsün kardeşim, kimin umurunda toprağa düşen bu evlatlar? Bak ne de güzel özetlemiş rahmetli Can Yücel:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ Ülke bölünsün istiyorum,&lt;br /&gt;Yandaş, yalaka ve yavşaklar bir tarafa,&lt;br /&gt;Onurlu, şerefli, üreten emekçiler ve &lt;br /&gt;Vatansever insanlar bir tarafa”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;xxxx&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toplumsal bir amaç olarak kalkınma ve sanayileşmeden vazgeçilmiş bir ülkede, geçtiğimiz günlerde "kalkınma bakanlığı" kuruldu. Başbakan'ın kuruluş gerekçesi ise; "... bizim ismimizde de ‘kalkınma’ var ya, ona binaen!" şeklinde oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DPT, bakanlığın kurulmasıyla birlikte yeni bakanlık bünyesinde eritildi. Bu arada yeni bakanlıkla ilgili kanun hükmünde kararname (KHK) incelendiğinde, bazı ilave ve değişiklikler dışında DPT'nin 1994 yılı KHK'sinin neredeyse birebir kopyası olduğu görülecektir. Bakanlığın logosu için de aynı şeyi söylemek mümkündür. Peki, yeni dönemdeki farklılık nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;DPT'nin hükümetlerin isteklerini "kamusal yarar" adına süzgeçten geçirme işlevi, her ne kadar örgütün siyasallaştırılmasıyla 1960'ların ortasından günümüze değin aşınmışsa da, bakanlık içinde eritme operasyonuyla birlikte bu işlev tamamen yok edilmiştir. Böylelikle kalkınma planlamasının siyasallaşması süreci tamamlanarak, yeni dönemde "kalkınma planlamasından" "hükümet planlamasına" geçilmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni süreçle birlikte "planlama yapmayan örgütten", "yandaş kalkındıracak bakanlığa" geçiş dönemi başlatılarak, kalkınma planları stratejisi ve kamu yatırımlarının geleceği başbakanların iki dudağı arasına terk edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatana, millete hayırlısı olsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;xxx&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saraylarda, köprülerde, sokaklarda, çadırlarda iftar yaptınız.&lt;br /&gt;Siyah Mercedes’lerle, koruma ordularıyla Cuma’lara gittiniz.&lt;br /&gt;Aldığınız yeni uçaklara apronda deve kestiniz.&lt;br /&gt;Deniz fenerlerinde fitreyi, kurbanı iç ettiniz.&lt;br /&gt;7 yıldızlı otellerin yanına ‘Caprice Gold Cami’ler diktiniz.&lt;br /&gt;Paparazziler eşliğinde hacca, umreye uçtunuz.&lt;br /&gt;Kendi içinde, gösterişten uzak yaşanası bu güzel dini rezil ettiniz.&lt;br /&gt;Allah’ınızdan bulun,&lt;br /&gt;Beni de dinimden ettiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;xxx&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başbakan, Suriye ve Libya'yı kastederek, "tüm İslam dünyasının bayramını "bayram olarak" kutlamasını temenni ediyorum" demiş. Siz önce ülkenizdeki akan kanı durdurmak için gayret edin de, önce kendi vatandaşınız bayramı "bayram olarak" kutlasın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;xxx&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye'de futbolun da tadını tuzunu kaçırdılar. Bizi el birliğiyle el âleme rezil ettiler. Bir krizi yönetemediler. Nasıl ekonomiyi yönetemeyerek IMF'ye muhtaç ettilerse memleketi, futboldaki bir krizi de yönetemeyerek UEFA'yı iç işlerimize karıştırdılar. Yazıklar olsun tüm bunlara vesile olanlara. Son tahlilde FB’li futbolcular ve hocadan Bank Asya liginde oynama talebinin gelmesi, kanmca “onurlu bir tavırdır”. Bu süreçte karar alması gerekirken, basiretsiz davranan ve karar al(a)mayarak topu UEFA'ya atan TFF ise kınanmayı fazlasıyla hak etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;xxx&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arda Turan, Türkiye’nin Kazakistan’ı 2-1 yendiği ve galibiyet golünü kendisinin attığı milli maç sonrasında basına yapmış olduğu beyanatta; “Golü Türkiye'deki bütün halkların şehit olan evlatlarına armağan ediyorum; bütün Türk evlatlarına armağan ediyorum" dedi. Tabii ki kıyamet koptu. BDP’li bazı yöneticiler milli futbolcuya övgüler yağdırırken, bir kesim ise büyük tepki gösterdi. Arda Turan ise neyi kastettiğini anlatmak için maçta döktüğünden daha fazla teri beyanat sonrası döktü. İlk önce Türkçeyi düzgün kullanmayı öğreneceksin, sonra bu tür konularda beyanatlar vereceksin. Söylediğin cümlenin birinci bölümü, ikincisini hükümsüz kılar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 19 Eylül 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-2560764056732197360?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2560764056732197360'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2560764056732197360'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/09/duyarszlar-alemi.html' title='Duyarsızlar Alemi'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-oUhHv5yJhDg/TnUa92MGvdI/AAAAAAAAAPo/teTn3n8iDhQ/s72-c/3903_ugiiaq_tv-usulu-evlilige-diyanetten-veto.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8013857820588120230</id><published>2011-08-11T11:52:00.000-07:00</published><updated>2011-08-12T01:25:12.555-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Memleket Siyaset Yönetim</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-c1KOKdl2YcA/TkQlKLUkKAI/AAAAAAAAAPg/48ShbMC3vAg/s1600/resim_02.gif" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="151" width="140" src="http://3.bp.blogspot.com/-c1KOKdl2YcA/TkQlKLUkKAI/AAAAAAAAAPg/48ShbMC3vAg/s320/resim_02.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;“Yerel Yönetim Araştırma Yardım ve Eğitim Derneği” (YAYED), Merkezi Ankara’da olan ve 2004 yılında kurulmuş bir sivil toplum kuruluşu. Derneğin kuruluş tüzüğünde amacı şu şekilde belirtilmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…&lt;i&gt;(Y)erinden yönetim kuruluşları ve özellikle yerel yönetimler, bağlı kuruluşları ile bunların birliklerinin hizmet niteliği ile olanaklarının ve kurumsal yapılarının geliştirilmesine katkıda bulunmak; çağın gereklerine uygun kamu hizmeti üretme gereği göz önüne alınarak, bu birimlerde nitelikli hizmet – üretken emek ilişkisini gözeten istihdam politikalarının ve nitelikli çalışma ilişkileri koşullarının yaratılmasına destek olacak öneriler geliştirmek; Atatürk devrim ve ilkeleri doğrultusunda ulusal bağımsızlık ve demokratik, toplumsal, planlı kalkınma ilkelerine dönük olarak, yerel düzeyde kamusal hizmetlerin geliştirilmesi amacıyla yerel, ulusal ve uluslararası politikaların oluşumuna çalışmak, politika gündemine müdahale etmek, seçenekler geliştirmek, bunları yaygınlaştırmak; yurttaşların yerel sorunların çözümüne etkin, özgür ve eşit olarak katılmalarını özendirmek ve ulusal, toplumsal ve kamusal yararı gözetme bilinci içinde yerel kalkınmayı güçlendirerek kamu yararının gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır.&lt;/i&gt;”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derneğin yayın organlarından biri de dört ayda bir yayınlanan “MEMLEKET SiyasetYönetim” isimli hakemli dergi. Derginin geçtiğimiz aylarda yayınlanan 14. sayısında dosya konusu olarak  “Emperyalizm” ele alınmış. Bu sayının editörü Argun Akdoğan dergideki ön yazısında emperyalizmin günümüzdeki en önemli aktörlerine vurgu yaparak, “&lt;i&gt;1980’li yıllara kadar Türk düşünce ve siyasi hayatında önemli bir kavram olan emperyalizme, modası geçmiş, analitik açıklama gücü azalmış bir kavram olarak bakmak, çok uluslu şirketlerin Türkiye‟deki milyonlarca emekçinin ürettiği artı değerin üzerinden elde ettiği karları, sömürü ilişkilerini, eşitsizliği ve bağımlılığı görmemek anlamına gelir”&lt;/i&gt; diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayıdaki ilk üç makale tarım sektöründe emperyalizmle ilgili. Bahadır Aydın, Saadet Aydın ve A. Emre Biber’in ortaklaşa kaleme aldıkları “&lt;i&gt;Kapitalizm: Tarımda Çöküş ve Çevre Tahribatı&lt;/i&gt;” başlıklı makalede öncelikle Türkiye‘de ve diğer birçok azgelişmiş ülkede tarımsal yapıların çokuluslu şirketler ya da onların yerli işbirlikçileriyle kontrol altına alındığı vurgusu yapılıyor. Çalışmada Dünya Bankası ve WTO aracılığıyla gerçekleştirilen dünya tarımının kapitalizme eklemlenmesi sürecinin en önemli ayaklarından birinin ise IMF tarafından dayatılan istikrar programları olduğu gerçeğinin de altı çiziliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarımla ilgili diğer bir makale Özkan Lebleci’ye ait. “&lt;i&gt;Küresel Değer Zincirleri ve İyi Tarım Uygulamaları&lt;/i&gt;” başlıklı makalede, küresel üretim sistemlerinin, üretim süreçlerinin parçalanması ve bu parçalanma üzerinden oluşturulan üretim hiyerarşisi ve kârın yeniden üretimi üzerine kurulmuş olduğu tespiti yapılıyor. Daha sonra küresel değer zincirlerinin, tarımda küresel ticaret açısından gelişimi ve tarımsal ürünlerdeki metalaşma sürecinin tamamlanmasında ‘iyi tarım uygulamalarının’ rolü ele alınıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarımla ilgili son makale ise, son yıllarda sık sık gündeme gelen GDO tartışmalarına ışık tutması açısından da önemli. Hakan Reyhan’ın kaleme aldığı “&lt;i&gt;Ekolojik Emperyalizm Kuramına Giriş: Biyopolitik Bir Kavramsallaştırma&lt;/i&gt;” başlıklı yazıda ekolojik emperyalizm ve biyopolitika kavramlarından hareketle, ekolojik emperyalizmin en somut tezahürü olarak “biyoteknoloji kapitalizmiyle” gıdanın nasıl dönüştürüldüğü, gıda üzerinden nasıl bir “tahakkümcü biyoiktidar” oluşturulmaya çalışıldığı gözler önüne seriliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergideki diğer dört makale ise sırasıyla; İhsan Şerif Kaymaz’ın “&lt;i&gt;Birinci Dünya Savaşı Sonunda Musul Vilayeti’nde İngiliz Yönetiminin Kurulması&lt;/i&gt;”, Cengiz Ekiz’in “&lt;i&gt;Kapitalist Tekelleşmenin Tılsımı: Rekabet İlkesi&lt;/i&gt;”, Münevver Soyak’ın “&lt;i&gt;Özelleştirme Olgusu ve Türkiye’nin Özelleştirme Deneyimi Üzerine Bir Değerlendirme&lt;/i&gt;” ve Cenk Aygül’ün “&lt;i&gt;Neoliberal Dönüşüm Sonrası Refah Devleti Kuramları&lt;/i&gt;” başlıklarını taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar içinde Cengiz Ekiz ve Münevver Soyak’ın makalelerinin birbirlerini bütünlemeleri açısından aynı potada değerlendirilmesi gerekiyor. Ekiz’in makalesinde kapitalist ekonomilerde tekelin rekabeti, rekabetin de tekeli nasıl yarattığı gerçeğinden hareketle, kapitalist rekabetin kaçınılmaz olarak tekelleşmeyi doğurduğu tespiti yapılıyor. Piyasacı devletin yükseldiği günümüz koşullarında, kamu yönetiminde yönetişim yapısının hâkimiyetiyle birlikte farklı sektörlerde faaliyet gösteren bağımsız düzenleyici kurumların, aslında tekelci sermaye birikimi sürecinin sorunsuz olarak sürdürülmesine hizmet ettiği vurgulanıyor.  Ekiz’e göre, Türkiye‘de rekabet kurumunun düzenleyici rolü de tekelleşmeyi önlemek değil, tersine onu kurumsallaştırmak olarak tezahür ediyor. Münevver Soyak ise makalesinde özelleştirme olgusunun amaç ve hedefleri doğrultusunda, Türkiye’nin özelleştirme uygulamasını masaya yatırarak, özelleştirme uygulamalarının sonuçlarını değerlendiriyor. Bu noktada Soyak’ın makalesinde, büyük ölçüde “blok satış yöntemiyle” gerçekleştirilen özelleştirme uygulamaları sonucunda ilgili sektörlerde rekabetçi bir piyasa yapısı oluşması ve sermayenin tabana yayılması gibi hedeflere ulaşılması bir yana, “oligopolcü yabancı sermayenin” özelleştirme yoluyla Türkiye’nin en kritik sektörlerine el koyduğu gerçeğinin altı çiziliyor. Türkiye’de özellikle AKP hükümetleri döneminde doruğa çıkan özelleştirme uygulamalarının ekonomik bir tercihten çok ideolojik bir tercih olduğunu vurgulayan Soyak, “…&lt;i&gt;ülkede satılacak kamu işletmesi ve tesisi kalmadığında, yani “elde edilen kârlar ve ödenen vergiler” gibi Hazineye olan KİT destekleri kesildiğinde, her şey için artık çok geç olacak”&lt;/i&gt;  diyor.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 15 Ağustos 2011&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8013857820588120230?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8013857820588120230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8013857820588120230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/08/memleket-siyaset-yonetim.html' title='Memleket Siyaset Yönetim'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-c1KOKdl2YcA/TkQlKLUkKAI/AAAAAAAAAPg/48ShbMC3vAg/s72-c/resim_02.gif' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1473494525844247832</id><published>2011-07-02T02:05:00.000-07:00</published><updated>2011-07-02T02:10:23.073-07:00</updated><title type='text'>Blogosferdeki Türk Akademisyenlerin Profili</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-k_IxfVS4prA/Tg7fTKOSdeI/AAAAAAAAAPI/CKatLT4P3Xw/s1600/blogger-vs-wordpress.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="214" width="320" src="http://3.bp.blogspot.com/-k_IxfVS4prA/Tg7fTKOSdeI/AAAAAAAAAPI/CKatLT4P3Xw/s320/blogger-vs-wordpress.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu köşenin okuyucuları, zaman zaman akademik dünyadan önemli gördüğümüz bazı doktora ve yüksek lisans tezlerini köşemize taşıyarak, buralardaki kritik tespitleri kendileriyle paylaştığımızı hatırlarlar. Ancak, şimdiye kadar okuyucuyla buluşturmaya çalıştığımız tezlerin hemen hepsi “ekonomi alanından” idi. Bu sefer ilk defa alan dışına çıkarak, Gazetecilik dalından ilginç bulduğum bir doktora tezinin tespitlerini sizlerle paylaşmak istiyorum. Günseli Bayraktutan Sütçü tarafından hazırlanan ve Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Gazetecilik Anabilim Dalı’nda 2010 yılında kabul edilen doktora tezinin ismi,  “Blog Ortamı ve Blogosferdeki Akademik Entelektüeller Örneği”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada iletişim teknolojileri ve internetin hayatımızda yarattığı değişimlerden uzun uzadıya söz etmeyeceğim. Amacımız da bu değil zaten. Ama konuya uzak olabilecek okuyucuların varlığını da düşünerek “blog ve blogosfer” kavramları hakkında kısa bir hatırlatma yapmakta yarar var. İnternetin özgür ansiklopedisi Vikipedide blog şu şekilde tanımlanmış: “Genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yayınlandığı, web tabanlı yayın. Çoğunlukla her gönderinin sonunda yazarın adı ve gönderi zamanı belirtilir. Yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapabilir”. “Blogosfer” ise “blog âlemi” ya da “blog dünyası” anlamında kullanılan bir kavram. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ön açıklamalardan sonra gelelim ilgili teze. Tez çalışmasının konusu, “entelektüel ve medya arasındaki ilişkinin yeni medya bağlamında “akademik entelektüeller” örneği üzerinden nasıl bir görünüm sergilediğinin eleştirel bir biçimde çözümlenmesi” şeklinde özetlenmiş. Tezin, iletişim bilimine özgü kavramsal-kuramsal tartışmalarını ve kullandığı metodolojiyi bir kenara bırakarak, konuya yönelik genel değerlendirme biçimindeki bazı tespitlerini şu şekilde özetleyebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Cinsiyetler açısından bir karşılaştırma yapıldığında, hem akademisyen hem de öğretim üyesi kategorisinde erkek blog kullanıcısı sayısının, kadın kullanıcılara oranla daha fazla olduğu tespit edilmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Örneklem içinde blog yazmada yaşa göre yığılma erkek akademisyenlerde 26–30 yaş arasında, kadınlarda ise 31–35 yaş aralığında oluşmuş. Dolayısıyla her iki cins için de 26-35, blog yazmada yoğunluk yaşanan yaş aralığı olarak ortaya çıkmış. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Yapılan profil analiziyle, blogosferde yer alan sosyal bilimci akademisyen sayısının diğer alanlara göre daha fazla olduğu tespit edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bloglara şifreli erişim çok nadir rastlandığından, akademisyen blogosferinde de şifreli erişime sahip blog sayısının çok az olduğu belirlenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Blogların büyük çoğunluğunun tek yazar tarafından yürütüldüğü, buna karşın özel amaçlı bazı bloglarda birden çok yazara rastlandığı görülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bloglarda kullanılan isimlerin ise genellikle; takma isim, günlük ve kişisel notları imleyen blog isimleri, mottolar ve/veya blog yazarının iç dünyasını yansıtan blog isimleri, mesleki ve akademik nitelikli isimler ya da hobileri önceleyen blog isimleri olduğu tespit edilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Bu bağlamda, ilgili tezde blokların kimlik tanımlayıcısı olarak isim analizi yapılmış; akademik unvanın ön plana çıkarılmadığı, yazarın “iç dünyasını ve bloğun amacını birleştiren takma isimlerin” kullanıldığı bloglara örnek olarak “Krizalit” isimli bloğumuza da atıfta bulunulmuş. Bu noktada özellikle erkek akademisyenlerde akademik unvanı içeren blog isimlerinin öne çıktığı vurgulanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Kimlik tasarımının önemli ipuçları olarak profilde kullanılan görsel imgeler incelendiğinde, büyük çoğunlukla bloglarda fotoğraf kullanıldığı görülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Coğrafi dağılıma bakıldığında blogcuların daha çok İstanbul, Ankara ve İzmir gibi metropollerden yazdıkları tespit edilmiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki haftalarda akademik dünyadan ilginç bulduğumuz yüksek lisans ve doktora tezlerinin tespitlerini bu köşede paylaşmaya devam edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik iyi haftalar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 4 Temmuz 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1473494525844247832?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1473494525844247832'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1473494525844247832'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/07/blogosferdeki-turk-akademisyenlerin.html' title='Blogosferdeki Türk Akademisyenlerin Profili'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-k_IxfVS4prA/Tg7fTKOSdeI/AAAAAAAAAPI/CKatLT4P3Xw/s72-c/blogger-vs-wordpress.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4338255952863025559</id><published>2011-06-24T23:36:00.001-07:00</published><updated>2011-06-28T07:39:35.200-07:00</updated><title type='text'>Yeni Ekonomiyle İlgili ‘Mit’ler (2)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-iPX6yMXp8nQ/TgWD_6zJsSI/AAAAAAAAAO4/x4WDZ0ttQCA/s1600/new-economy-620x380.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="196" width="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-iPX6yMXp8nQ/TgWD_6zJsSI/AAAAAAAAAO4/x4WDZ0ttQCA/s320/new-economy-620x380.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftaki yazımızda yeni ekonomiyle ilgili kötümserlerin mitlerini ele almıştık. Bu hafta ise ABD’de siyasi yelpazenin sağ kanadında yer alanların ortaya attığı yeni ekonomiyle ilgili iyimser mitleri ortaya koymaya çalışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yeni Ekonomi İyimserlerinin Mitleri: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mit 1: ABD ekonomisi 1980’lerin başlarında başlayan örneği görülmemiş bir “iktisadi boom”un ortasındadır. Gerçekte ise 1980’lerden bu yana kişi başına GSYİH, verimlilik ve ücretlerdeki büyüme, 1960’lı ve 1970’li yılların başındaki büyüme oranlarının gerisinde kalmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 2: Gelir eşitsizlikleri ciddi bir sorun değildir. 1980–1996 döneminde Amerikan hane halkının en zengin %5’i için reel gelirler %58 oranına ulaşmıştır. En fakir %60’ı ise %4’den daha az bir gelir oranına sahiptir. Hane halkı gelir eşitsizliği önemli ölçüde artmış ve birçok Amerikalı için “Amerikan Rüyasını” başarmak daha da güçleşmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 3: Yeni Ekonominin yayılma eğilimleri büyük şirketlerin yok olmasına ve hükümetlerin alacakaranlığına işaret etmektedir. Gerçekte ise büyük şirketler ve hükümetler kendilerine bu süreçte yeniden yatırım yapmakta ve ekonomide hâlâ kritik rol oynamaktadır. Enformasyon teknolojisi daha büyük piyasaları hedefleyen firmalara yol açtığından ve ölçek ekonomileri üstünlüklerine sahip olmayı gerektirdiğinden, Yeni Ekonomide firmaların ortalama büyüklüğü giderek artmaktadır. Üstelik internet, IBM gibi büyük firmaların sonu anlamına gelmediği gibi hükümetlerin de sonuna işaret etmemektedir. Bu süreç hükümetlerin daha hızlı, esnek ve zeki olma adına kendilerini yeniden yapılandırmalarına yönelik bir gereksinim yaratmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 4: Yeni Ekonomide işgücünün önemli bir şekilde büyüyen payı, kendi işini yapan girişimcilerdir. Gerçekte ise 1975–1994 döneminde toplam istihdamın payı olarak kendi işini yapanlar tüm zamanların en düşük düzeyi olan yaklaşık %8,7’dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yeni ekonomi” mitleri ve karşı söylemler bunlardan ibaret. Ancak şurası da bir gerçek ki, 1990’larda “Üçüncü yol”u, kapitalizm ve sosyalizmin arasında “orta bir yol” olarak gören ve “küresel bir siyasi proje” olarak dünya sahnesine koyma çabasında aktif rol oynayan bu tür düşünce kuruluşlarına rağmen, yalnızca “üçüncü yol” projesinde değil, “yeni ekonominin” de krize girmesi konusunda bir orta yol bulunamadı. Yeni Ekonomi Balonu’nun sönmesinin altındaki iktisadi dinamikleri ayrıntılı bir şekilde gözler önüne seren iktisatçı S. Somçağ’ın 2005 yılında Cumhuriyet Strateji’de yayınlanan “Krizden BOP’a Amerikan Rüyası” isimli makalesi bu konuda oldukça aydınlatıcı bir nitelik taşıyor. 11 Eylül saldırısı ve Nasdaq Çöküşünden sonra ABD’de ve dünyada “Yeni Ekonominin Ölüm” çanlarının çalmaya başladığı düşünüldüğünde, “ABD Ekonomisi”nin yaşatılması için “tek yol” olarak savaş aygıtın kullanan bir başka projenin başlatılması gereği kaçınılmaz olmuştu: &lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)&lt;/span&gt;. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2000’lerin başından itibaren ABD’nin ekonomik yapısından kaynaklanan ve zamanla su yüzüne çıkan dramatik sorunlarla, Orta Doğu’daki enerji kaynakları üzerinde kapitalist hegemonyayı derinleştirecek BOP projesini yürüten “emperyalist yöntemler” arasında ilişki kurmak için, herhalde uluslararası strateji uzmanı olmak gerekmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 27 Haziran 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4338255952863025559?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4338255952863025559'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4338255952863025559'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/06/yeni-ekonomiyle-ilgili-mitler-2.html' title='Yeni Ekonomiyle İlgili ‘Mit’ler (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-iPX6yMXp8nQ/TgWD_6zJsSI/AAAAAAAAAO4/x4WDZ0ttQCA/s72-c/new-economy-620x380.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3144594421323586507</id><published>2011-06-18T03:17:00.001-07:00</published><updated>2011-06-18T03:17:44.287-07:00</updated><title type='text'>Yeni Ekonomiyle İlgili ‘Mit’ler (1)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-KQlf-UiXXYA/Tfx6gaGb2jI/AAAAAAAAAQY/-nW-l9DzxVQ/s1600/3-8-09-796338.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 246px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-KQlf-UiXXYA/Tfx6gaGb2jI/AAAAAAAAAQY/-nW-l9DzxVQ/s320/3-8-09-796338.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5619501132232251954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki iki hafta boyunca köşemi, 2008 yılında Derin Yayınları’ndan çıkan, “Krizalit: Ekonomiye ve Hayata Dair Yazılar” başlıklı kitabımdan bir makaleme bırakıyorum. 1990’lı yıllardan bu yana neredeyse moda bir olgu olarak ekonomi literatüründe tartışılmaya başlayan “Yeni Ekonomi” olgusunu ele alan bu çalışmanın güncelliğini koruduğunu düşünüyorum.  İşte o yazım:&lt;br /&gt;…………&lt;br /&gt;Sivil toplum örgütleri cenneti olan ABD’de, Yeni Demokratların şemsiye organizasyonu niteliğini taşıyan ve siyasi literatürde “Üçüncü Yol” olarak bilinen görüşü benimsemiş, “Third Way Foundation Inc, (Progressive Foundation) isimli güçlü bir kuruluş söz konusu. “The Progressive Policy Institute” (PPI) ise Third Way Foundation’ın projesi olarak 1989 yılında kurulmuş bir enstitü.  Araştırma ve eğitim enstitüsü olarak faaliyet gösteren PPI, zamanında Bill Clinton’ın başkanlığına getirildiği ve böylelikle ABD Başkanlığı’na ısındırıldığı, ABD Başkan’ı olduğu süreçte desteklendiği, şu an için de muhalefetteki Demokrat Parti’nin sağ kanadını temsil eden bir düşünce kuruluşu. PPI’nin temel misyonu, ABD için 21.yy’da yeni ilerici bir siyaset tanımlamak ve teşvik etmek olarak belirlenmiş. İşte bu kuruluş adına, 1998 yılında Robert D. Atkinson ve Randolph H. Court isimli araştırmacılar tarafından hazırlanan, “Yeni Ekonomi Endeksi: Amerika’nın Ekonomik Dönüşümünü Anlamak” başlıklı çalışmanın, “Yeni Ekonomi Hakkında Dokuz Mit” başlıklı alt bölümü, okumakta olduğunuz yazının konusunu oluşturuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söz konusu mitlerin Yeni Ekonomiyi eğrisiyle doğrusuyla tanımak için okuyucuya temel bir alt yapı sağlayacağını düşünüyorum. Yukarıdaki kurumların adını zikretmem ise “tanıtım ya da reklâm kokan bir hareket” olarak algılanmamalı. Bu kurumların ismini anmamın sebebi, aktaracağım bilgilerin “arka planındaki” yapının okuyucu tarafından bilinmesi gereğine inanmamdır. Maalesef basındaki bazı yazarlar, bu tür kurumların raporlarını veya araştırmalarını okuyucuya aktarırken, kurum hakkında bilgi verme konusunda nedense “ketum” davranmaktadır. Kaldı ki, küreselleşme süreciyle birlikte özellikle bizim gibi ülkelerdeki (dış destekli) sivil toplum örgütlerine daha “mesafeli ve kuşkucu yaklaşılması” gerektiğini düşünenlere çoğu zaman hak verdiğimi de belirtmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Ekonomi olarak adlandırılsın ya da adlandırılmasın, son 15–20 yıl içersinde ABD ekonomisinin köklü bir takım değişiklikler yaşadığı hemen herkes tarafından kabul görmektedir. 1990’ların başından 2000’lere kadar enformasyon-komünikasyon teknolojilerindeki (EKT) ilerlemelerle bağlantılı olarak, ABD’de düşük enflasyon ve artan işgücü verimliliğiyle birleşen sürekli ve güçlü bir ekonomik büyüme süreci yaşandı. İlgili çalışmalara bakıldığında birçok uzman Yeni Ekonomi’nin doğuşunu bu süreçle ilişkilendirmektedir. Bu uzun dönemli büyüme sürecinin itici faktörleri araştırıldığında; verimlilik artışı, bu artışa yol açan EKT’deki gelişmeler, düşük enflasyonla birlikte devam eden büyüme süreci ve bunların yanı sıra Federal Rezerv’in uyguladığı gevşek para politikalarına dikkat çekmek gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle ABD’de siyasi yelpazenin sol ve sağ kanadında yer alanlar, bu köklü değişikliklerin bazı seçilmiş yanlarını öne çıkararak, Yeni Ekonomi olgusunu bir bütün olarak kavramaktan uzaklaşıyorlar. Sol kanatta yer alan bir takım “Yeni Ekonomi Kötümserleri” bu sürecin faydalı yanlarını eksik değerlendirip, zararlarını öne çıkarıyor. Sağ kanattaki bazı “Yeni Ekonomi İyimserleri” ise tam tersi bir tavır içindeler. İşte bu bağlamda “Yeni Ekonomi”yle ilgili bir mutabakata ulaşabilme adına da aşağıdaki mitler yol gösterici nitelik taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Yeni Ekonomi Kötümserlerinin Mitleri:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Mit 1: Yeni Ekonomi dramatik bir şekilde ABD’nin sanayisizleştirilmesine hizmet etmektedir. Hâlbuki gerçekte 1987–1996 yılları arasında ABD’de enflasyonla düzeltilmiş imalat sanayi üretimi %27 oranında artış göstermiştir. Teknoloji, öğrenme ve yeni işgücü organizasyonlarına yatırımlar nedeniyle, imalat sanayi istihdamı yalnızca %1,4 azalmasına karşın, ABD firmalarının verimliliklerini daha hızlı artırabilmeleri söz konusu olmuştur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 2: Yeni Ekonomide küreselleşme ve işbirliği çılgınlığı tüm ABD’li çalışanlar için durgun ücretlerin oluşumuyla birleşmektedir. Gerçeğe bakıldığında reel ücretlerdeki yavaş büyümenin, ekonomi çapında verimliliğin yavaş artmasının bir sonucu olduğu görülür. Gelir eşitsizliği; teknolojik değişme, göç ve sendikacılığın zayıflamasıyla ilişkilidir ve ekonomide toplam ücret geliri verimlilik büyümesine bağlıdır. 1963’den 1973’e iş âleminde verimlilik %35 artarken, ücretler %31 oranında artmıştır. 1985 ve 1995 arasında verimlilik %9 artarken ücretler yalnızca %6 oranında büyümüştür. Hızlı bir verimlilik artışı olmadan hızlı bir ücret artışı mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 3: Yeni Ekonomideki tüm yeni işler, düşük ücretli işlerdir. Gerçekte ise düşük ücretli işler büyümektedir, ancak yüksek ücretli işler daha da hızlı büyümektedir.1989–1998 arasında düşük ücretli işler %10 artarken, yüksek ücretli işler %20 artmıştır. Orta ödemeli işlerde bir artış görülmemiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 4: Teknolojik değişim, yarattığı işlerden daha fazlasını yok etmektedir. Gerçekte ise teknolojik değişimler işlerin profilini değiştirmekte, verimlilik ve gelirleri artırmaktadır. Ancak doğal işsizlik oranını yükseltmemektedir. Tersine, dinamik Yeni Ekonomi, işsizlik oranını daha da düşürmektedir. Yeni Ekonomi özellikle tarımsal işlerde bir azalmayı teşvik etmektedir. Ancak besin maddeleri daha ucuz hâle geldiğinden tüketiciler artan reel gelirlerini otomobil ve eğlence gibi diğer şeylere harcayabilmekte dolayısıyla bu sektörlerde istihdam artmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mit 5: “Ortak değişim mühendisliği”, orta sınıfın ve yönetimsel işlerin büyük bir bölümünün azalmasına neden olmuştur. Gerçekte ise geçen 9 yılda ekonomiye üç milyon yeni yönetimsel iş ilave olmuştur. Yeni Ekonomi organizasyonlarının yönetim hiyerarşilerini düzleştirmesi gerçeğine rağmen, Yeni Ekonomi kalite, yenilik, tasarım, pazarlama ve finans üzerine odaklanmış yöneticilere yönelik artan bir talebi teşvik etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 20 Haziran 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3144594421323586507?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3144594421323586507'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3144594421323586507'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/06/yeni-ekonomiyle-ilgili-mitler-1.html' title='Yeni Ekonomiyle İlgili ‘Mit’ler (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-KQlf-UiXXYA/Tfx6gaGb2jI/AAAAAAAAAQY/-nW-l9DzxVQ/s72-c/3-8-09-796338.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1266373994400715652</id><published>2011-06-11T09:56:00.000-07:00</published><updated>2011-06-11T09:58:40.285-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Emekli Bir Öğretmenin Örnek Mücadelesi (2)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-srtRlekkz2U/TfOeLonf7ZI/AAAAAAAAAOg/qjRQ3GTSOAg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="194" width="259" src="http://3.bp.blogspot.com/-srtRlekkz2U/TfOeLonf7ZI/AAAAAAAAAOg/qjRQ3GTSOAg/s320/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Emekli öğretmen Rahim Demirbaş’ın örnek mücadelesini içeren mektubunu kaldığımız yerden okumaya devam ediyoruz.&lt;br /&gt;-----------&lt;br /&gt;“Traktör yok iken köylü at ve öküzü ile çiftini sürüyor, mahsulünü de eliyle yoluyordu. Yolu olmadığı için fazla şehre de gelmiyordu. Masrafı azdı. Ama şimdi, çocuğunu okutmak istiyor Elektrik, telefon parası, traktör geldi köylünün aylarca uğraşıp yaptığı işi üç beş günde bitirdi. Yılın geri kalan uzun zamanı köylü değerlendiremedi. Çünkü yeşil ziraat yapacak yeterli suyu da yoktu. Köylerde kimse de yol gösterici olamadılar. Köylümüz hala ana baba usulü iki taşa bir kuşa diye toprağa tohum atıyor. Durum böyle olunca pek çok köy gibi bizim köylü de köyü terk etti. Elindeki avucundakini satarak şehre gelen insanımız 200 metrekare yerde köyü yaşamaya çalıştılar. Çoğu amelelik ve seyyar satıcılık yaparak hayatlarını idameye kalktılar. Çocuklarını da çok parlak şekilde okutamadılar. Bu çocukların çoğu işsizler ordusuna katıldı. Bizim sokak çocukları veya kapkaççı diyiverdiğimiz çocuklar; şu an köyde yaşayan çocuklardan değil. Şehre göç etmiş ailelerin yavruları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hep düşündüm: Her köye fabrika yapmamız mümkün değil. Lakin köylüyü köyünde tutmak, köyleri şehir imkânlarına kavuşturmak gerekir. Köyde oturanların çocukları daha güzel okuyabiliyor. Köyden şehre gelen çocuklar sadece okumak için geliyor. Köylü okuyabileceğine güvendiği ve okumaya istekli çocuğunu şehre gönderiyor. Şehre yakın olanlar da servis temin ederek çocuğunu okuması için gönderiyor. Okumaya gelmeyenler de köydeki işleri ile uğraşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim köyün dağları bir zamanlar ormanlarla kaplıymış, içerisinde ceylanlar bile gezermiş. Dağın pek çok yeri üzüm bağı sekilerinin kalıntısı ile dolu. Şimdi dağımız olmuş bir çöl. Erozyon, toprağını sıyırıp götürmüş. Ağaç dikmek istesek bile pek çok yerinde toprak kalmamış. Ben bundan 40 yıl önce beş şeker çuvalı meşe palamudu bulup geldim. Köylülerimizle dağımızın bir bölümüne bunları diktik. Palamutların pek çoğu yeşerdi. Ne yazık ki koruma imkânı olmadığı için hayvanlar pek azının yaşamasına fırsat verdi. Yine de bu orman sevdamdan vazgeçmedim. Ankara Yüksek Öğretmen Okulundan mezun olduktan sonra; Güzel yurdumun çeşitli yörelerinde çalışarak (Dinar Lisesi, Konya Gazi Lisesi, Çiğli Hava Lisesi askerken, Kars Çıldır Lisesi, Iğdır Lisesi, Kayseri Lisesi, İvriz Öğretmen Lisesi, Konya Sanat Okulu, Selçuk Üniversitesi) emekli olup memleketime döndüm. Allah fırsat verdi, 1998 yılında köyümde taşlık (Traktörle ziraat yapılamaz) araziler alıp kendi öz imkânlarımla orman dikmeye başladım. Biraz birikimimle kooperatiften temin ettiğim evimi satarak arazimin etrafını hasır telle çevirdim. 8 km mesafeden bir parmak kalınlığında bulduğum bir suyu borularla, orman diktiğim araziye getirdim. Burada havuzlarda topladım. Bu suyu ağaçlara can suyu olarak kullanıyorum. Şu ana kadar 100 çeşide yakın (sedir, çam, dişbudak, meşe, mavi servi, mahlep, ceviz, antepfıstığı vs.) on bin ağaç diktim Bu ağaçlar bugüne kadar güzel büyüdü. Boyları 50 cm ile 5 m arasında değişiyor. Fırsat buldukça dikime devam ediyorum. Tek sıkıntım suyun yetersizliği. (Ormanı sadece dikmek yetmez. Koruyacaksın, sulayacaksın. En az 100 yıl bekleyeceksin). Ormanı yağmalamak ve yakmak çok kolay. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuna inanıyorum: Biz belki dedelerimiz gibi toprak fethedemeyiz, ama topraklarımızı 20 kat verimli hale getirirsek sanki 20 kat toprak fethetmiş gibi oluruz. Ülkemizin her tarafını yağmur ormanları gibi ormanlandırırsak, hem ülkemiz hem de bütün insanlar fayda görür. Biz kıyametin kopuyor olduğunu gürsek bile ağaç diken bir kültürün sahibi iken nasıl oldu da bu güzel dağlarımız çırılçıplak kaldı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaptığım iş, çevreme hatta ülkeme örnek olacak diye düşünüyorum. Benim çalıştığım araziden çok daha elverişlisine sahip olan nice insanımız vardır, belki örnek alır. Bu iş bir tutkudan öte ülke sevgisi. Para bulunur belki bazı imkânlarda elde edilir, fakat bu orman aşkı bulunmaz. Tarihte okuyoruz, dedelerimiz bugün evlenmiş, ertesi gün ülkesi için harbe gitmiş, bir daha da dönmemiş. Bu topraklar için şehit olmuşlar. Bizim çalışmamız o fedakârlığın yanında ne ki? Bu rahmetlilerin torunları olan bizler, her şeye çalışmadan, öğrenmeden kavuşmak mı istiyoruz? Bizim tayinimizi memleketin mahrumiyet bölgesi dediğimiz (Onu da biz o hale getirmişiz) bir yerine çıkarsalar gitmemek için elimizden geleni yaparız. Bu ülkeye kim sahip çıkacak? Öğretmen okulunda okurken bir marşımız vardı: 'Şanlı yurdum seni yüceltmeye antlar olsun'... Ne oldu? Onlarca ziraat, orman ve veteriner fakültesi var. Toprağımız bol, güneşimiz bol, suyumuz pek çok ülkeye göre yeterli. Hazineler üzerinde aç oturuyoruz. Bu dünyanın en genç nesline sahip (17 milyon okuyan gencimiz var) olan insanımızı ganyana getirip güzel örnekler göstermeliyiz. Bunu da ancak siz yazarlar ve biz eğitimciler başarırız. Dedelerimiz 400 çadırlık bir topluluktan imparatorluk oluşturmuşlar. 0,2 mg lık bir çınar tohumunda binlerce yıl yaşayacak ulu çınar olma enerjisi var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben ormanı dikmeye başlayalı 8 yıl oldu. O günden beri pek çok köylüm çalışma imkânı buldu. Eğer benim yaptığımı yapan insanların sayısı çoğalırsa çok kişi köyünü terk etmez. Su damlaya damlaya mermeri deler. Benim çalışmamı herkese duyurma imkânım yok. Duyurma hususunda bana yardımcı olunuz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygılar sunarım”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köyüm Konya Ereğli'sine 50 km mesafede Karaca dağ üzerinde Beyören Köyü.&lt;br /&gt;Rahim Demirbaş&lt;br /&gt;Emekli matematik öğretmeni&lt;br /&gt;Ereğli-KONYA&lt;br /&gt;------------------------------------&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 13.06.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1266373994400715652?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1266373994400715652'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1266373994400715652'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/06/emekli-bir-ogretmenin-ornek-mucadelesi_11.html' title='Emekli Bir Öğretmenin Örnek Mücadelesi (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-srtRlekkz2U/TfOeLonf7ZI/AAAAAAAAAOg/qjRQ3GTSOAg/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3086351056668910936</id><published>2011-06-05T11:02:00.000-07:00</published><updated>2011-06-05T11:04:20.162-07:00</updated><title type='text'>Emekli Bir Öğretmenin Örnek Mücadelesi (1)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-pk06KYT_puM/TevEzNFSXhI/AAAAAAAAAOQ/GBm1XexrFkQ/s1600/orman-haftas%25C4%25B1-resimleri2.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="238" width="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-pk06KYT_puM/TevEzNFSXhI/AAAAAAAAAOQ/GBm1XexrFkQ/s320/orman-haftas%25C4%25B1-resimleri2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıl önce e-mail kutuma düşen mesajını süratle okuduğumda ilk hissettiğim, büyükşehirlerden memleketin sosyo-ekonomik sorunlarına bakıp, bu bakışın getirdiği yanılsamayla topluma bazı mesajlar vermeye çalışan bizlerin, aslında nasıl da “karanlığa ağıt yakan” çaresizleri oynuyor olduğumuzdu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya Ereğlisi’nden emekli matematik öğretmeni Rahim Demirbaş ise köyündeki (Beyören Köyü) ağaçlandırma faaliyetini bilfiil başlatarak, karanlığa ağıt yakmaktansa, bir mum yakmayı yeğlemişti. “Örnek mücadelesinden feyiz alacak insanların artması”, “orman aşkının başka gönüllere aşılanması” ve “yaşamakta olduğu sorunların aşılabilmesi” adına böylesi “kutsal bir eylemi” bu denli içten ve sosyo-ekonomik derinlik taşıyan bir mektupla bizle paylaşıyor olması, açıkçası çok etkileyiciydi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnternet üzerinden yapmış olduğum kısa bir araştırma sonucunda hocamızın internet ve yazılı basından birçok yazar ve site yöneticisiyle benzer kaygılarla temasa geçtiğini ve yaktığı mumu destekleyen birçok habere konu olduğunu gördüm. Ayrıca hocamızın Konya Ereğlisi’ndeki orman çalışmaları dolayısıyla TEMA Vakfı tarafından sertifika ile ödüllendirildiğini bu vesileyle öğrendim. Kendisine bu örnek çalışmasında başarılar diliyor ve izninizle bu kez köşemi değerli hocamız Rahim Demirbaş’a bırakarak, yaktığı ışığa az da olsa bir katkıda bulunmak istiyorum. &lt;br /&gt;İşte Sayın Demirbaş’ın örnek mücadelesini yansıtan mektubu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Değerli Prof. Dr. Alkan Bey, &lt;br /&gt;Karanlık aydınlığın yokluğundandır, belki pek çok şey bulunur da bendeki orman aşkı az bulunur. Ben çaresizlikler içerisindeyim diye hiç şikâyetçi olmadım. Karanlığa ağlamak yerine bir mum yakmayı yeğledim Şu anda en büyük arzularımdan birisi de  laftan ziyade orman dikme işini hızlandırmak. Bu işi bütün emeklilere öneririm. Bel, adale ağrılarının yok olup dinç delikanlılar olduklarını görecekler. Çıplak arazide tek bir ağaç düşününüz, onun verdiği oksijen, onda yuvalanan kuşlar, onda serinleyen kelebekler, arılar ve binlerce böcek; onun gölgesinde gölgelenen insanlar ve de canlılar. Bu tek ağacın  oluşturduğu değişik bir ortam. Tek bir ağaç bu. Bunun milyonlarcasını hayalinizde canlandırınız! Bugün atmosferimizin bu hale gelmesi atmosfere bırakılan milyarlarca ton karbondioksitin ormanlar tarafından emilemeyişi. Sizden istirhamım bu benim çalışmamı etrafınıza duyurunuz. Belki heveslenip de orman dikmek isteyen olabilir. Bir mıh bir atı kurtarır misali. Haber olarak piyasada dolaşan pek çok şeyden belki daha faydalı olur. Eğer yapılan iş insanımızı kötülüğe sevk ediyorsa yahut iyi niyetlerini istismar etmekse beni uyarınız, böyle boş şeylerle sizleri meşgul etmeyeyim. Benim geniş kitlelere ulaşma gücüm yok. Bu hususta sizlerin kamuoyunda bağlantınız fazla... Sizler bizim gören gözümüz işiten kulağımız, konuşan dilimizsiniz.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar hay huy arasında sizi rahatsız ediyorum. Fakat bu hayhuylar inşallah sakin bir şekilde savuşturulur, biz yine önemli problemlerimizi olgun bir şekilde çözeriz. &lt;br /&gt;Ülkemizi ne kadar sevdiğinizi, bu uğurda yaptığınız özverili çalışmalarınızı yakından takip edenlerden biriyim. Benim gayem orman aşkını insanımıza aşılamak. Allah insanlara Devlet, servet, evlat, sıhhat, makam emanet eder. Kullanmasını bilmezsen emaneti alır. Sayın hocam, benim derdim alan el değil veren el olmak. Benim bir dayım vardı, 105 yaşında rahmetli oldu “Oğlum elin adamı adama bir zeytin tanesi verir de zeytinyağı almak için arkana huni tutar “derdi. Bu yazımı umursamayabilirsiniz. Belki de okuma fırsatınız olmaya bilir. Benim yine de sizlere ve ilminize güvenim değişmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim Karapınar ile Ereğli arasından hiç geçtiniz mi bilmem? Bilmem tsunamiden daha beter olan ve günlerce esen çöl rüzgârlarına (Tozunamiye) hiç rastladınız mı? Değerli efendim ben böyle bir yerde kendi imkânlarımı kullanarak orman dikmeye çalışıyorum. Kimseden bir kör kuruş istemem. Tek sıkıntım vardı su. Bunun içinde çevrem sıkıntıya girdiğimi görünce devletime başvurmamı söyledi. Ben de birkaç yere yazdım. Netice belirsiz. Bu çalışmamın doğruluğunu yöreden araştırabilirsiniz. Sizden istirhamım: Bu çalışmamda bir değer görebiliyorsanız, bunu haber haline getirebilirseniz mutlu olurum. Belki örnek alan olur da orman dikmek işi artar diye düşünüyorum. Ben kimseden çelenk, palamut parası, kurban derisi filan talep etmiyorum. Önemli olan kuru söğütten dilli düdük çıkarmak. Emekli bir öğretmenim. Konya Ereğli'sinin Beyören Köyü'nde 1940'ta doğmuşum. Köyüm ülkemizin en fakir köylerinden birisi, doğru dürüst suyu ve yolu yok. Bir zamanlar 220 hane olan köyümüz şimdi 40 haneye kadar düştü. Çoğunda tek başına yaşayan insanlar oturmakta. Öldüklerinde kapıları kapanacak. Topraklarımız kıraç”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya devam edecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 06 Haziran 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3086351056668910936?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3086351056668910936'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3086351056668910936'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/06/emekli-bir-ogretmenin-ornek-mucadelesi.html' title='Emekli Bir Öğretmenin Örnek Mücadelesi (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-pk06KYT_puM/TevEzNFSXhI/AAAAAAAAAOQ/GBm1XexrFkQ/s72-c/orman-haftas%25C4%25B1-resimleri2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8285030052359159558</id><published>2011-05-29T00:47:00.000-07:00</published><updated>2011-05-29T00:49:57.050-07:00</updated><title type='text'>Borsa Yükseldi, Borsa Düştü: Çökse de Kurtulsak!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-pLCPfsba6LI/TeH58w4ky2I/AAAAAAAAAOA/tdfGR95EZfk/s1600/borsada_yabanci_payi_yukseldi-cf35e8a676da338092a03158f21e3735.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="280" src="http://3.bp.blogspot.com/-pLCPfsba6LI/TeH58w4ky2I/AAAAAAAAAOA/tdfGR95EZfk/s320/borsada_yabanci_payi_yukseldi-cf35e8a676da338092a03158f21e3735.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta köşemi, 2008 yılında Derin Yayınları’ndan çıkan, “Krizalit: Ekonomiye ve Hayata Dair Yazılar” başlıklı kitabımdan bir makaleme bırakıyorum. Olaylar değişse de, meselenin ana fikri değişmediği için güncelliğini koruyan bir yazı olduğunu düşünüyorum. &lt;br /&gt;İşte o yazım:&lt;br /&gt;……………&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ülkemizde özellikle 1990’ların sonlarından itibaren yaratılmaya çalışılan “AB” fantezisiyle birlikte, bu fantezinin her koşulda sürdürülmesinden nemalanan, küresel finans sermayenin işbirlikçisi “bir takım” medya güdümlü borsa unsurları arz-ı endam etti. Küresel finans sermaye, AB ve IMF’yle kol kola ülkemizi “yükselen bir finans pazarı” olmaya mahkûm ederken, bahsi geçen yerel işbirlikçiler de içeride bu kurumların politikalarına muhalif olabilecek her türlü oluşumu “anti-demokratik” ve “serbest piyasa ekonomisi” düşmanı ilan etmekten çekinmiyor. Neo-liberal politikaların çirkin yüzünü öne çıkaran, AB’ye onurlu girişin reçetelerini arayan ve IMF politikalarına karşı ulusal ekonomi politikalarını savunan “ulusalcı” kişi ve kurumların “demokrasi düşmanı” ilan edildiği ve neredeyse “gerici” kategorisine sokulmaya çalışıldığı “faşizan” bir dönemden geçiyoruz ne yazık ki. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hali hazırda uygulanan modelde “sosyo-ekonomik kriz” ve hatta “çöküş” ihtimali çok yüksek olmasına rağmen, AB yandaşları, IMF’ciler ve ‘Borsa’cılar “ilerici” ve “demokratik” olarak nitelenirken, AB’cileri eleştirenler, ulusal ekonomi modelini savunanlar, borsaya temkinli yaklaşanlar hele biraz da “planlamadan” bahsediyorlarsa “gerici”, “anti-demokratik” ve “serbest piyasa düşmanı” yaftasını yiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu faşizm dalgasını kabartan “bir takım” medyada, aynı zamanda “borsa altından sopa göstermenin” nadide örneklerine de rastlıyoruz sık sık. “Ulusal çıkar” adına öne çıkan çoğu haber ve olay borsada düşüşün ya da çöküşün bahanesi olarak kullanılırken, tam tersi ise borsada yükselişin ya da coşuşun sebebi olarak sunuluyor. Böylelikle hem halka hem de siyasi iktidara mesaj yollanıyor. Ama bu sebeplerin borsanın gerçek düşüş ya da yükseliş dinamiklerini yansıtıp yansıtmadığını ise hiç kimse sorgulamıyor. “Gerici ve anti-demokratik” yaftasını yememek için aydınlarımızın çoğu susmuş, olup biteni sükûnetle izliyor. Siyasi iktidar ise borsa rüzgârını arkasına alma derdiyle, “Bindik Bir Alamete, Gidiyoruz Kıyamete!” isimli filmin başrolünü oynuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte borsa endeksinin düşüş ya da yükseliş bahanesi olarak kullanılan bazı haber ve olaylar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Borsa Düştü, Borsa Çöktü, Eyvahlar Olsun: Peki, Gerekçeler Neler?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Anayasa Mahkemesi'nin “Fazilet Partisi” ile ilgili kapatma kararı mali piyasalarda tedirginlik yarattı. Borsa düştü.&lt;br /&gt;- Türkiye'de yabancı asker bulundurma ve yurtdışına asker gönderme konusunda hükümete yetki veren tezkere TBMM'de kabul edilmedi. Borsa düştü.&lt;br /&gt;- Yabancıya bağlı ekonomi çalkalandı. Maliye vergi incelemesi başlatınca bankalar bono satıp dolar alarak karşılık verdi. Döviz fırladı. Borsa çöktü.&lt;br /&gt;- Türk ordusunun Irak sınırındaki hareketliliği piyasalarda endişe yarattı. Borsa düştü&lt;br /&gt;- Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer sosyal güvenlik yasasını kısmen veto etti. Borsa düştü.&lt;br /&gt;- Papa geldi. Borsa düştü.&lt;br /&gt;- AB ile Kıbrıs tedirginliği yaşandı. Borsa düştü.&lt;br /&gt;- Dışişleri yetkilileri Rumlara limanların açılmayacağını söyledi. Borsa düştü&lt;br /&gt;- Yargıtay'ın DEHAP hakkındaki mahkûmiyet kararını onaylaması mali piyasaları karıştırdı. Borsa düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Borsa Yükseldi, Borsa Coştu, Oh Ne Güzel: Peki, Gerekçeler Neler?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- AKP'nin IMF programına sadık kalacağını açıklaması piyasaları rahatlattı. Borsa yükseldi&lt;br /&gt;- Mükellefler ile yerli ve yabancı yatırımcının korkulu rüyası haline gelen mali milat ve nerden buldun uygulamalarının kaldırılacağının açıklanması, vergide de AKP rüzgârına yol açtı. Borsa coştu.&lt;br /&gt;- BM'nin Annan Planı'na KKTC 'evet', Güney 'hayır' dedi. Borsa yükseldi.&lt;br /&gt;- Maliye Bakanlığı tarafından yurtdışından gelen sermayenin Türkiye’de elde edeceği rantlara stopaj uygulanmayacağı belirtildi. Borsa yükseldi.&lt;br /&gt;- Türk Telekom'un yüzde 55'ini Lübnanlı Hariri ailesinin sahibi olduğu Oger Telecoms satın aldı. Borsa Yükseldi.&lt;br /&gt;- 'Finansbank'ın %46’sı Yunanlılara satıldı. Borsa coştu.&lt;br /&gt;- Akbank'ın yüzde 20'sinin ABD'li finans devi Citigroup'a satışı için anlaşma imzalandı. Borsa coştu.&lt;br /&gt;- Lübnan'a asker gönderilmesine ilişkin tezkere Meclis'te kabul edildi. Borsa yükseldi.&lt;br /&gt;- Türkiye'nin iki limanını Güney Kıbrıs'a karşılıksız açması ve Ercan Havaalanı'na karşılık Türkiye'den bir havaalanının açılmasını önerdiği yolunda çıkan haber, piyasaları olumlu etkiledi. Borsa coştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Görüldüğü gibi son 5–6 yıllık süreçte İMKB endeksinin bir takım medya tarafından yansıtılan yükseliş-coşuş ve düşüş-çöküş gerekçelerinin listesi bu şekilde uzayıp gidiyor. Bu gerekçelere bakıldığında ise insanın “çökse de kurtulsak” diyesi geliyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 30 Mayıs 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8285030052359159558?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8285030052359159558'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8285030052359159558'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/05/borsa-yukseldi-borsa-dustu-cokse-de_29.html' title='Borsa Yükseldi, Borsa Düştü: Çökse de Kurtulsak!'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-pLCPfsba6LI/TeH58w4ky2I/AAAAAAAAAOA/tdfGR95EZfk/s72-c/borsada_yabanci_payi_yukseldi-cf35e8a676da338092a03158f21e3735.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8894212542018373203</id><published>2011-05-23T06:18:00.000-07:00</published><updated>2011-05-23T06:18:15.800-07:00</updated><title type='text'>Üniversite Öğrencilerinin Avrupa Birliği’ne Bakışı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-pCmBwyZykHw/Tc4dF7aytAI/AAAAAAAAANw/_Xw58L9GiHs/s1600/frontie_2_hd.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="319" width="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-pCmBwyZykHw/Tc4dF7aytAI/AAAAAAAAANw/_Xw58L9GiHs/s320/frontie_2_hd.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Avrupa Birliği’ne (AB) girişle ilgili umutların farklı platformlar üzerinden hemen her gün pompalandığı AKP iktidarları döneminde, çeşitli kesimlerin Birliğe bakışını anlamayı hedefleyen çalışmaların sayısında da çok ciddi bir artış yaşanıyor. Türkiye’de üniversite gençliğinin AB konusundaki görüşlerini analiz etmeyi hedefleyen çalışmalarda da benzer bir eğilim söz konusu. Örneğin, Atatürk Üniversitesi, İ.İ.B.F. İktisat Bölümü’nden bir grup öğretim üyesinin Türkiye genelinde yaklaşık 7500 öğrenciyi içeren ve üniversite gençliğinin AB’ye yönelik beklentilerini saptamayı hedefleyen 2007 yılına ait çalışması bunlardan yalnızca bir tanesi. Ancak konu öğrencilerin hazırlamış olduğu çalışmalara geldiğinde ise, bu alanda nitelikli ve ayırt edici çalışmalara rastlamak o kadar da mümkün olmayabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marmara Üniversitesi, Ekonometri Bölümünden bir grup öğrenci, Türkiye’de üniversite düzeyinde eğitim gören gençlerin AB hakkındaki düşüncelerini belirlemek ve Birliğe olan bakış açılarının okul, yaş ve cinsiyete göre ne derece farklılık gösterdiğini incelemek amacıyla bir dönem projesi hazırlamışlar. Proje liderliğini Cüneyt Tunç’un üstlendiği bu çalışmaya, Sadık Can, Erden Sülecik, Murat Akdağ, İbrahim Şahin ve Hakan Aydemir isimli öğrenciler desteklerini sunmuşlar. Çalışma sonucunda ilginç bulgulara ulaşılmış. Bu yazımda ilgili çalışmayı tanıtmak ve çalışmanın konuyla ilgili bazı bulgularını sizlerle paylaşmak istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmada ana kütle olarak, Marmara Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Kültür Üniversitesi, İstanbul Aydın üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Kocaeli Üniversitesi, Dumlupınar Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, Trakya Üniversitesi, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi olmak üzere 10 adet devlet ve vakıf üniversitesinden, örnek kütle hacmi olarak 1000 adet öğrenci belirlenmiş. Veri toplama tekniği olarak anket yönteminin tercih edildiği çalışmanın anket uygulamaları ise geçtiğimiz Mart ayı içinde yapılmış. Anket sonuçları belirli istatistiksel paket programlarla değerlendirilmiş ve yine çeşitli istatistiksel testlerle güvenilirlik analizleri yapılmış. Araştırma sonucunda elde edilen bulguları ise şu şekilde özetlemek mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Çalışmanın en önemli bulgularından biri, Türkiye’nin AB üyeliğini destekleme noktasında geçtiğimiz 5-6 yıllık süreç içinde üniversite öğrencilerinin önemli bir inanç kaybına uğramış olması. Çalışmada Türkiye’nin AB üyeliğini desteklemeyen öğrencilerin oranı %45’ler düzeyinde çıkmış. Bu durum üniversite gençliğinin AB’ye olan inancının eski çalışmalara göre giderek azaldığına işaret etmekte. Araştırmacılar bunu büyük ölçüde AB üst kurumlarının Türkiye’ye karşı adil ve samimi olmayan tavırlarına ve Türkiye’ye karşı yapılan çifte standartlı uygulamalara bağlamışlar. Gerçekten de ilgili konular açısından öğrencilerin yanıtları, istatiksel olarak büyük ölçüde bu samimiyetsizlik ve çifte standarda vurgu yapmakta. Kanımca bu noktada, AKP iktidarının samimiyetsizliğini ve popülizm adına kamuoyunu yanlış yönlendiren politikalarını da hatırlatmak gerekiyor. Kaldı ki “AB konusunda AKP politikalarını beğenmeyen” öğrencilerin oranının %47’yi bulması bu konuda önemli bir işaret olsa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Üniversite öğrencilerinin Avrupa Birliği’ni hangi değerlerle özdeşleştirdiği ise çalışmanın bir diğer önemli bulgusu. AB denilince üniversite öğrencilerinin aklına gelen ilk kavramlar; “ekonomik kalkınma, seyahat özgürlüğü ve daha iyi yaşam kalitesi” olarak karşımıza çıkıyor. “Kültür erozyonu, ulusal egemenliğin aşınması, demokrasi ve özgürlük” gibi değerler ise AB algısı içinde sonlarda yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Çalışmaya göre öğrencilerin yaklaşık %67’si, Türkiye’nin AB’ye tam üye olamayacağına inanıyor. AB üyeliği dışında “Türk Birliği” ve “İslam Birliği” gibi seçeneklere inanan üniversite öğrencilerinin azımsanamayacak bir oranda olması (yaklaşık %61), AB dışı alternatiflere üniversite öğrencisinin bakış açısını yansıtması açısından önemli bir bulgu.&lt;br /&gt;-Üniversite öğrencilerine göre, AB üyeliği sürecinde engel çıkaran ilk üç ülke sırasıyla; Fransa, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi. Kıbrıs Sorunu ve limanlar konusundaki çözümsüzlükler de büyük ölçüde bu ülkelerin tutumlarına atfediliyor. Özellikle de AB’nin Kıbrıs ve Ermeni sorunlarıyla ilgili olarak tutumu, üniversite öğrencisinin AB’ye olan desteğin azalmasındaki en önemli unsurlar olarak kabul ediliyor. Araştırmacılar bu noktada kanımca çelişkili bir saptamada bulunuyorlar. AB algısını büyük ölçüde “ekonomik kalkınma, seyahat özgürlüğü ve daha iyi yaşam kalitesi” gibi değerler üzerinden kuran bir üniversite gençliğinin, Ermeni ve Kıbrıs sorunu gibi büyük ölçüde “ulusal egemenlikle” ilgili bir sorunu önceleyerek desteğini azalttığı vurgusunu yapmak, çalışmanın diğer bulgularıyla örtüşen bir yorum değil. Çalışmanın diğer bulgularıyla uyumlu olabilmesi için, öğrencilerin AB’ye olan desteğinin azalması ve yaşanan güven bunalımının arkasında çok daha “sosyoekonomik” nitelikli gerekçeler aranması gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen bayan öğrencilerin oranının, erkeklerden yüksek olması ilgi çekici diğer bir bulgu iken, vakıf üniversitelerinde AB üyeliğini destekleyen öğrencilerin oranının, destek veren genel öğrenci ortalamasının “çok üzerinde çıkması” ise sürpriz olmasa gerek. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çağdaşlık projesi olarak sunulan AB’ye üyelik konusu, son dönemlerde iç politikaya sıkça malzeme yapılması ve dış politikadaki eksen kayması tartışmaları bağlamında daha uzun yıllar Türkiye’de tartışılacak bir konu. Konuyu tüm boyutlarıyla anlamlandırabilmek için, çeşitli kesimlerin AB’yle ilgili bakış açılarını ve algılarını yansıtan bu tür çalışmalara eskisinden çok daha fazla ihtiyaç var. Özellikle gençler, yalnızca AB’yle ilgili değil diğer birçok yaşamsal sosyoekonomik konuda yüzeysel söylemlerle yetinmeyip, olguların dinamiklerini nedensellik ilişkileri içinde ve bilimsel bir tavırla araştırıp, değerlendirdikçe Türkiye’nin önü her zaman açık ve endişeye mahal yok. Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün gençlerimizle ilgili şu sözü ise teminatımız:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 23 Mayıs 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8894212542018373203?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8894212542018373203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8894212542018373203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/05/universite-ogrencilerinin-avrupa.html' title='Üniversite Öğrencilerinin Avrupa Birliği’ne Bakışı'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-pCmBwyZykHw/Tc4dF7aytAI/AAAAAAAAANw/_Xw58L9GiHs/s72-c/frontie_2_hd.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5294675244601411777</id><published>2011-05-05T23:30:00.000-07:00</published><updated>2011-05-08T01:01:44.335-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Üniversitelerde “Adrese Teslim” Kadro Dönemi</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-_Jtf4UOBHSs/TcZN3n0mEiI/AAAAAAAAANo/A3QYk0BLBMI/s1600/1922983274_97f50ab3d8.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="225" width="300" src="http://1.bp.blogspot.com/-_Jtf4UOBHSs/TcZN3n0mEiI/AAAAAAAAANo/A3QYk0BLBMI/s320/1922983274_97f50ab3d8.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde internette, bazı köklü devlet üniversitelerinin profesör, doçent ve yardımcı doçent kadrolarına yönelik akademik personel alım ilanlarına rastladım. Aslında üniversitelerdeki boş kadroların ilanı, mevcut yönetmelik gereği Türkiye’nin en yüksek tirajlı beş gazetesinden birinde yapılmakta. Ama dönem “açıklık” dönemi ya; üniversiteler de ne kadar şeffaf olduklarını, “duyduk duymadık kalmasın” misali artık bu şekilde sergilemekte. Bu ilanlarda adaylarda aranan koşulları okuduğumda ise gözlerime inanamadım. Bazı kadroların koşullarında, neredeyse atanacak kişinin bir tek isimi yazılmamış ilan metinlerine. İlanı veren üniversitelerin isimleri çok da önemli değil. YÖK’ün ve devlet üniversitelerinin olabildiğince siyasallaştığı günümüz koşullarında, artık bu tür ilanlar birçok devlet üniversitesi için geçerli. Bu süreç yalnızca devlet üniversiteleri değil, devletin diğer kurumları ve yerel idarelerinin kadrolarının kullanılmasında da benzer şekilde yaşanmakta. Babasının başkan olduğu belediyeye itfaiye eri alımı için, oğlunun bitirdiği bölümün kadro ön koşulu olarak konulması, artık hiç kimseyi şaşırtmamakta. İtfaiye eri kadrosu için, “iktisat veya felsefe lisansı yapmış olma” zorunluluğu arasındaki ilişkiyi sorgulamak ise kimsenin haddine dahi düşmemekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelelim üniversitelerde akademik kadro ilanı ve seçimi konusuna. Akademik personel seçimi aslında günümüze ait bir sorun değil. Türkiye’de üniversitelerin öğretim elemanı alım biçimleri, öteden beri tartışmaya açık bir konu. Bu konuda hangi kriterlerin uygulanacağına ilişkin tartışmalara burada girmek istemiyorum. Ama en basitinden; “eğitimin niteliği, yabancı dil bilgisi, analitik düşünme, yayın performansı, kendine güven, sosyal hayata uyum ve kendini ifade edebilme” gibi ölçütler açısından yapılacak bir değerlendirme süreci, bu konuda objektif bir yol haritası oluşturmada başlangıç olabilir. Özellikle araştırma görevlilerinin seçiminde, merkezi koşulları geçen bir adayın jüri tarafından değerlendirilmesinde bahsi geçen ölçütler kullanılabilir. Aslında bu, başlı başına bir araştırmayı gerektiren ayrı bir tartışma konusu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, özellikle yardımcı doçent ve doçent kadrolarına öğretim üyesi talebinde bulunulurken sorunun bir başka boyutu daha ortaya çıkmakta. Doçentlik, Üniversitelerarası Kurul tarafından yürütülen iki aşamalı bir eleme sonucunda kazanılan bir unvan. Herhangi bir üniversitenin doçent kadrosuna başvurabilmek için bu sınavları geçip, ilgili unvanı almış olma şartı söz konusu. Her iki kadroya da yükseltilme ve atanma koşulları 2547 sayılı kanuna dayalı, “Öğretim üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliği’nde açıkça tanımlanmış. İlan edilen bu kadrolara ilgili yönetmeliğe uygun olan herkes başvurabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu’nun ücra köşelerinde bir gecede açılan bazı yeni devlet üniversitelerindeki boş kadroları kimse talep etmezken, büyük şehirlerdeki köklü üniversitelerde ilgili kadrolara, büyük ölçüde yine aynı bölüm ve anabilim dalında yer alan bir alt kadrodaki öğretim elemanlarının atanması söz konusu. Örneğin, bir bölümde ihtiyaç bulunan yardımcı doçentlik kadrosuna, o bölümde doktorasını vermiş olan kadrolu araştırma görevlisinin atanması tercih edilmekte. Bu tür bir tercih, kurum içi uyum ve sürekliliğin sağlanması açısından olumlu sonuçlar doğurabilmekle birlikte, kurumsal atalete ve ahbap-çavuş ilişkilerine kapı açabilmesi gibi nedenlerle de tartışmaya açık. Bu yazıda ilgili tartışmaya girmek istemiyorum. Ancak anlaşılacağı üzere, bu kadroların illa içeriden kullanılması zorunluluğu olmadığı gibi, atanma ve yükseltilme yönetmeliğinin ilgili maddelerine uygun düşüyorsa, koşullara uyan herkes bu kadrolara başvurabilmekte. Zaten boş kadroların kamuoyuna ilan edilmesinin altında da bu mantık var. Aksi halde, niçin kadro talebi için kamuoyuna haber ve ilan verilir ki? İşte en kritik soru da bu. Dolayısıyla kadro koşullarının, aşağıdaki örneklerde olduğu gibi “aşırı derecede belirleyici ve neredeyse bir kişiyi tanımlarcasına” verilmesi, kadronun ilan edilmesi gereğine ters bir tavır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi çeşitli devlet üniversitelerinin Resmi Gazete’de de yer alan adrese teslim bazı kadrolarının hangi koşulları içerdiğine bir göz atalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Din Sosyolojisi Anabilim dalı için yardımcı doçentlik kadrosu koşulu: “Tunceli Aleviliği konusunda Doktora yapmış olmak”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Ticaret hukuk Anabilim dalı için yardımcı doçentlik kadrosu koşulu: “Anonim Ortaklıklarda Tahvil konusunda özel Hukuk Anabilim Dalında Doktora yapmış olmak. İşletme Bölümünde Ticaret Hukuku dersi vermiş olmak. Limitet Şirkette Sermaye payı ve payın devri ile ilgili Yüksek Lisans tezi yapmış olmak. Kooperatiflerde Ortakların Sorumluluğu başlıklı makale hazırlamış olmak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Yönetim ve Çalışma Psikolojisi Anabilim dalı için yardımcı doçentlik kadrosu koşulu: “Çalışma Ekonomisi Bilim Dalı'nda Türk GSM sektöründeki insan kaynakları uygulamaları konusunda Doktora çalışması yapmış olmak. Ekonomik Krizin Bireysel ve Örgütsel Düzeydeki Etkileri, Beden Dili, Çalışma Hayatında Psikolojik Taciz, İş Etiği, Örgütsel Stres Örgüt İklimi konularında ulusal ve Uluslararası düzeyde araştırma çalışmaları yapmış olmak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-İşletme Bölümü için yardımcı doçentlik kadrosu koşulu: “Sanayi kümeleri, teknolojik yenilik konusunda doktora yapmış olmak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adrese teslim kadro ilanlarına, şimdi de sağlık ve fizik bilimlerinden örneklerle devam edelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sağlık Kurumları Yöneticiliği Anabilim Dalı için iki adet yardımcı doçent kadrosuna konulan koşullar: “Birinde, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri ilişkileri alanında lisans, yüksek lisans ve doktora belgelerine sahip ve Sağlık Yönetimi alanında en az 5 yıl öğretim elemanı olarak çalışıyor olmak. Diğerinde Sağlık Yönetimi alanında lisans, İşletme alanında (MBA) yüksek lisans, Sağlık Kurumları Yönetimi alanında doktora belgelerine sahip ve Sağlık Yönetimi alanında en az 5 yıl öğretim elemanı olarak çalışıyor olmak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Teknik Meslek Yüksek Okulu’nun Makine Bölümü için iki adet yardımcı doçentlik kadrosuna konulan koşullar: Birincisi için, “Teknik Eğitim Fakültelerinin Talaşlı Üretim Öğretmenliği Bölümlerinden mezun olmak. Bilgisayar Destekli Tasarım ve Üretim konusunda çalışmış olmak. Elyaf Sarım Teknolojisi ve Kompozit Malzemeler konusunda uygulamalı doktora tezi yapmış olmak. Alanında en az 5 yıl Araştırma Görevliliği yapmış olmak”. Diğer yardımcı doçentlik kadrosu için konulan koşul: “Makina Mühendisliği İmal Usulleri Anabilim Dalı mezunu olmak. Çelik Kaynağı ve Işıl İşlemler konularında çalışmış olmak. Modern Kalite Yönetim Sistemlerinin Performans Değerlendirmesi konusunda uygulamalı doktora tezi yapmış olmak. En az 15 yıl Araştırma Görevlisi olarak çalışmış olmak”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok üniversiteden benzer örnekleri çoğaltmak mümkün. Sonuç değişmemekte. Adayların neredeyse doktora tezi adını ve yapmış olduğu bilimsel yayınları tanımlayan, bu tür şahsa özel ve adrese teslim kadro ilanlarının, “hukuki olarak sorunlu olup olmadığı” konusunu değerlendirmeyi hukukçulara bırakıyorum. Ancak bazı konuları da merak etmeden duramıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin; böylesi kadro koşullarını belirleyen üniversitenin ilgili yöneticileri, son ilanda olduğu gibi, aynı bölümdeki yardımcı doçentlik kadrosu için, birinde “en az 5 yıl” diğerinde ise “en az 15 yıl” araştırma görevlisi olarak çalışma koşulu getirilmesinin yarattığı “çelişkiyi” nasıl açıklamaktalar? Ayrıca, aynı bölümden ya da dışarıdan, ilgili kadrolara başvurmak isteyen diğer insanların bu tür adrese yönlendirilmiş kadrolar nedeniyle yaşadıkları hayal kırklıklarının, üniversitelerdeki bilimsel düşünce ve akademik gelişmeyi nasıl etkileyeceğine ilişkin bu yöneticilerin bir fikirleri var mı? Böylesi isme özel kadro koşullarını üreten ilgili üniversite yöneticileri, “çok özel tanımlı kadro talebi”nde bulunmanın bir sürü “şaibeye” de kapı açacağının farkındalar mı? Mesela aynı bölümde iki ya da daha fazla yardımcı doçent adayı varsa, “bir kişiye özel kadro” talebi hangi önceliklere ve ölçütlere göre belirlenmekte? Birçok üniversitede bahsi geçen kadroların kimlere verileceğine ilişkin kararların artık bizzat rektörler tarafından alındığına dair duyumlar söz konusu. Rektörler bu kararları hangi önceliklere ve ölçütlere göre almaktalar? Konuyla ilgili bu ve benzeri çok ciddi sorular yanıt beklerken,bazı devlet üniversitesi yöneticileri,ÖSYM örneğinde olduğu gibi, “siyaseten bir akıl tutulması içine girmişler” de bizim mi haberimiz yok? Ne yazık ki ilanların dili böyle söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkan Soyak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 9 Mayıs 2011&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-IjyZLj16-X4/TcOVF2MvzkI/AAAAAAAAANY/HPRy42XyfMY/s1600/akademik.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="204" width="272" src="http://4.bp.blogspot.com/-IjyZLj16-X4/TcOVF2MvzkI/AAAAAAAAANY/HPRy42XyfMY/s320/akademik.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5294675244601411777?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5294675244601411777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5294675244601411777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/05/universitelerde-adrese-teslim-kadro_05.html' title='Üniversitelerde “Adrese Teslim” Kadro Dönemi'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-_Jtf4UOBHSs/TcZN3n0mEiI/AAAAAAAAANo/A3QYk0BLBMI/s72-c/1922983274_97f50ab3d8.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5632118452966119739</id><published>2011-04-29T01:46:00.000-07:00</published><updated>2011-04-29T01:47:30.313-07:00</updated><title type='text'>Sinema Aşkı ve Aşkın Gizemli Halleri</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-8fHkn-Tcmjg/Tbp6zQi4DOI/AAAAAAAAANE/ozYLLVNwaVI/s1600/black-and-white-photography-love-hearts_3.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="320" width="246" src="http://2.bp.blogspot.com/-8fHkn-Tcmjg/Tbp6zQi4DOI/AAAAAAAAANE/ozYLLVNwaVI/s320/black-and-white-photography-love-hearts_3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;"&lt;b&gt;Öpüşmekten polis zoruyla men edilen parktaki o iki aşığa"&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’da yaşıyorsanız, ilkbahar alametleriyle birlikte film festivallerinin o büyülü atmosferine teslim olma zamanlarının da geldiğini bilirsiniz. İki yüzden fazla filmin binlerce seyirciyle buluştuğu; özel ve tematik bölümlerin yanında, dünya ve Türk klasikleri, canlandırma sineması ve belgeselleri seyretme fırsatını yakaladığımız, “İstanbul Film Festivali”ne kavuşma heyecanı çoktan sarmıştı benliğimi. Beyoğlu’ndaki üç sinemayı merkez alarak yapmış olduğum film seçimlerinden sonra, kendimi yaklaşık iki saat bekleyeceğim bilet kuyruğunda bulmuştum. Beyoğlu Sineması’nın güler yüzlü yöneticileri iyi ki akıl etmişler de kuyruk boyunca sandalyeleri sıralamışlar. Böylece sandalye üzerinde geçen süre içinde geçmişe yolculuk yapmamıza da imkân tanımışlar. Düşündüm de tam yirmi sekiz yıl olmuş bu festivaldeki ilk filme gideli. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanılmıyorsam 1983 yılıydı. 1980 darbesinin soğuk rüzgârları, gençlik üzerinde en sert şekilde esmekteydi. O zamanlar Bursa’da, üniversitede okumaktaydım. Fakat sevememiştim nedense o şehri ve o üniversiteyi. Yüzlerce öğrencinin içine tıkıldığı basket salonundan bozma üniversite amfisinde, onlarca insanın uyumaya çalıştığı kalabalık ve sevimsiz yurt odasında hep yalnız hissetmiştim kendimi. Çoğu zaman sabahlamıştım uykusuz gecelerin ardından. İnsan böyle zamanlarda yalnızlığınla baş edebilmek için zihninde bir takım imgeler yaratır ya. O günlerde, eski mahallemizden beğendiğim bir kızın hayalini yerleştirmiştim yalnızlığımın derin boşluğuna. Ders çalışırken düşlere daldırıp, ismini masaya kazıtan, İstanbul’daki bir üniversiteye geçme hayalinin taşıyıcısı yegâne duyguydu bu. Cuma günleri başlayan İstanbul’a dönüş heyecanı, sanki “hayat veren ılık bir nefes” gibi gelirdi boğulmakta olan benliğime. Hislerimin karşılıksız olduğunu bile bile, okuduğu üniversitenin bahçesinde bulmuştum bir gün kendimi. Yarım yamalak gevelediğim cümlelerle savrulurken karşısında, çoktan bambaşka konulara getirmişti sözü ustaca ve Festival ile tanışmama vesile olan o filme gitmeyi önermişti bana. Hiç unutamam, bir İran filmiydi gittiğimiz. Ne gariptir ki “yalnız bir Acem” çocuğunun hikâyesiydi yine beyazperdede anlatılan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anılarla geçmişte gezinirken, yanı başımdaki gencin çalan telefonuyla irkilip, sıranın bana geldiğini geç de olsa fark ettim. Seçtiğim tüm filmlerin biletleri hala mevcuttu; yani “fazlasıyla değmişti” beklediğime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyazperde, “yaşamın simyacısıdır” benim için. Ve orada olanlar aslında derin bir yanılsama gibidir; yerine çoğu zaman kendini koyduğun, cesaret edemediklerine öykündüğün, yaşayamadıklarını yaşayabildiğin, yüzleşemediklerinle yüzleştiğin, nefret edemediklerinle nefretin doruğuna ulaştığın, sevemediklerinle sevginin sonsuzluğunda kucaklaştığın, nefessiz kaldığında hayat öpücüğü sunan. Ama belki de yaşam bir yanılsamadır. Aksini kanıtlamak mümkün müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yolculuksa her film, bu yolculuğa tek başıma çıkmayı tercih ettim çoğu zaman. Bu nedenle, o gün kuyrukta beklerken gözlemlediğim bazı seyirci portrelerini hiçbir zaman anlayamadım. Elinde cep telefonu, onlarca arkadaşıyla iletişime geçip, birlikte film seyretme talebini ileten ve aldığı karşılık icabı plan dâhilinde filme giden insanları hiç bir yere yerleştiremedim. Beyazperde her şeyiyle bir ritüelse eğer, film seyretmek “topluluk içinde dahi yalnızlığı gerektiren bir ibadettir” benim için. Laf aramızda, dini ibadetlerin toplu yapılanlarına da soğuk bakmışımdır oldum olası. İyi hissetmemişimdir onlarca kişinin arasında kendimi. Tanrıyla buluşma, yalnızlığın ta kendisini gerektirir aslında. En yalın ve saf olan; kalabalıklardan uzak, “tekleşebildiğiniz” o an. Bu nedenle festival seyircisi ve filmlerini özellikle çok sevmişimdir. Yüzlerce kişinin arasında dahi, yalnızlığınızı filmle bütünleşerek yaşayabileceğiniz ortamlar sunar size bu salonlar. O insanlarla birlikte ortak bir eylemi yaparken, hür olmanın ve tekleşmenin uyuşturan keyfini hissetmek; “bir ağaç gibi hür ve orman gibi kardeşçesine” var olmak, eşsizdir ve hiçbir şeye değişilmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk, film, ibadet ve ritüel derken dağıldık, farkındayım. Sözün özü, çoğunu araştırarak, tercih ettiğim on adet filme bilet aldım bu yıl ki festivalde. Birkaç tanesi hariç filmlerin hemen hepsini çok beğendiğimi söylemeliyim. Ama aralarında özellikle ilgimi çeken iki film vardı ki, sizlerle paylaşmadan geçemeyeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan ilki olan, Manoel De Oliveira’nın yönettiği Portekiz-İspanya-Fransa-Brezilya ortak yapımı, 2010 yılına ait “Angelica’nın Tuhaf Vakası” isimli film; aşkın tüm “gerçeküstü ve karanlık” hallerini gözler önüne sermesi açısından oldukça ilgi çekiciydi. Yahudi genci fotoğrafçı Isaac’ın, yeni ölmüş genç bir gelinin son fotoğrafını çekmesi için soylu Katolik bir ailenin evine çağrılmasıyla başlayan “sarsıcı sahne”, Angelica’nın güzelliği karşısında yaşadığı “ilk görüşte aşkın” bu genç adamı nasıl dönüştüreceğinin işaretlerini veriyordu bizlere. Angelica’nın fotoğrafını çekerken aşkın o gizemli büyüsü ruhunu sarmalamakta, fotoğraf karesinde adeta “gülerek bakan” genç kadın, yalnızca onun için hayata dönmekteydi sanki. İşte bu gizem dolu gülüş, o andan itibaren Isaac’ın gece gündüz peşini bırakmayacaktı. Ta ki Angelica’sına kavuşana kadar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Abdellatif Abdelhamid’in yönettiği Suriye yapımı, 2010 yılına ait “Eylül Yağmuru” isimli filmde ise aşk olgusu, bu sefer “Şark’ın o naif, incelikli, uzaktan ve birbirini incitmeden yaşanmaya özen gösterilen Doğu mistisizmi” içinde işleniyordu. Orta sınıftan müzisyen ailenin baba ve altı yetişkin oğlundan oluşan üyelerinin iflah olmaz aşk alametleriyle dolu yaşamları ve aşkın insanı ateşle sınayan, ölümle sevdiğine kavuşturan acımasız halleri. Oğullardan biri, her gün ayak tabanları kanarcasına Şam sokaklarını aşıp, ruhunun sahibi o esmere bir gül taşımakta ve onun yalnızca bakışlarını içine çekmekte. Diğeri ise âşık olduğu kızın her sabah arabasını yıkamakta, teşekkür için yalnızca parmaklarının ucuna dokunulmasından, aşkın en yüksek hazlarını almakta. Aşık olan diğer dört kardeş ve hatta baba. Ama dedik ya, aşkın acımasız halleri aşkın özüdür; bazen “ateşte yanmak, solup-sararıp taş kesilmek, sevgiliye kavuşmak için mezarını kazdırtmaktır” aşk. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yazık ki aşk ateşinin o yakıp kavuran alevlerini, “Eylül Yağmuru’nun” serin dokunuşları dahi söndüremez çoğu zaman.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkan Soyak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizalit, 21.4.2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 2 Mayıs 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5632118452966119739?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5632118452966119739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5632118452966119739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/04/sinema-ask-ve-askn-gizemli-halleri.html' title='Sinema Aşkı ve Aşkın Gizemli Halleri'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-8fHkn-Tcmjg/Tbp6zQi4DOI/AAAAAAAAANE/ozYLLVNwaVI/s72-c/black-and-white-photography-love-hearts_3.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1026619590570808470</id><published>2011-04-21T09:22:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.847-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>AKP’nin 2023 Hedefleri Üzerine Yorumlar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-PBGccSOW2Ck/TbBZsOnjXwI/AAAAAAAAAMU/0X5h1y8hgm0/s1600/pink.sheep.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="195" width="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-PBGccSOW2Ck/TbBZsOnjXwI/AAAAAAAAAMU/0X5h1y8hgm0/s200/pink.sheep.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;“AKP Seçim Beyannamesi ve 2023 Hedefleri” geçtiğimiz hafta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından basınla paylaşıldı. Beyannamedeki 2023 yılına uzanan amaç ve hedefler 23 maddede özetlenmiş. Bu hedefleri ilgili tabloda bulabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;AKP’nin Seçim Beyannamesindeki 2023 Yılı Hedefleri &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;1- Türkiye’nin milli geliri 2 trilyon dolar seviyesinde olacak &lt;br /&gt;2- Türkiye nüfusu 82 milyona ulaşan bir ülke olacak&lt;br /&gt;3- Kişi başına düşen milli gelir 25 bin dolar olarak hedeflenecek&lt;br /&gt;4- İhracat 5 yüz milyar dolara çıkacak&lt;br /&gt;5-Dış ticaret hacmi 1 trilyon dolara ulaşacak&lt;br /&gt;6- İstihdam oranı yaklaşık 10 puan artırılacak&lt;br /&gt;7- Çalışan nüfus 30 milyon olarak hedeflenecek&lt;br /&gt;8- Türkiye genelinde işsizlik oranının yüzde 5’e kadar indirilmesi hedeflenecek&lt;br /&gt;9-İlköğretimde yüzde yüz okullaşma oranı yakalanacak. Ortaokulda okullaşma oranına yüz de yüz ulaşılacak&lt;br /&gt;10- 2023 yılında Türkiye’de üniversitesiz il kalmayacak&lt;br /&gt;11- Sosyal devlet ilkesi çerçevesinde “e-Devlet” projesi geliştirilecek&lt;br /&gt;12-2023’te sağlık sigortası sisteminin dışında kalan vatandaş kalmayacak&lt;br /&gt;13- Yüz bin vatandaşa düşen hekim sayısı 2023’te 210 seviyesine çıkarılmış olacak&lt;br /&gt;14-11 bin kilometre olan Türkiye’nin demiryolu alanı iki katına çıkarılacak&lt;br /&gt;15- Asrın projesi Marmara geçişi, İstanbul-İzmir otoyolu Körfez geçişi tamamlanmış olacak.&lt;br /&gt;16-15 bin kilometre daha bölünmüş yol inşa edilecek.&lt;br /&gt;17- Dünyanın en büyük 10 limanından biri Türkiye’de olacak&lt;br /&gt;18- Çok büyük projelerin altına imza atılacak. Savunma uydusu, havacılık organize sanayi bölgeleri kurulacak. Türkiye üç kıtanın lojistik merkezi haline gelecek.&lt;br /&gt;19- Sulama alanlarının tamamına yakını 2023 yılına kadar tamamlanacak&lt;br /&gt;20- Türkiye’nin tamamı 2023 yılında geniş bant internet erişimi imkânına sahip olacak.&lt;br /&gt;21- 2023 yılına kadar en az 3 nükleer enerji santrali tamamlanmış olacak.&lt;br /&gt;22- Turist sayısı 2023 yılında yıllık 50 milyona çıkacak. Gelir de 50 milyar dolara çıkacak. GAP, DAP hedefleri genişleyecek.&lt;br /&gt;23- Özgürlükçü bir Anayasa getirilecek, özgürlük, insan hakları ve demokrasi alanlarında reform ve yasalara hız verilecek&lt;br /&gt;-----------------------------------&lt;br /&gt;Kaynak:  http://www.skyturk.net/iste-ak-partinin-2023-hedefleri/, Erişim Tarihi: 17.04.2011&lt;br /&gt;-------------------------------------&lt;br /&gt;Seçime sayılı günler kala ortaya konan AKP Seçim Beyannamesi ve 2023 hedeflerini ele alacağımız bu haftaki yazıda, şimdiye kadar denemediğim bir tarzı deneyeceğim. Köşemi, “Facebook Okuyucu Grubumda” yer alan konuyla ilgili yorumlara bırakıyorum. İşte okuyucularımın yorumları:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Semra Diktaş Baptis&lt;/b&gt;: “Cehaletimi bağışlayın. Benim bu hedeflerden anlayabildiğim şunlar: Demokrasi bizim istediğimiz ve uygun gördüğümüz zamanlarda uygulanan ve rengi yeşil olan sermayenin kazanacağı bir oyun. Suyunuzu alıp, doğanıza beton atacağız. Gençlerinizin yarın da umutlarını çalmaya devam edeceğiz. Liderimizin en az 20 yıl kesintisiz iktidarda kalma planı olacak ve bunun adı da demokratik lider olacak”.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sinem Aksulu Tuncer:&lt;/b&gt; “Ne bugünkü ne de 2023 de ki hedeflerinde bir değişiklik yok. Hep düne bağlıydılar ve olacaklar. Bunun ne olduğunu hepimiz biliyoruz. ''Ulus'' olmak onlar için zül. Ümmet anlayışı benimsemiş ve benimsetmek için eğitilmişler. Ve bunu yaparken de demokrasinin araçlarını kullanıyorlar. Ancak bu anlayışa söz söylemek içimden gelmiyor artık. Ama ya bunu anlamayan ''aydın''larımıza ''entel''lerimize ne demeli?!”  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‎&lt;b&gt;Medine Akbaba:&lt;/b&gt; “Kendi taraftarlarına kişi başına o kadar milli gelirin düştüğü kesin. İthalattan fırsat bulursa, ihracat arttırılacak. Gerçekten üretim yapabilirsek onları pek tabi satabileceğiz ve işsizlik bir nebze durabilecek. Sigorta edilecek sağlık mı bıraktılar? Amerika'nın daha büyük limanlara, üslere ve daha ucuz uçaklara, tanklara ihtiyacı var; daha çok Müslüman öldürmek için pek tabi. Özgürlükçü Anayasa mı? Muhalifleri ve ezilenleri hapse tıktıktan sonra, kimseden farklı bir ses çıkmayacağı için zaten her yer günlük güneşlik olur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Serpil Özkaynak&lt;/b&gt;: “Seçimi ‘tek parti iktidarı’ olacak şekilde kazanmaları halinde, yeni anayasayla Türkiye Cumhuriyeti'nin temel taşlarını oynatma çabasına girişeceklerdir. Kendilerinin yarattığı yeni sermayenin yanı sıra TÜSİAD, İhracatçılar Birliği gibi eski ekonomik kuruluşları da kendi istekleriyle aynı çizgiye getirmişlerdir. Zira esasen yapılan AB'nin isteklerine cevap vermektir.  Anayasa dışındaki hedeflerin çoğunda, iktidara rant sağlayacak, ihalelerden komisyon getirecek imara yönelik hedefler var. Anadolu'da dağ-taş otoyol oldu, bulvar oldu. Okulda öğretmen yok, uzman doktor yok, otoyol var. Hala 15 bin km daha yapacağız diyorlar. İşsizliği de 5 milyona indireceklermiş. Üniversite mezunlarına yol kenarlarına çiçek ektirdikleri gibi, kim bilir ne ucuz ve geçici işler planlıyorlardır”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Burcu Yavuz Tiftikçigil&lt;/b&gt;: “Benim merakımı, 2023 hedeflerinin ne kadar uçuk, ne kadar gerçekleştirebilir olmasından ziyade,  bunlar gibi vaat edilen birçok şeyin gerçekleştirilmemesine karşın, hala hükümetin çok ciddi bir destek alabilmesi, oy oranının düşmemesi, karşısında muhalefet yapılamaması gibi konular uyandırıyor. Koşulsuz, şartsız, eleştirisiz, fanatiklik boyutundaki bu sevginin ve desteğin karşısında hedeflerin tutup tutmamasının ne önemi var? En basitinden bir taksiye binin ve bir muhabbet açın. Bu aşkı göreceksiniz. Bu hedeflerin hepsi delikanlı. Biz de delikanlıları severiz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Filiz Gültekin&lt;/b&gt;: “İleriye bakarken, eğer önüne daha önce bakmamış isen, çukurların ve takılacağın engellerin çözümleri ve planları yok ise elinde; attığın adım, yuvarlanacağın çukur ya da seni burun üstü yere çakabilecek olan, bir tümsek olabilir. Bir de tökezlediğinde kimler destek olacak, belli ise ve güvenilir ise, iyi. Dinlemek gerek ötesini, söylemeli herkes dileğini. Ama netlik olmalı. Havada uçuşan projeler. Aklın sınırlarını zorlayan hayaller de olabilir ama yeri ve sırası da olmayabilir”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Metin Doğan:&lt;/b&gt; “Yukarıda sayılan 23 madde içersinde, demokrasi ve özgürlüklerle ilgili sadece 23. madde var. Demokrasi ve özgürlükler adına neler yaptıklarını bilmek için 2023'ü beklemeye gerek yok. Bugün neler yaptıklarını, neler yapacaklarını çok iyi biliyoruz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Eylem Doyduk:&lt;/b&gt; “Üniversiteliler işsiz! Kayıtlı işsizlik bile %11 seviyesinde. Her seçim arifesinde 'cağız/ceğiz'li konuşmalara maruz kalıyoruz. Tıpkı yukarıdaki 23 maddelik yalanlar gibi. Gerçekçi ol, canımı ye!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‎&lt;b&gt;Ender Erasoğlu&lt;/b&gt;: “2023 onlar için bir milat. Bu vaatlerle milleti kandırıp oyları ile iktidarda kalırlarsa, nihai hedefleri olan Türkiye Cumhuriyeti’ni bitirip İslam Cumhuriyeti’ni kuracaklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Damla Demir&lt;/b&gt;: “Diyecek bir şey bulamıyorum. Bugünün koşullarında hayatımda duyduğum, duyacağım en ütopik şeyler. Çok düşündüm ancak yazacak bir şey bulamadım. En fazla, ‘komik’ diyebilirim herhalde”.&lt;br /&gt;‎&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Nilüfer Arel:&lt;/b&gt; “1923'ü benimseyemeyenlerin 2023 vizyonu olamaz”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Gökmen Özcan:&lt;/b&gt; ‎”Sahibinden çok kullanılmış satılık köy: 2023!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Işıl Demirtaş:&lt;/b&gt; “Şöyle demek geldi içimden : ‘Sen sana pişir, sen sana ye!"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Osman Kıyıer&lt;/b&gt;: “Kurbağanın içindeki su artık ısınıyor. Yarın bugünleri arayacağız”.&lt;br /&gt;‎&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tomris Faradjova:&lt;/b&gt; “2023’e ‘hikâyeler’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Asuman Uluca:&lt;/b&gt; “Çok yüksekten uçanının düşüşü fena olur! “&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‎&lt;b&gt;Emel Koloğlu:&lt;/b&gt; ”2023'ü hedeflerini bırakın, asıl bugüne bakın RTE”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‎&lt;b&gt;Ayşın Küçükezber:&lt;/b&gt;”Ağa, çoban, sürü’ üçlüsü halinden memnun. Siyaset hobi haline geldi Recep bey’de. Vay torunlarımızın haline!''&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır lafı, “Ağa, çoban, sürü” üçlüsüne getirmişken, Pink Floyd’un “Animals” albümünden “Sheep”in sözleriyle bağlayalım yazıyı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zararsızca zaman öldürüyorsun uzaklardaki otlaklarda,&lt;br /&gt;Yalnızca hayal meyal farkındasın havadaki belirgin huzursuzluğun,&lt;br /&gt;Dikkatli olsan iyi olur, çevrede köpekler olabilir.&lt;br /&gt;...&lt;br /&gt;Hiçbir şey göründüğü gibi değil,&lt;br /&gt;Gerçek olmayan tehlikeleri varsayarak ne elde ediyorsun?&lt;br /&gt;Uysal ve sadık, izliyorsun lideri.&lt;br /&gt;... &lt;br /&gt;Ne şaşırtıcı,&lt;br /&gt;Gözlerinizdeki ölümcül şokun görünüşü,&lt;br /&gt;Hayır, kötü bir düş değil bu,&lt;br /&gt;Şimdi her şey göründüğü gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 25 Nisan 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1026619590570808470?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1026619590570808470'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1026619590570808470'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/04/akpnin-2023-hedefleri-uzerine-yorumlar.html' title='AKP’nin 2023 Hedefleri Üzerine Yorumlar'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-PBGccSOW2Ck/TbBZsOnjXwI/AAAAAAAAAMU/0X5h1y8hgm0/s72-c/pink.sheep.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8151203110623653725</id><published>2011-04-15T10:13:00.001-07:00</published><updated>2011-04-20T14:45:50.519-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Kendimi Teslim Ediyorum!</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-4Nz6_evnO7Q/Tah9AMuMD6I/AAAAAAAAAMM/6KzcgZ-M_Uc/s1600/confusion.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="156" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-4Nz6_evnO7Q/Tah9AMuMD6I/AAAAAAAAAMM/6KzcgZ-M_Uc/s200/confusion.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Sabahın köründe fakülteye gidiyorum; derslerimi yapmaya, bildiklerimi öğrencilerimle paylaşmaya. Çocuklar huzursuz; “&lt;i&gt;hocam yazdığınız gazetenin Internet sayfası çökertilmiş, sizin bloğunuz yasaklanmış, bir sorun mu&lt;/i&gt;” var diyerek kaygılı gözlerle konuyu o malum “&lt;i&gt;paranoyaya&lt;/i&gt;” getiriyorlar. “&lt;i&gt;Ne alaka, o genel bir yasak, piyango bizim siteye de vurdu. Kurunun yanında yaş da yandı, demokrasilerde çare tükenmez, yasaksız bir bloktan devam ediyoruz”&lt;/i&gt; diyorum. “&lt;i&gt;Ayrıca hukuka aykırı ne yazıyoruz ki, burası demokratik bir hukuk devleti, siyasi iktidarın icraatlarını beğenmemek ve onları yasal sınırlar içinde eleştirmek ne zamandır suç oldu&lt;/i&gt;” diye ekliyorum. İçlerinden biri, “&lt;i&gt;68 kuşağından süzülen isminin manasıyla parlayan gözleri ışıl ışıl&lt;/i&gt;”: “&lt;i&gt;Hocam kendinize bir sponsor bulsanız artık. Yazdıklarınızdan hem gurur duyuyor, hem de sizi içeri alacaklar diye korkuyorum&lt;/i&gt;” diyor ve ilave ediyor: “&lt;i&gt;Sigaralarınızı da ben getiririm(!)&lt;/i&gt;”. Gülüyor, “&lt;i&gt;çok masraflı olur senin için&lt;/i&gt;” diye yanıtlıyor ve öğrencilerimi teskin etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ders arasında odama gelmiş yorgunluk kahvesi içiyorum. Çok sevdiğim bir hocam, bir zehir hafiye edasıyla içeri giriyor ve “&lt;i&gt;çıkar telefonun pilini, bunlar hepimizi dinliyor&lt;/i&gt;” diyor. O telefonları dinleme potansiyeli olanlara fırından yeni çıkmış, taptaze sevgilerimi yolluyor, gülüyor ve sevgili hocamı teskin etmeye çalışıyorum. Okuldan çıkmak üzereyim. Hadi diyorum epeydir görmediğim mesai arkadaşlarıma bir uğrayayım, iki sohbet edelim. Birkaçı bir araya gelmiş gündelik mevzulardan konuşmaktalar: “&lt;i&gt;Ya hocam aklımıza da sen geldin, bir sıkıntı yoktur umarız&lt;/i&gt;” diyorlar laf arasında. “&lt;i&gt;Nereden çıkardınız bunu&lt;/i&gt;?” diyorum, gülüyorum ve arkadaşlarımı teskin etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dersten çıkmış, yorgun argın, Yeşilköy sahilindeki çay bahçesinde bir keyif sigarası yakıp çayımı yudumlarken, otuz yıllık ahbaplarımıza rastlıyorum; epeydir görüşmemişiz. Konu konuyu açıyor, malum konuya geliyor. “&lt;i&gt;Evladım artık facebook'ta bile bazı videoları paylaşmaktan çekiniyoruz. Acaba bizi de izliyorlar mıdır&lt;/i&gt;?” diye soruyorlar. Gülüyorum, eski komşularımı teskin etmeye çalışıyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün tesadüf o ki, anne ve babama hal hatır sormak için uğradığım bir gün. İçeri giriyorum, hasretle kucaklıyorum kendilerini. Annem evlatlıktan ret etme tehdidiyle yoğurarak yalvarıyor titreyen sesiyle; “&lt;i&gt;Oğlum ne olursun şu gazetede yazma sivri sivri, sonun olacak Silivri(!)&lt;/i&gt;”. Babam ise evlilik programına dalmış, durumu pek umursamamakta. “&lt;i&gt;Saçmalama anacım diyorum, ben ne yazdığımı bilmiyor muyum? Bu korku imparatorluğunda her yazdığımızı yüz kere elekten geçirmek zorunda kalıyoruz zaten&lt;/i&gt;”. İçimdeki oto-sansüre lanet ediyor, gülüyor ve anamı teskin etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilgisayardan e-maillerimi kontrol etmek için kardeşimin odasına geçiyorum. Bu arada, aşırı kalabalık ve kakofoniden sıkılmış; facebook hesabımı yaklaşık bir haftadır dondurmuşum. “Hadi artık açıyım, sıkıntıdan biraz olsun kaçayım” diyorum. Eski bir arkadaşım, anında bir mesaj yollayıp; “&lt;i&gt;ne o kaç zamandır facebook’ta yoksun, Silivri’ye mi uğradın” &lt;/i&gt;diyor. “&lt;i&gt;Daha uğramadım ama senin burada benle görüşeceğin yok, bu videoları paylaşmaya devam et, bir ara sen de gelirsin, iki laflarız&lt;/i&gt;” diye takılıyorum. Gülüyor ve sevgili arkadaşımı teskin etmeye çalışıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derken nefesim kesiliyor, gözlerim kararıyor. Kendime geldiğimde, “&lt;i&gt;Allah hepinizin teskininizi versin&lt;/i&gt;” diye haykırarak, Beyoğlu’nun sisli puslu sokaklarında ilk gördüğüm bir rock bara dalıyor,  kendimi "&lt;i&gt;gitar çığlığına teslim ediyorum&lt;/i&gt;". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkan Soyak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi,18.04.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8151203110623653725?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8151203110623653725'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8151203110623653725'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/04/kendimi-teslim-ediyorum.html' title='Kendimi Teslim Ediyorum!'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-4Nz6_evnO7Q/Tah9AMuMD6I/AAAAAAAAAMM/6KzcgZ-M_Uc/s72-c/confusion.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-2783762014225443505</id><published>2011-04-08T00:22:00.000-07:00</published><updated>2011-06-11T13:46:04.994-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>“Ustalık Döneminde” Sıra “En Temel Taş”ta Mı?</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-G8pEeL0DBfk/TfPUA8qJHII/AAAAAAAAAOo/BCTD8lRk8u8/s1600/6925.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="193" width="320" src="http://2.bp.blogspot.com/-G8pEeL0DBfk/TfPUA8qJHII/AAAAAAAAAOo/BCTD8lRk8u8/s320/6925.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Her şeyden önce, yeni genel başkanı ve oluşturulan yeni kadrolarıyla birlikte belirginleşen “yeni CHP imajını”; 12 Haziran seçimlerine hazırlık sürecinde ortaya konan ve “AKP’ye alternatif getirmek yerine” onların politikalarına benzer açılımları kendi politikalarıymış gibi sunan üst yönetimin uygulamalarını “içime sindiremediğimi” belirtmek istiyorum. Ancak bu yazıya konu olan “taş üstüne taş koymayan parti” polemiğine açıklık kazandırmak için, şu anki CHP yönetimine taraf olmak da gerekmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Hâkimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayanır. Türkiye Devletinin hükümet şekli cumhuriyettir". &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet işte bu esaslara dayalı olarak 29 Ekim 1923 günü ilan edilmiş ve yeni Türk Devleti'nin adı “Türkiye Cumhuriyeti” olmuştur. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “taş üstüne taş koymayan parti” olarak nitelendirdiği CHP, “Halk Fırkası” adıyla Mustafa Kemal tarafından 9 Eylül 1923 tarihinde kurulmuş ve parti Sivas Kongresi’nde filizlendiği için de bu durum tarihi kayıtlara “devlet kuran parti” olarak yansımıştır.  Sözün kısası CHP’nin bu ülke için koyduğu “en temel taş” Türkiye Cumhuriyeti’nin ta kendisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;CHP’nin tek parti olarak iktidar olduğu yıllarda yapılanların bir kısmına bile baksak, birçoğu AKP iktidarları döneminde olmak üzere, 1980 sonrasında “sağ iktidarların haraç mezat sattıkları” ulusal varlıkların temellerinin aslında bu yıllarda atıldığı görülecektir. AKP iktidarları döneminde hem ulusal varlıklar hızla elden çıkarılmış, hem de Cumhuriyet tarihinin en büyük borç yükü halkın üzerine yıkılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin borçlarının %62,5’ini ödemek zorunda olan genç Cumhuriyet, bu borçlarının çok önemli bir bölümünü CHP hükümetleri döneminde ödemiştir. Osmanlı döneminde yabancıların sahipliği altında olan birçok alanda “ulusallaştırmalar” yine bu dönemde yapılmıştır. Demiryolları şebekesi, maden işletmeleri, limanlar, su, elektrik, tramvay ve telefon idareleri ulusallaştırılmıştır. Tütün Rejisi Fransızlardan satın alınmış ve Tekel İdaresi oluşturulmuştur. İş Bankası, Merkez Bankası, Halk Bankası, Emlak ve Eytam Bankası, Denizcilik Bankası, Sümerbank ve Etibank gibi kuruluşlar faaliyete geçmiştir. Uşak, Alpullu, Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikaları, Sivas Çimento Fabrikası, Karabük ve Ereğli Demir Çelik Fabrikaları, Paşabahçe Şişe Cam, Isparta Gül Yağı, Keçiborlu Kükürt, Zonguldak Antrasit Fabrikaları, İzmit Selüloz ve Kâğıt Kombinesi, Kayseri, Nazilli ve Malatya Dokuma Fabrikaları bu yıllarda üretime geçmiş kuruluşlardır. İlk etapta aklımıza gelen bu kuruluşlar olmak kaydıyla, Türkiye ekonomisinin yapı taşlarının CHP’nin tek parti iktidarı olduğu yıllarda atılmış olduğunu söylersek, abartmış olmayız herhalde.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu taş koyma polemiği ilk defa 2008 yılında gündeme geldiğinde, Başbakan Erdoğan'ın, "CHP'nin taş taş üstüne koyduğu yoktur" sözlerine, CHP eski genel başkanı Deniz Baykal’ın verdiği şu tepki, dönemin en büyük özelleştirmesine dikkat çekilmesi açısından da manidardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"O sattığın Telekom'un altındaki PTT var ya, işte o CHP'nin kurduğu bir tesis. Sen CHP'nin kurduğu tesisleri, işletmeleri satacaksın, ondan sonra çıkıp tam bir kadir bilmezlik içinde, daha ileri bir şey söylemek istemiyorum. Tam bir, haksızlık içinde, çıkıp diyeceksin ki, 'bunlar taş taş üstüne koymadı' Gözüne dizine o üç milyar dolar. Bu dönemi böyle yaşayacağız. Ama bu böyle gitmeyecek” (Eurozaman.com. 23Nisan 2008).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta “İstanbul Alışveriş Festivali”nin açılış konuşmasında, "Biz 3 Kasım'la çıraklık sürecini başlattık, 22 Temmuz'da kalfalık dönemini başlattık, 12 Haziran'la ustalık dönemine başlıyoruz. Böyle bir süreçle inanıyorum ki iktidarımız Türkiye'mize çok şeyler kazandıracak" vurgusunu yapan Başbakan Erdoğan’ın, yine CHP’yi kastederek, “…bunların bu ülkede taş üstüne taş koydukları vaki değil, sadece hep eleştirirler, sadece engel olmaya çalışırlar'' söylemine şahitlik ettik.  Peki, çoğu 1980 sonrası neoliberal ekonomi politikalarını güden sağ iktidarlar ve özellikle de AKP hükümetleri dönemlerinde haraç mezat satılan ulusal varlıklarımız nelerdir? Ve kimlere gitmiştir? Bilmek ister misiniz? İşte size “üst üste konmuş taşların satış listesi”:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özelleştirmeyle Yabancılara Satılan Bazı Önemli Kuruluşlar Ve Yabancı Şirketlerin Kökenleri&lt;br /&gt;TÜPRAŞ…………..........................…(Amerikalı)&lt;br /&gt;Türk Şeker Fabrikalarının bir kısmı………(İsrailli)&lt;br /&gt;SEKA Fabrikalarının bir kısmı………………Yunanlı)&lt;br /&gt;Sümerbank’ın bazı fabrikaları……………(İngiliz)&lt;br /&gt;Çimento fabrikalarının bir kısmı……(İtalyan)&lt;br /&gt;Çimento fabrikalarının bir kısmı……(Fransız)&lt;br /&gt;Tekel …………………………...............(İsrailli)&lt;br /&gt;Yozgat YİBİTAŞ……..................(Portekizli)&lt;br /&gt;Türk Telekom…………...............(Arap ve Amerikalı)&lt;br /&gt;Telsim…………………………...........(İngiliz)&lt;br /&gt;Türk Kablo………………...............(Finli)&lt;br /&gt;İzmir Limanı…………..................(Hong Konglu)&lt;br /&gt;Kuşadası Limanı….................(İngiliz)&lt;br /&gt;PETKİM………………………....(Amerikalı ve Ermeni)&lt;br /&gt;Rakı Üretimi………..................(Amerikalı)&lt;br /&gt;Araç Muayene hizmeti…............(Alman)&lt;br /&gt;Başak Sigorta……….................(Fransız)&lt;br /&gt;Güneş Sigorta……….................(Fransız)&lt;br /&gt;Denizbank………………..............…(Belçikalı)&lt;br /&gt;Oyakbank………………..............……(Hollandalı)&lt;br /&gt;Dışbank…………………..............……(Hollandalı)&lt;br /&gt;Şekerbank……….............………..…(Kazak)&lt;br /&gt;Adabank……………….............……..…(Kuveytli)&lt;br /&gt;Yapı ve Kredi Bankası...................…(İtalyan)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: H. İvgin, “Herşeyimiz Satılmış Ama Haberimiz Olmamış”, Ulus Gazetesi, 30 Ağustos 2010, s. 4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;----------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili liste bu sorunun yanıtını net bir biçimde göstermektedir. Özelleştirmeye konu olan kamu işletmelerinin birçoğu CHP hükümetleri döneminde faaliyete geçmiş kuruluşlardır. Yani Erdoğan’a göre “taş üstüne taş koymayan” partinin döneminde(!). Peki, bu kuruluşların “en önemlileri ve çoğunluğu” hangi dönemde satılmıştır? “Taş üstüne taş koyan(!)” AKP hükümetlerinin “çıraklık ve kalfalık dönemlerinde”. Başbakan, 12 Haziran seçimlerinden zaferle çıkarlarsa “ustalık” dönemiyle birlikte iktidarlarının Türkiye’ye çok şeyler kazandıracağından söz etmektedir. Eğer AKP’nin ve başbakanın bu “taş üstüne taş koyma” mantığı aynen devam ederse, bu sefer sizce CHP’nin katkıda bulunduğu “hangi en temel taş”ın elden çıkarılmasına sıra gelecektir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerde CHP ile sanatçıların buluştuğu bir toplantıda konuşan Rutkay Aziz ipucunu verdi aslında: "Her ülkenin seçimi önemlidir. Ama sanıyorum ki, 12 Haziran Türkiye’sindeki seçim olağanüstü bir seçim olma önemi taşıyor. Yani rejim oylanacaktır; demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 11.04.2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-2783762014225443505?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2783762014225443505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2783762014225443505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/04/ustalk-doneminde-sra-en-temel-tasta-m.html' title='“Ustalık Döneminde” Sıra “En Temel Taş”ta Mı?'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-G8pEeL0DBfk/TfPUA8qJHII/AAAAAAAAAOo/BCTD8lRk8u8/s72-c/6925.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-7492656063013514708</id><published>2011-04-04T14:07:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.847-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü(!)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-HfIYa2Q5_fE/TZo1KMg_ppI/AAAAAAAAAK0/n2FaOSGe7vs/s1600/20110110_214324_kvy324.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 270px; height: 178px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-HfIYa2Q5_fE/TZo1KMg_ppI/AAAAAAAAAK0/n2FaOSGe7vs/s400/20110110_214324_kvy324.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5591840336608470674" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İki hafta evvel, üç bölümden oluşan yazı dizimizde yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerin özellikle 2000’li yıllarda ülkemize hangi amaçlarla geldiklerini, hangi sektörleri öncelediklerini ve ne tür sosyoekonomik etkilere yol açtıklarını ele almaya çalışmıştık. Bu yazı dizimizin son bölümünde yapmış olduğumuz bir tespit işin temelini anlamak açısından önemliydi. Buna göre; Türkiye’ye gelen (doğrudan) yabancı sermaye özelleştirme ve kriz gibi kanalları kullanmakta, ülkenin marka olmuş ve stratejik sektörlerine yönelerek, ülkenin en önemli kuruluşlarını ele geçirmeyi hedeflemekteydi. Bu hareket tarzı yabancı sermaye açısından “yatırım” iken, Türkiye açısından mevcut varlığın el değiştirmesinden yani “plasmandan” başka bir anlam ifade etmemekteydi. Bu şekilde gelen yabancı sermayenin ise  grosmarket-perakende, elektrik üretimi-dağıtımı, bankacılık ve telekom-iletişim” gibi sektörlerde yoğunlaşma eğiliminde olduğunu vurgulamıştık. Bu sektörlerin ortak özelliğinin ise gelir ya da tasarrufların yurtiçinde yaratılması, dış âlemden sağlanan ihracat gelirlerinin ise olmamasıydı. Teknoloji ve sabit sermaye transferinin söz konusu olmadığı bu sektörlerde yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktarabiliyorlardı. Sonuçta mevcut yapı itibariyle Türkiye’de yeni yatırım yapmaya hevesli olmayan yabancı sermaye ve çokuluslu şirketlerden, “üretim kapasitesini artırmak, istihdamı yükseltmek, ileri teknoloji ve organizasyon bilgisi getirmek, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak” gibi olumlu ekonomik etkiler yaratmasını beklemenin de hayalcilik olduğunun altını çizmiştik. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlgili yazımızın gazetede yayınladığı hafta, Başbakan Erdoğan Suudi Arabistan’da katıldığı “Cidde Ekonomik Forumu”nda, beni bu konuya yeniden döndüren, şu konuşmayı yapmaktaydı Arap kardeşlerine:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Türkiye’de Arap sermayesinin önüne set çekenler oldu. Onlar da Amerika’ya yatırıma gitti. Ama artık Arap kardeşlerimize kapılarımız ardına kadar açık. Her sektörde yatırıma bekliyoruz, çekinmeden gelin&lt;/span&gt;”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapmış olduğu konuşmada sermayenin ideolojisinin, ulusunun ve renginin olmadığı vurgusunu yineleyerek, ekonomi literatürüne çok değerli katkılarda bulunan Erdoğan, sözlerine şöyle devam etmekteydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style:italic;"&gt;...Geçmişte, sermayeleri renklere, ideolojilere, kutuplara ayırarak bir takım yanlışların yapıldığını çok iyi biliyoruz. Türkiye’de, belli bazı kesimlerin, belli bazı çevrelerin kampanyalarıyla, Arap sermayesinin önünün kesildiği dönemler oldu ve biliyoruz ki Arap kardeşlerimiz de gittiler, yatırımlarını Amerika’da, Avrupa ülkelerinde yaptılar. Bugün bu zihniyet köklü şekilde değişti ve tüm Arap kardeşlerimizi ülkemizde görmek, sağlıktan turizme, enerjiden inşaata, sanayiden tarıma kadar her alana yatırım yapmalarını istiyoruz. Kapılar ardına kadar sizlere açık olacaktır, bundan hiç endişeniz olmasın&lt;/span&gt;”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sermayenin ulusu ve rengi olmadığı vurgusunu yaptıktan sonra, Arap kardeşlerinin sermayesine kapıları açmanın, yani sermayenin dinine(!) referans vermenin nasıl bir çelişki olduğu gerçeğini burada görmezlikten geliyorum. AKP döneminde özelleştirme eliyle ve kriz kanalları kullanılarak ulusal sermaye unsurlarının ve Türkiye varlıklarının birilerine nasıl devredildiğini, hele “Türk telekom örneğini” ise size hatırlatmak bile istemiyorum. Ama el insaf(!). Arap sermayesinin bu ülkeye hangi sektörlerde ne tür katkılar sunabileceği gerçeğini ortaya koymaktan da kendimi alamıyorum. Çok basit bir araştırmayla dahi, Arap sermayesinin bugüne kadar büyük ölçüde “finans-bankacılık ve sigortacılık, telekom, gayrimenkul, enerji dağıtımı ve sağlık” gibi hizmet sektörlerine geldiğini; ellerindeki ihtiyaç fazlası petro-dolarlarını bu sektörlerde değerlendirerek, sermayelerinin değersizleşmesi riskini azaltıp, elde ettikleri kârları da kendi ülkelerine aktardıkları gerçeğini nasıl görmemezlikten gelebiliriz. Yaratılan gelirin büyük ölçüde yurtiçinde üretildiği, dış âlemden hiçbir ihracat gelirlerinin olmadığı bu hizmet sektörlerine gelen Arap kardeşlerinizin getireceği sermayeden ise “ileri teknoloji ve organizasyon bilgisi sağlamak, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak” gibi olumlu etkiler beklemenin ise “ekonomik cehalet” olduğunu söylersek, sanırım birilerine hakaret etmiş olmayız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eee, o zaman nedir bu Arap sermayesi sevdası? Bırakın artık şu din kardeşliği söylemlerini de, üç-beş dolar getirecek diye ülkenin kaynaklarını ve varlıklarını pervasızca Araplara açmanın altında “hangi çıkar ilişkileri ve reel ekonomi-politiğin yattığını” anlatın bize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü&lt;/span&gt;(!)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 4 Nisan 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-7492656063013514708?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/7492656063013514708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/7492656063013514708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/04/ne-samn-sekeri-ne-arabn-yuzu.html' title='Ne Şam’ın Şekeri, Ne Arabın Yüzü(!)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-HfIYa2Q5_fE/TZo1KMg_ppI/AAAAAAAAAK0/n2FaOSGe7vs/s72-c/20110110_214324_kvy324.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-7536511236416229863</id><published>2011-03-28T14:03:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.847-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Kapitalizm ve Kan Kokusu”</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-0Q3FKXmtP0U/TZoy_V2wmUI/AAAAAAAAAKs/_koyZQTKDqg/s1600/kankokusu.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 372px; height: 299px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-0Q3FKXmtP0U/TZoy_V2wmUI/AAAAAAAAAKs/_koyZQTKDqg/s400/kankokusu.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5591837951113861442" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2003 yılında halkı Saddam rejiminden kurtarmak, ülkeye demokrasi ve özgürlük getirmek(!) için Irak’ı işgal ederken de benzer bir filme ve senaryoya imza atmıştı ABD. Güya Irak’ın kitle imha ve nükleer silahları vardı ve bu durum ülke halkı ve bölge ülkeleri için ciddi bir tehdit olarak algılanmaktaydı. Irak bu bahaneyle işgal edildi. Fakat işgalin ilerleyen yıllarında ülkede kitle imha silahı olmadığı ortaya çıktı. Dönemin ABD’li Savunma Bakanı Rumsfeld daha sonraları kaleme aldığı bir kitapta, “Saddam’ın kitle imha silahı yokmuş, yanılmışız”, ifadelerine yer verirken, özür dilemek yerine tüm dünyayla dalgasını geçmekteydi sanki. Bu rezil işgal sonucunda bir milyon Iraklı sivil hayatını kaybederken, binlercesi de Amerikalı askerler tarafından işkenceden geçirildi ve tecavüze uğradı. Saddam ve ekibi idam edildi. ABD’nin ülkeye getirdiği demokrasi ve özgürlüğün maliyeti yalnızca bunlarla kalmadı, Irak bölünerek; ülkenin petrol kaynakları ve ekonomik yapısı üzerine ABD şirketleri ve batılı müttefikleri akbabalar gibi üşüştü. Aslında bu işgalin, sıkışan kâr oranlarının yükseltilmesi ve sistemsel krizin aşılabilmesi adına petrol kaynakları üzerinde denetim kurmak, silah sanayi üzerinden ekonomiyi canlandırmak ve yeni pazarlar açmak güdüsüyle yapıldığı ve Ortadoğu’da Amerikan kapitalizminin hegomonik güç arayışının bir yansıması olduğu gün gibi ortadayken, tüm dünya seyirci kaldı bu insanlık ayıbına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi benzer senaryoya dayalı bir Hollywood filmi Kuzey Afrika’da oynanıyor. Geçtiğimiz aylarda Tunus, Mısır ve Cezayir’de başlayan “halk ayaklanmaları ve demokratik değişim” çabalarının etkileri belli bir süre sonra sönümlenirken, sıra petrol kaynakları açısından en zengin olan ve “batılı çokuluslu şirketlerin ülke ekonomisine girme adına avucunu yalamak durumunda” kaldığı bir ülkeye, Libya’ya geldi. Halk ayaklanmasının gerçekleştiği diğer ülkelerden farklı bir durum daha vardı Libya’da. Petrol kaynaklarını ele geçirmeye çalışan aşiretlerin ve muhalif grupların isyanı yayılmaya ve Kaddafi rejimince sert biçimde bastırılmaya başladığında, Irak’takine benzer bir gerekçe yaratılmalıydı operasyonun düğmesine basmak için. Hele, ortada megaloman ve gücünü kaybetme arifesinde olan “eli kanlı bir diktatör” ve onun “hezeyanla söylenmiş” beyanları ve “vukuatları” dururken; çok da zor olmadı bu gerekçeyi bulmak. 22 Şubat 2011 tarihinde El Cezire ve BBC kaynaklı ajanslar Libya Hükümeti'nin ülkenin en büyük şehri Bingazi ve başkent Tripoli üzerinde isyancılara karşı  hava saldırılarını başlattığı haberini veriyordu. Kanlı diktatör iktidarını korumak için gözünü kırpmadan kendi halkını mı öldürüyordu? El Cezire ve BBC’ ye göre cevap “evet”ti ve ülke içindeki “isyancı gruplarla”, “Libya halkı” özdeşleştirilmişti bu senaryoda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu ve benzeri  kaynaklara dayalı haberler yeterliydi BM Güvenlik Konseyi’nin alacağı karar için. Konsey, Libya üzerinde uçuşa yasak bölge uygulanmasına yetki veren bir karar aldı. Ancak, Fransa ve ABD bu kararı nasıl yorumlamışlarsa, 19 Mart akşamı “Şafak Yolculuğu” adı verilen bir operasyonla Libya’ya hava saldırısına başladılar. Rusya Başbakanı Putin operasyonu "Haçlı Seferleri" olarak tanımlarken, Almanya işin içine girmemeye çalışıyordu. BM’nin bu konuda alınmış kararları ortadayken, ABD ve bazı batılı güçlerin bu müdahaleyi meşru kılmak için dayandıkları ve neredeyse tüm batı medyası ve dolayısıyla Türk medyasının da apriori olarak kabul ettiği gerekçe ise Kaddafi’nin kendi halkını bombalıyor olmasıydı. Hatta Başbakan Erdoğan bile Suudi Arabistan’da katıldığı “Cidde Ekonomik Forumu”nda yaptığı konuşmayı bu zemine taşıyarak, Libya liderinin silahın namlusunu kendi halkına doğrultmaktan vazgeçmesini, halkıyla kucaklaşma vaktinin gelip de geçtiğini dile getiriyordu. “İsyancı”  ile “halk” bu konuşmada da özdeşleştiriliyor ve kendi ülkesinin güneydoğusunda geçmişte olup bitenler unutulurken, bu sefer Araplara ders veriliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer taraftan, Libya’da Kaddafi’nin kendi halkına karşı hava kuvvetlerini harekete geçirdiğine ilişkin haber raporları tüm dünyada hızla yayılırken, olayları uzaydan izleyen Rusya askeri yetkilileri ise Mart ayı başında farklı bir senaryoya işaret ediyorlardı. Rusya’dan RT televizyonu, Libya’nın ilgili bölgelerini uzaydan izleyen Rus askeri yetkililerinin verdiği bilgilere dayanarak, batılı medya organlarınca isyancılara karşı hava harekâtı yapıldığı iddia edilen bölgelerde herhangi bir saldırının görülmediğini, benzer bir izlenimin ülkenin petrol pompalayan tesisleri için de geçerli olduğu haberini geçmekteydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya hükümeti BM’nin kararı üzerine ülkede ateşkes ilan etmesine rağmen, bu yazıyı kaleme aldığım 21 Mart günü itibariyle bazı batılı ülkelerin operasyonları devam etmekteydi. Kaddafi eğer isyancı gruplara bomba atmaktaysa, bu ülkelerin Libya’ya yönelik hava operasyonunda “çiçek ve sevgilerini” yollamadıkları aşikârdı TV görüntülerinden. Olan yine savunmasız sivillere oluyordu. Ve Irak’tan dili yanan dünya liderleri Libya’daki operasyonun işgale dönüşmemesi gerektiğine yönelik kaygılarını dile getirmeye başlamışlardı bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Libya’da ortalık şimdilik toz duman içinde. ABD ve müttefik ülkeler operasyonu yaygınlaştırma ve kurumsallaştırma adına NATO çatısı altına almaya çalışıyorlar. Bizim için beklemekten ve olup biteni izlemekten başka bir şey gelmiyor elden.   Umarım ki ABD ve batılı ittifak ülkelerinin Libya’ya yönelik askeri operasyonu en kısa zamanda sona erer, Irak’ta olduğu gibi “fiili bir işgale” dönüşmez. Bilinmelidir ki, Libya halkının özgürlüğü için başlatıldığı iddia edilen bu operasyon, yine Libyalı birçok sivil insanın ölümüyle devam etmektedir; kan akmaktadır. Ve unutulmamalıdır ki, “ kapitalizm kan kokusunu çok iyi alır ve en güzel de kandan beslenir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Krizalit. 21 Mart 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi 28 Mart 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-7536511236416229863?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/7536511236416229863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/7536511236416229863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/04/kapitalizm-ve-kan-kokusu.html' title='Kapitalizm ve Kan Kokusu”'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-0Q3FKXmtP0U/TZoy_V2wmUI/AAAAAAAAAKs/_koyZQTKDqg/s72-c/kankokusu.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8817965847971269623</id><published>2011-03-23T13:07:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.848-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Şeytan Şirketler “İktisat Ekolleri ve Türkiye Gerçekleri' (3)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-kZxWfMVDCrM/TYpTq6xP1pI/AAAAAAAAAKk/HGrck4rLw_k/s1600/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-kZxWfMVDCrM/TYpTq6xP1pI/AAAAAAAAAKk/HGrck4rLw_k/s400/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5587370284501948050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftalardaki yazılarımızda çokuluslu şirketler ve doğrudan yabancı yatırım konusunda bazı iktisat ekollerinin görüşlerini ele almıştık. Bu haftaki yazımızda ise meseleyi özellikle 2000’li yıllarda yaşanan Türkiye gerçekleri üzerinden değerlendirmeye çalışacağız. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;GOÜ’lerde devletin ÇUŞ’lere ve yabancı sermayeye kontrol getirmesi konusu açılmışken, Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin de izlenmesi ve denetlenmesi zorunluluğunu öne çıkaran bazı gelişmelere değinmek gerekiyor. Öncelikle Türkiye’ye gelen yabancı sermayenin 2000’li yıllarda öne çıkan özellikleriyle ilgili olarak iki iktisatçının, Cihan Dura ve Erinç Yeldan’ın çeşitli platformlarda yapmış olduğu bazı saptamalara göz atalım:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;•Son dönemlerde Türkiye’ye girmekte olan ve “üretim, istihdam ve yeni teknoloji” gibi unsurlarla hiçbir alakası olmayan “sıcak para” da yabancı sermaye kapsamında değerlendiriliyor ki, bu tür “kısa süreli sermaye hareketlerinin” Türkiye gibi GOÜ’ler açısından ne tür yıkıcı sonuçlar yarattığı yaşanan deneyimlerle ortadadır. Ancak bu konu ayrı bir çalışma yapmayı gerektirecek kadar fazla önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı sermaye, büyük ölçüde “özelleştirme” ya da “kriz kanallarını” kullanarak ülkeye sızmakta ve marka olmuş ya da stratejik alanlardaki yerli kuruluşları satın alma yolunu tercih ederek, yeni kapasite artışları yaratmamaktadır. Aslında bu yapılan, ÇUŞ açısından “yatırım”, iken Türkiye açısından “plasman” olarak değerlendirmesi gereken bir faaliyet biçimidir. 2004 yılı itibariyle Türkiye’nin 212 milyar dolar olan toplam yükümlülükleri içinde doğrudan yabancı sermaye yatırımı stoku ancak 30 milyar doları bulmaktadır (yaklaşık %14). Bu 30 milyar doların %90’ınından fazlası ise “kurulu şirket alımları ve kazançların yeniden değerlendirilmesi” şeklindedir. Siyasilerimizin ve birtakım iktisatçılarımızın ümit bağladığı cinsten olan, “yeni işletmeler açacak ve iş alanları kuracak”, “yeni teknoloji getirecek” yatırım miktarı ise 3 milyar dolarlık bir stok değeri taşımaktadır. Aynı yıl spekülatif nitelikli portföy yatırımlarının 51 milyar doları aştığı düşünüldüğünde, ümit bağlanan bu yatırım biçiminin ne denli küçük kaldığı ortaya çıkmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Özelleştirmede büyük ölçüde blok satış yöntemi tercih edildiğinden, gelen ÇUŞ’ler oligopolcü alanlardaki tesislerin yönetimini ele geçirmekte ve rekabet konusunda da beklenen yararlar ortaya çıkmamaktadır. Ayrıca daha önce ulusal olan şirket yabancının eline geçtiğinden, yalnızca kâr sahibi ve vergi mükellefi değişmekte, dolayısıyla vergi gelirlerinde de bir artış beklenmemektedir. Bunun ötesinde transfer fiyatlaması ve kâr transferi yoluyla yurt dışına gelir transferleri artmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2010 yılı itibariyle ilgili konudaki durumu İSMMMO’nun hazırladığı “Faiz ve Kâr Transferi-2011” isimli rapordan öğneriyoruz. Türkiye’de 2006 yılından 2008 yılına kadarki üç yıllık dönemde doğrudan yabancı yatırım girişleri 20 milyar dolar düzeylerinde seyrederken, küresel finansal krizin de etkisiyle bu yatırım girişleri 2009'da 8,2 milyar dolara gerilemiş, 2010'un 11 ayında ise 6,2 milyar dolarda kalmıştır. Ancak tüm bu gelişmelere karşın olayın yapısı ve özü değişmemiştir. İSMMMO Başkanı bu yapıyı eleştirirken ekonominin sıcak paraya değil sanayiciye teslim edilmesi gerektiğini belirterek; “Yabancı sermaye ülkemize gelip, borsada kazanıp hiç vergi vermeden gidiyor. Doğrudan yatırımların payı azalırken, sıcak para girişiyle büyük faiz geliri elde ediliyor. Yabancı sermayenin, vergi vererek daha uzun süreli burada kalmasının yolları bulunmalı", tespitini yapmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’de yeni yatırım yapmaya hevesli olmayan ÇUŞ’lerin, üretim kapasitesini artırmak, istihdamı yükseltmek, ileri teknoloji getirmek, ithal ikamesi yapmak ya da ihracatı artırmak gibi olumlu ekonomik etkiler yaratmasını beklemek, doğal olarak hayalciliğin ötesine geçmemektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tam da bu aşamada, AKP’li eski bir bakanın 2000’li yılların ortasında bir gazeteye vermiş olduğu röportajda yaptığı saptamayla konunun bir başka boyutuna dikkat çektiğini görüyoruz. İlgili saptama, dönemin AKP hükümetinin Başbakan Yardımcısı olan ve sonra da muhalif duruşu nedeniyle AKP’den aforoz edilen eski bir Devlet Bakanına ait. Bakan, Türkiye’de son dönemlerde yabancı sermayenin “grosmarket-perakende, elektrik üretimi-dağıtımı, bankacılık ve telekom-iletişim” gibi "gelirin yurtiçinde yaratıldığı" dört sektörde yoğunlaşma eğiliminde olduğunu vurgulamaktadır. Bakan’a göre, bu sektörlerin ortak özelliği, yaratılan gelir ya da tasarrufların yurtiçinde üretiliyor olmasıdır. Ne bankacılık, ne enerji, ne de söz konusu ettiğimiz diğer sektörlerde dış âlemden sağlanan ihracat gelirlerinin olmadığını vurgulayan eski Bakan, teknoloji ve sabit sermaye transferinin de söz konusu olmadığının altını çizmektedir. Ve uyarılarına, “yapı değişmezse yabancılar yurtiçinde üretilen gelir ya da tasarrufu alarak kendi merkezlerine aktaracaktır" tespitiyle neo-emperyalist yaklaşıma gönderme yapmaktadır. Eski Bakan, yabancı sermayeyle ilgili saptamalara Türkiye'nin önde gelen büyük banka ve holdingleriyle yaptığı özel görüşmeler sonrasında ulaştığını belirterek, bu durumda cari açığın da ilelebet kapatılamayacağını vurgulayıp, Arjantin'de yaşanan ekonomik krizlerin de bu yolla ortaya çıktığına dikkat çekmektedir.  Sonuç mu? Üniversite yıllarında sol tedrisattan etkilenmiş olan AKP’li bu bakan ilk fırsatta partiden atılmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Stratejik sektörlere dayalı doğru düzgün bir yabancı sermaye politikası olmayan Türkiye’de, uygulanan “faiz-kur-borsa üçgenine dayalı ekonomi modeliyle” sıcak para politikaları böylesine teşvik edilirken ve özelleştirme adına Türkiye ekonomisinin temel taşları yabancılara peşkeş çekilirken, sonuçta ne mi olmaktadır? Yabancılar bir yandan kısa süreli sermaye giriş-çıkışlarıyla Türkiye’nin kanını emmeye devam etmekte, diğer yandan (eski bir Bakanın altını çizdiği gibi) ülkenin en önemli sektörlerindeki “hayati kuruluşlarına” el koymaktadır. Bu kadar kolayı varken de, “yeni yatırım” yapma, “iş alanları” açma ve “yeni teknolojiler getirme” gibi faaliyetleri de tercih etmemelerini anlayışla karşılamak gerekmektedir. Peki, bu yapının Türkiye’ye maliyeti ne olmuştur? Bu sorunun yanıtını da yine İSMMOB’nin ilgili raporundan öğreniyoruz: 2010 yılında 45 milyar dolarlık cari açıkla rekor kıran Türkiye, yıllardır cari açığın finansmanını sıcak parada aramanın faturasını çok ağır ödemek durumunda kalmıştır. Rapora göre, 2003-2010 yıllarını kapsayan 8 yılda, şirketlerin kâr aktarımı, faiz ödemeleri ve portföy yatırımları aracılığıyla, Türkiye'den yurtdışına götürdüğü "net kâr transferi" 54 milyar doları aşmıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Son Söz&lt;/span&gt;: Şeytanı yalnızca dışarıda değil, bazen içeride de aramak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 21 Mart 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8817965847971269623?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8817965847971269623'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8817965847971269623'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/03/seytan-sirketler-iktisat-ekolleri-ve.html' title='Şeytan Şirketler “İktisat Ekolleri ve Türkiye Gerçekleri&apos; (3)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-kZxWfMVDCrM/TYpTq6xP1pI/AAAAAAAAAKk/HGrck4rLw_k/s72-c/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5306561397434382834</id><published>2011-03-12T03:42:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.848-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Çokuluslu Şirketler Şeytan mı, Melek mi? “İktisat Ekolleri ve Türkiye Gerçekleri” (2)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-qHyaSsMCiYk/TXtcjtaaxEI/AAAAAAAAAKc/sNO-e-PTvCc/s1600/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-qHyaSsMCiYk/TXtcjtaaxEI/AAAAAAAAAKc/sNO-e-PTvCc/s400/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5583157931611440194" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Olumlu etkilerde bulunacağını varsaysak bile, verili koşullarda ÇUŞ’lerin Türkiye’ye “yeni yatırım yapıp yapmayacağı”, “yeni teknoloji getirip getirmeyeceği” ve “yeni iş yerleri açıp açmayacağı” sorularının yanıtını aradığımız bu yazı dizimizin ikinci bölümünde, ilgili şirketlere yönelik kuramsal yaklaşımları ele almaya devam edeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jenkins çalışmasında, 1970’leri sonu ve 80’lerin başından itibaren ÇUŞ’lerin gerçekleştirdiği yatırım ve ticaretin çözümlenmesiyle ilgili olarak yeni bir sentezin ortaya atıldığına dikkat çekmektedir. Literatürde bu senteze çeşitli isimler verildiği görülmektedir; İçselleştirme Kuramı (Buckley ve Casson 1976), Çağdaş Ortodoks Yaklaşım (Hood ve Young 1979), Eklektik Kuram (Dunning 1981), İşlemsel Yaklaşım (Caves 1982) gibi. Bu sentez-yaklaşımın temel iddiasına göre, ÇUŞ’ler piyasa başarısızlıklarından dolayı ortaya çıkmaktadır. Tüm piyasalar mükemmel bir şekilde işleseydi, ana firmalar için farklı ülkelerdeki yavru şirketlerini kontrol etme ve aralarındaki piyasaları “içselleştirme” sıkıntısına katlanmak zorunlu hale gelmeyecekti. Dolayısıyla içselleştirme, dış piyasalardaki piyasa eksikliklerini by-pass etmenin bir yolu haline gelmiştir. Birçok alandaki bu aksak piyasa yapıları ÇUŞ’lerin oluşumunu açıklamada önemli bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu yeni kurama göre, teknoloji ya da pazarlama yeteneği gibi “soyut varlıkları” içeren piyasalar; kamusal mal niteliği, tam olmayan bilgi ve belirsizlik gibi sebeplerle “aksak piyasalardır”. Benzer şekilde dikey olarak bütünleşmiş sanayilerde az sayıda oligopolcü firmanın varlığı ve bunların yatırımlarının uzun sürede olgunlaşması, içselleştirmeden kazançlar elde etmelerine neden olmaktadır. Kuramda uluslararası alanda piyasa başarısızlıklarının en önemli kaynağı olarak “devlet müdahalesi” görülmektedir. Ticaret engellerinin varlığı, sermaye hareketlerine konan sınırlamalar ya da ülkeler arasındaki vergi oranı farklılıkları, bu gibi kontrollerin etkilerini en aza indirecek firma içi fiyatların oluşturulması yoluyla içselleştirmeyi teşvik edici bir işlev görür. Sonuçta kuramın ÇUŞ’lerin faaliyetlerine yönelik temel varsayımı “doğal” ya da “devletin uyardığı” biçimiyle olsun “piyasa başarısızlıklarının” “dışsal” bir unsur olduğudur. Dolayısıyla ÇUŞ’ler kendi başına bu gibi piyasa başarısızlıklarını yaratmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ÇUŞ’lere Yönelik Ulusalcı ya da Eleştirel Bakış: Global Uzanım Yaklaşımı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Jenkins’e göre Marksist olmayan yaklaşımlar içinde ÇUŞ’leri olumsuz yönde eleştiren “Global Uzanım” yaklaşımının temelinde ise yukarıdaki tespitin tam aksi bir görüş yatmaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen yazarlar ÇUŞ’lerin oligopolcü yapısını vurgulayarak eleştirel bir tutum sergilemektedir. Literatürde bu yaklaşımın da farklı isimlerle anıldığı görülmektedir; Ulusalcı Yaklaşım (Lall 1974), Eleştirel Yaklaşım (Biersteker 1978) ve Endüstriyel Organizasyon Yaklaşımı (Newfarmer 1985) gibi. Bu yaklaşım yabancı yatırımları temelde ÇUŞ’lerin stratejisinin bir parçası olarak görür ve basit bir kaynak akımından farklılığını vurgular. Steve Hymer’ın 1960’ların başlarında ABD ekonomisine yönelik çalışmaları bu yaklaşımın temellerini oluşturur. Hymer’a göre yabancı ülkede öncü firmaların yavru firmaları kontrol etmesinin iki nedeni vardır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Yabancı firmalar için konulan sınırlamaları aşıp özel bir üstünlük sağlamak,&lt;br /&gt;•Birbiriyle ilişkili firmalar arasındaki rekabeti kaldırmak ve çatışmayı engellemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuramın odak noktası ÇUŞ’lerin “pazar gücüne” dayanır. ÇUŞ’lerin bu gücünün kaynağı; sermayesi, teknolojiyi kontrol etmesi, ürünü farklılaştırması, reklâm güdümlü pazarlama yapması ve hammaddelere ulaşmadaki ayrıcalıklar gibi bir dizi üstünlüğün bileşeni olarak ortaya çıkar. Yukarıda belirttiğimiz gibi, İçselleştirme Kuramcıları piyasa başarısızlıklarını teknoloji, ürünlerin doğası ya da devlet müdahalesi gibi unsurlardan kaynaklanan dışsal bir olgu olarak kabul ederken, Global Uzanım Yaklaşımı kuramcıları bu görüşün aksine ÇUŞ’lerin varlığını aksak piyasaların ortaya çıkmasının temel faktörü olarak görmektedir. Jenkins’e göre bu yaklaşım, ÇUŞ’lerin faaliyette bulunduğu GOÜ’lerdeki “pazar gücü” ile ilgili bir grup sonuca da ışık tutmaktadır. Kanımızca bu sonuçlar “ne pahasına olursa olsun özelleştirmeyi ve yabancı sermayeyi teşvik eden” politikaları güden Türkiye için de önem taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Piyasa Yapısı: ÇUŞ’ler üçüncü dünya ülkelerinin oligopolcü piyasalarında yatırım yapma eğilimindedirler ve bu durumun artan yoğunlaşmaya katkıda bulunduğu iddia edilmektedir.&lt;br /&gt;•Tekelci Kârlar: ÇUŞ’lerin pazar gücü ev sahibi ülkede tekelci kârları elde etmelerini destekler. Ancak ÇUŞ’ler tarafından kullanılan transfer fiyatlaması gibi çeşitli muhasebe süreçleri nedeniyle bu kârlar yabancı yavru şirketlerin vergi gelirlerinde gözükmez.&lt;br /&gt;•Pazar gücünün kötüye kullanılması-kısıtlayıcı iş uygulamaları: ÇUŞ’lerin faaliyetleri çeşitli yollarla rekabeti sınırlar. ÇUŞ’ler tarafından teknoloji sözleşmeleri yoluyla lisans verilen firmalar ve yavru şirketler üzerine sınırlayıcı maddeler dayatılır. Dünya piyasalarına yapılacak ihracatın kısıtlanması bu sınırlamalardan yalnızca biridir.&lt;br /&gt;•Talep Yaratma: ÇUŞ’ler, piyasaların belirlediği tüketici tercihlerinden çok kendi ürünleri için talep yaratmaya yönelik olarak pazar güçlerini kullanırlar. Bu durum yerel koşullar için uygun olmayan ürünlerin pazarının genişlemesine ve zevk transferine yol açar.&lt;br /&gt;•Faktör yer değiştirmeleri: DYY’nin bütüncül doğası ve ÇUŞ’lerin tekelci gücü, bazı faktörlerin yerel girdilerle değiştirilmesine neden olur. Yerel olarak elde edilemeyen ithal teknoloji ve bunun tamamlayıcısı yerel kaynaklar, yerel sermaye ve girişimcilik yerine sermaye ve yönetim ithalatıyla getirilebilir. Bu durum yerel sanayiin yabancılaşmasına yol açabilir.&lt;br /&gt;Jenkins’e göre bu görüşün en temel politika çıkarsaması ÇUŞ’ler için bir “devlet kontrolüne” gereksinim olduğudur. Bu kontroller, hem ulusal hem de uluslararası bazda yapılabilir. Kontrol yapılacak alanlar olarak ise özellikle “transfer fiyatlaması” ve “kısıtlayıcı iş uygulamaları” öne çıkmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya devam edecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 14 Mart 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5306561397434382834?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5306561397434382834'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5306561397434382834'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/03/cokuluslu-sirketler-seytan-m-melek-mi_12.html' title='Çokuluslu Şirketler Şeytan mı, Melek mi? “İktisat Ekolleri ve Türkiye Gerçekleri” (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-qHyaSsMCiYk/TXtcjtaaxEI/AAAAAAAAAKc/sNO-e-PTvCc/s72-c/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3662637219438407366</id><published>2011-03-06T00:06:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.848-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Çokuluslu Şirketler Şeytan mı, Melek mi? “İktisat Ekolleri ve Türkiye Gerçekleri” (1)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-pIDdwaG6S0c/TXNBIPfu9hI/AAAAAAAAAKU/QFECM3WJ334/s1600/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 400px; height: 250px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-pIDdwaG6S0c/TXNBIPfu9hI/AAAAAAAAAKU/QFECM3WJ334/s400/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5580875973096568338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;IMF ve Dünya Bankası güdümlü, “faiz-kur-borsa üçgenine dayalı” ekonomi politikalarını tercih eden “özelleştirmeci” siyasi iktidarın ve onun alkışçısı bir grup iktisatçının son dönemlerde ağızlarından düşürmedikleri bir söylem var: “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları gelecek, bütün sosyo-ekonomik sorunlarımız çözülecek!” Gerçekten durum böyle mi? Doğrudan yabancı yatırım (DYY) her zaman ev sahibi ülkelere olumlu etkilerde bulunur mu? Olumlu etkilerde bulunacağını varsaysak bile, çokuluslu şirketler (ÇUŞ) “verili koşullarda” Türkiye’de “yeni yatırım” yapıp, “yeni teknoloji” getirir ve “yeni iş yerleri” açarlar mı? Üç hafta sürecek olan bu yazı dizimizde meselenin kuramsal temellerini verdikten sonra özellikle AKP iktidarlarının görevde olduğu 2000’lerin başından günümüze kadar Türkiye’de bu konuda yaşanan gelişmeleri analiz edeceğiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;Bazı İktisat Ekollerine Göre ÇUŞ’lerin Ekonomik Etkileri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının çok önemli bir bölümünün ÇUŞ’ler tarafından yapıldığı bilinen bir gerçek. En basit tanımıyla “ÇUŞ’ler”, belirli bir merkezden yönetilen ve aynı anda dünyanın çeşitli ülkelerinde mal ve hizmet üreten devasa organizasyonlar.  “Doğrudan yabancı sermaye yatırımları”nı ise, ÇUŞ’lerin ana merkezinin bulunduğu ülkenin dışındaki bir ülkede, yeni bir şirket kurması ya da mevcut bir yerli şirketi satın alarak veya sermayesini yükselterek kendisine bağlı bir duruma getirmesi  olarak tanımlıyoruz. ÇUŞ’lerin gelişmekte olan ülkelerde (GOÜ) yarattığı sosyo-ekonomik etkileri kuramsallaştırmaya yönelik çalışmalara baktığımızda ise bazı hükümet yetkilileri ve onların alkışçısı bir grup iktisatçının yukarıda özetlenen “kolaycı beklentisinden” çok daha karmaşık bir yapı çıkıyor karşımıza. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisat disipliniyle ilgilenenler iyi bilir ki, “ana akım iktisat ekollerinin” biraz dışına çıktığınızda, DYY ve ÇUŞ’lerin ev sahibi ülke üzerine yalnızca olumlu değil, olumsuz etkilerinin de olduğuna yönelik kapsamlı tartışmalarla karşılaşmanız mümkündür. Bu konularda dünyaca ünlü bir akademisyen olan Rhys Jenkins, 1980’lerin sonunda yayınlanan ve kanımızca halen önemini koruyan Transnational Corporations and Uneven Development: The Internationalization of Capital and The Third World başlıklı çalışmasında önemli saptamalar yapmaktadır. Yazı dizimizin ilk iki bölümünde bu saptamaların bir kısmını sizlerle paylaşacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jenkins, ÇUŞ’leri olumsuz yönde eleştirenlerle, onları destekleyen iktisatçılar ve iktisat ekollerini, Marksist ve Marksist Olmayan Yaklaşımlar temelinde sınıflandırmaktadır. Bu yazıdaki kuramsal tartışmalar, ÇUŞ’leri destekleyen ve onları eleştiren yaklaşımlar içinden, “Marksist Olmayan Yaklaşımlar” ile sınırlandırılacaktır. Marksist olmayan yaklaşımlar içinde de ÇUŞ’lerin GOÜ’lerde olumlu etkiler yarattığı tezini savunan “Neo-klasik Yaklaşım” ile eleştirel bir tavır takınan “Global Uzanım” yaklaşımlarına odaklanılacaktır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neoklasik Yaklaşım ve ÇUŞ’lerin Lehindeki Argümanlar &lt;br /&gt;Jenkins’e göre, Marksist olmayan yaklaşımlar içinde ÇUŞ’lerin yaptığı yabancı yatırımların yararlarını savunan iktisatçılar, argümanlarını büyük ölçüde Neo-klasik İktisat Kuramı üzerinde geliştirmişlerdir. Bu görüşün taraftarları açısından ÇUŞ’ler, kaynakların optimum dağılımını sağlayan ve dünya refahını maksimize eden ajanlardır. ÇUŞ’lerin faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan iktisadi faydaların dağılımı hem ev sahibi ülkede, hem de orijin ülkede olumlu etkiler ortaya çıkarır. Bu yaklaşım içinde öne çıkan ve 1960’lı yıllarda çok rağbet gören “Sermaye Akımı Modellerine” göre, doğrudan DYY ev sahibi ülkenin sermaye stokunu artıran basit bir sermaye akımı olarak görülmekteydi. Böylece yabancı sermaye girişi sonucunda (alan) ülkenin toplam üretiminin artacağı, tam rekabet ve yerel sermaye stokuna olumsuz etkide bulunmayacağı varsayımları altında, yabancı sermayeye ayrılan kârlar çıkarıldıktan sonra ev sahibi ülkelerin gelirlerinin artacağı öngörülmekteydi. Bu yaklaşıma göre üçüncü dünyadaki sermaye kıtlığının neden olduğu “fakirlik kısır döngüsünü” kırmak için de DYY öne çıkarılmakta ve hatta bazı ana akım kalkınma iktisatçıları, iktisadi büyüme için gerekli olan ilave dövizin sağlanması ve yurtiçi tasarruflara katkı anlamında DYY’nin lehinde tavır takınmaktaydı. Neo-klasik kuramda DYY ve ÇUŞ’ler üzerine olumlu görüşler öne sürülürken, aşağıdaki varsayımlara dayanıldığını da okuyucuya hatırlatmakta fayda var:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•Tamamlayıcılık Varsayımı: Yokluğunda yerel üretimin olamayacağı alanlarda yabancı kaynaklar yerli kaynakları tamamlar.&lt;br /&gt;•Piyasaların tam rekabete yakın bir model içinde işleyeceği varsayımı: Bunun sonucu aşırı kârların ortadan kalkacağı ve piyasa başarısızlıklarının da büyük ölçüde yanlış devlet politikalarından kaynaklanacağı öngörülür.&lt;br /&gt;•Kaynak yaratma varsayımı: ÇUŞ’ler yalnızca mevcut yerel kaynakları tamamlamaya katkıda bulunmazlar, aynı zamanda ilave yerel kaynakların yaratılması ya da önceden kullanılmayan kaynakların kullanılmasını da sağlarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’ların son dönemlerinde DYY ile ilişkili olarak neo-klasik kuramın vurgusunda bir kayma yaşanmıştır. Bu yıllarda vurgu, DYY’nin sermaye katkısı sağlamasından ziyade teknoloji transferi boyutuna kaymıştır. DYY’nin sermaye akımı kadar “yönetim teknikleri” ve “teknoloji” gibi diğer faktörleri de içeren bütüncül bir doğasının olduğu; yoğunlaştırılmış piyasa yapıları ile DYY arasındaki güçlü bir ilişkinin varlığı ve yabancı yatırım kuramı ile dış ticaret kuramlarının birleştirilmesi gereksinimi, bu sürecin gelişiminde etkili olmuştur. Bu yıllarda Harvard Bussines School’da geliştirilen “Ürün Devresi Kuramı” üzerine çalışan bir grup yazar, yeni bir ürünün bulunuşu ile onun olgunlaşmasına kadar geçen safhaların özelliklerinden hareket etmiştir. Kuram, yatırım ve ticaret kalıplarındaki değişiklikleri açıklamaya yönelik olmasına rağmen GOÜ’lerdeki DYY’nin etkilerini de çözümlemek için bazı saptamalar yapmıştır. Kurama göre GOÜ’ler ürünün olgunlaşma aşamasında karşılaştırmalı üstünlüğe sahip olacak ve standartlaşmış ürünleri üretebilecektir. Ürünler; olgunlaştığında ve teknolojisi standart hale geldiğinde rekabete konu olmaktadır. Böylelikle ev sahibi ülkenin uygun dönemde teknolojiyi elde edebilmesi söz konusudur. Standartlaşma döneminde, ihracat pazarlarının sonradan piyasaya giren firmalar ve yerli üreticiler tarafından paylaşılıyor olması, öncü firmayı iç pazar payı ve kârların azalmasından doğan kayıpları giderme ve önleme davranışına iter. İşte bu dönemde ÇUŞ’ler ihracat pazarındaki ülkede üretime başlar. Teknolojik üstünlüğün tamamen ev sahibi ülke eline geçtiği bu dönemde, rekabeti maliyetlere göre yönlendirmek ön plana çıkar. Sonuçta malın fiyatını düşürmenin tek yolu, üretim süreçlerinin emek-yoğun bölümlerini GOÜ’lerdeki ucuz işgücü kaynaklarına yöneltmekten geçer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya devam edecek&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 7 Mart 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3662637219438407366?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3662637219438407366'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3662637219438407366'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/03/cokuluslu-sirketler-seytan-m-melek-mi.html' title='Çokuluslu Şirketler Şeytan mı, Melek mi? “İktisat Ekolleri ve Türkiye Gerçekleri” (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-pIDdwaG6S0c/TXNBIPfu9hI/AAAAAAAAAKU/QFECM3WJ334/s72-c/SEYTAN-MELEK-TABLOSU100cm-150cm-45-tl__35567040_0.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5129546616205897557</id><published>2011-02-26T14:22:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.849-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Azerbaycan’da Ekonomik Gelişme Ve “Ulusal Yenilik Sistemi” Arayışları (2)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-kdmr6tHEnEw/TWl-FXxTokI/AAAAAAAAAKM/hUxm1rPPRYY/s1600/Azerbaijan_oil.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 232px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-kdmr6tHEnEw/TWl-FXxTokI/AAAAAAAAAKM/hUxm1rPPRYY/s400/Azerbaijan_oil.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5578128244220338754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;14 Şubat 2011 tarihli yazımızı sonlandırırken, Hollanda Hastalığı olan bir ülkede “teknolojik yenilik faaliyetleri” ve “ulusal yenilik sistemi” gibi olguların niçin önemli olduğu ve Azerbaycan’ın bu konudaki potansiyellerinin neler olduğu sorularına ikinci bölümde yoğunlaşacağımızı belirtmiştik. Bu soruların yanıtlarını aramadan önce “Ulusal Yenilik Sistemi” ve “teknoekonomi politikası” kavramları üzerinde durmak gerekiyor. Küreselleşme sürecinin özellikle son dönemlerde dikkat çeken en temel dinamiğini, bilim ve teknolojide yaşanan baş döndürücü gelişmeler oluşturmaktadır. Günümüzde bilim ve teknoloji politikalarının odağında ise “yenilik” (İnovasyon) kavramının yer aldığı görülmektedir. Yenilik aynı zamanda bilim-teknoloji politikaları ile ekonomi politikalarının (teknoekonomi politikaları) ortak bir paydasını oluşturmaktadır. Bilindiği gibi günümüzde ekonomi politikası öncelikleri; “ekonomik büyüme ve gelişmenin hızlandırılması, uluslararası rekabet gücünün artırılması ve insanların refahı ve yaşam kalitesinin yükseltilmesine” odaklanmıştır. Bu bağlamda yenilik, hem ülkeler hem de firmalar için ulusal ve uluslararası platformda rekabet gücü kazanmanın, verimlilik artışı sağlamanın, ekonomik büyüme ve gelişmenin, dolayısıyla da refah ve yaşam kalitesi artışının en temel unsurlarındandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ulusal Yenilik Sistemi&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kurumsal olarak Ulusal Yenilik Sistemi (UYS), “yeni teknolojilerin oluşumunu ve yayılmasını kapsayan; belirli bir kurumsal altyapı altında, iktisadi-sınaî ve bilim alanında birbirleriyle bağlantılı olan ajanlar şebekesi” olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda artık modern ekonomilerde “ulusal ve bölgesel yenilik sistemleri”, bir ülkenin ya da bölgenin yenilik sürecinde yetkinlik kazanmasına ve bu yetkinliği sürdürebilmesine yarayan en temel yapılar olarak kabul edilmektedir. “Yenilik ve Teknoloji İktisadı”nın kurucularından Chris Freeman’a göre; bu sistemlerin içindeki çeşitli ürünlerin yaratılması için gereken bilgi, nitelik ve deneyim hem birbiriyle ilişkili, hem de birbirini destekler niteliktedir. Bu sistemlerin kurulması ve etkin çalışmasıyla bir taraftan öğrenme ve yakalama zamanı kısalırken, diğer taraftan kalkınma ve büyümenin ufkunu açacak ürün ve üretim süreçleri gruplarının belirlenmesine yol açılır. UYS kavramında anahtar unsur, “bilgi ve öğrenmedir”. Bu yaklaşımda öğrenme etkinliği uzun dönemli başarılı bir ekonomik gelişmenin temel açıklayıcı unsuru kabul edilir. Dolayısıyla UYS kavramı bir taraftan “öğrenme” üzerine odaklanırken, öte yandan bir sistem çerçevesinde “süreç” üzerine de odaklanmak durumundadır. UYS “ulusaldır”; çünkü ulusun ve içinde bulunduğu toplumun tanımlanabilir bir takım özgüllüklerini içerir. “Sistemiktir”; çünkü yenilik yaratma ve öğrenme sürecinde kurumsal desteğin önemini açık bir şekilde öne çıkarır. Kısaca özetlemek gerekirse, UYS kavramı; öğrenme etkinliği ve öğrenmeyi destekleyen kurumsal yapının yeteneği ve etkin çalışması üzerine odaklaşmak durumundadır. Bu sistemi oluşturan; üniversite, araştırma kurumu ve firma gibi aktörlerin birbirleriyle nasıl bir etkileşim içine girdikleri ne kadar önemliyse, bu sistemin etkin çalışması adına, finansman sisteminin etkinliği ve düzenleyici kuralların yanı sıra kurum ve firmaları “öğrenmeye teşvik eden şartlar” da büyük önem taşımaktadır. Gelişmekte olan ülkeler (GOÜ) için UYS’nin dayandığı en temel kurumsal ayak “ulus-devlet” ve uyguladığı “teknoekonomi politikalarıdır”. Ulus-devletin sınaî ve teknolojik gelişmeyi sağlama-yönlendirme adına gerçekleştirdiği müdahaleler ve kurumsal düzenlemeler olarak “tasarlanan sanayi ve bilim-teknoloji politikalarının niteliği” (teknoekonomi politikaları) bu bağlamda büyük önem arz etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Azerbaycan’da Ulusal Yenilik Sistemi Arayışları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;2010 yılında kabul edilen doktora tezinde Behruz Mammadov, Azerbaycan’ın ulusal yenilik sistemine yönelik potansiyelleri sistematik olarak analiz etmiştir. Mammadov’a göre, Azerbaycan yüksek okuma yazma oranına ve Sovyet döneminden devir alınan azımsanmayacak düzeyde üniversite, bilim ve araştırma altyapısına sahip olmakla birlikte, sanayi yapısıyla olan eksik etkileşim ve bağlardan dolayı yenilik faaliyetleri bakımından zayıf bir ülke durumundadır. Ulusal Yenilik Sistemleri’nin karşılaştırılmasında kullanılan patent ve Ar-Ge harcamaları başta olmak üzere, yenilikçiliğin başlıca girdi ve çıktı göstergeleri açısından ülke düşük performans sergilemektedir. Mammadov tezinde, seçilmiş sektörlere göre hesaplanmış “Balassa’nın Karşılaştırmalı İhracat Performansı ve Göreli İhracat-İthalat Performansı” katsayılarına göre Azerbaycan’da sadece “yakıt ve madencilik sektörlerinin” rekabetçi olduğunu ortaya koymuştur. Diğer sektörlerin rekabet gücünün olmaması, buna karşın yenilik faaliyetlerinin düşük olduğu yakıt ve madencilik sektöründe ihracatın yüksek olması, geçen hafta bahsettiğimiz Hollanda Hastalığı endişesini haklı çıkarmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mammadov, bu durumla mücadelede ülkede bir UYS’nin kurulması ve geliştirilmesi gereğine özel vurgu yapmaktadır. “Petrol dışı sektörlerdeki” krizlerin ortadan kaldırılması ve dengesiz ekonomik gelişmenin önlenmesinde, Sovyet döneminden devralınan bilimsel potansiyel ve üretim altyapısının daha etkin kullanılmasını sağlayacak bir UYS’nin kritik rolü daha da belirginleşmektedir. Gerçekten de böylesi bir UYS, kamu ve özel sektör tarafından yürütülen yenilik projelerinin koordinasyonuna; teknolojik yeniliklerin ülkeye transferine, yenilik faaliyetlerine finans kaynaklarının yönlenmesine, araştırmacıların faaliyetlerinin ilişkilendirilmesine, yeniliklerin artmasına ortam yaratacak altyapı kurumlarının oluşturulmasına ve teknolojik geriliğin giderilmesine imkân sağlayacaktır. Mammadov, aslında mevcut hükümetin de bu durumun farkında olduğuna işaret etmekte, hem uluslararası hem de ulusal faktörlerin dinamiğiyle bilim, teknoloji ve yenilik politikalarının UYS anlayışı çerçevesinde geliştirilmesine yönelik önlemler alınmaya başlandığına dikkat çekilmektedir. Bu konuda öncü adımlar bilim-teknoloji enformasyon altyapısının yaratılması olarak başlatılmış, bilimin geliştirilmesiyle ilgili ulusal strateji ve buna dayalı hazırlanmış olan önlemler planı ise bu konuda temel oluşturmuştur. Ayrıca farklı sanayilere yönelik hazırlanmış olan birçok devlet programı sayısal hedefler içermemekle birlikte, ülkede öğrenme ve teknolojik yeteneğin geliştirilmesine hizmet etmektedir. Günümüzde, “Azerbaycan Cumhuriyeti Yenilik Politikası Konsepti”, “Ulusal Yenilik Sisteminin Oluşturulması ve Geliştirilmesi Programı”, “Yenilik Faaliyetlerine İlişkin Yasa ve Ulusal Yenilik Sistemi Konsepti” taslakları hazır durumda ve onay beklemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mammadov çalışmasında Azerbaycan için bir UYS’nin gerekliliğini vurgularken, aynı zamanda dinamik karşılaştırmalı üstünlüklerden hareketle bu sistemin dayanacağı “stratejik sektör” ve “jenerik teknolojiye” de işaret etmektedir; “Enformasyon-komünikasyon”. Azerbaycan’da enformasyon-komünikasyon sektörüyle ilgili yenilik sistemi çalışmalarının göreli olarak daha ileride olduğunu vurgulayan Mammadov, enformasyon-komünikasyon teknolojilerinin (EKT) çağa damgasını vuran, ekonominin ve gündelik yaşamın tüm alanlarını etkileyen en temel jenerik teknoloji olduğuna dikkat çekmektedir. Bu nedenle küçük bir ülke olan Azerbaycan açısından  “teknolojik yetişme”, EKT’nin ülkeye transferi, öğrenilip özümsenmesi, ekonominin diğer faaliyet alanlarına yayılımı ve bu teknolojileri bir üst düzeyde yeniden üretme yeteneğinin kazanımı anlamına gelmektedir. Azerbaycan hükümeti de enformasyon-komünikasyon sektöründe bölgede öncü ülke olmayı amaçlamaktadır. Lakin Mammadov’un da belirttiği gibi Azerbaycan’da UYS henüz kuruluş aşamasında olup, teknoekonomi politikalarının tasarımı doğrultusunda sistemin yönetim ve koordinasyonundan sorumlu kurumların eşgüdümü, Ar-Ge birimleri, finans ve arayüz kurumlarının oluşturulması gibi konularda önemli atılımlara ihtiyaç vardır. Ayrıca bilim, teknoloji ve yenilik konusunda yeni düzenleyici yasal çerçevenin ve teşvik sisteminin oluşturulması ve eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması, UYS’nin hayat bulmasında kaçınılmaz zorunluluklar olarak karşımıza çıkmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 28 Şubat 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5129546616205897557?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5129546616205897557'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5129546616205897557'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/02/azerbaycanda-ekonomik-gelisme-ve-ulusal_26.html' title='Azerbaycan’da Ekonomik Gelişme Ve “Ulusal Yenilik Sistemi” Arayışları (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-kdmr6tHEnEw/TWl-FXxTokI/AAAAAAAAAKM/hUxm1rPPRYY/s72-c/Azerbaijan_oil.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-2093918487989682076</id><published>2011-02-14T23:41:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.849-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>İleri Demokrasi Ülkesinde Muhalif Yazar Olmak(!)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-V1uXjHqlk9Y/TVourxK58nI/AAAAAAAAAKE/ezrAM9ELFhg/s1600/ileridemokrasi2.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 392px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-V1uXjHqlk9Y/TVourxK58nI/AAAAAAAAAKE/ezrAM9ELFhg/s400/ileridemokrasi2.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573818818292740722" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-2093918487989682076?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2093918487989682076'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2093918487989682076'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/02/ileri-demokrasi-ulkesinde-muhalif-yazar.html' title='İleri Demokrasi Ülkesinde Muhalif Yazar Olmak(!)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-V1uXjHqlk9Y/TVourxK58nI/AAAAAAAAAKE/ezrAM9ELFhg/s72-c/ileridemokrasi2.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1569954203020445667</id><published>2011-02-13T09:38:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.849-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Azerbaycan’da Ekonomik Gelişme Ve “Ulusal Yenilik Sistemi” Arayışları (1)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-YjeZHiWqZAY/TVgXndyRS8I/AAAAAAAAAJ8/mVeRPzndxoo/s1600/Azerbaijan_oil.png"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 232px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-YjeZHiWqZAY/TVgXndyRS8I/AAAAAAAAAJ8/mVeRPzndxoo/s320/Azerbaijan_oil.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573230505648802754" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Azerbaycan’a, daha doğrusu Bakü’ye Azeri bir öğrencimle birlikte tebliğ sunmak üzere gittiğimden bu yana yaklaşık 8 yıl geçmiş. O dönemde şehri dolaşırken yapmış olduğum gözlemlerimi yeniden anımsadığımda tam bir çelişkiler yumağı zihnimde kalan. Şehre girerken alevleri yükselen sağlı sollu doğal gaz ve petrol kuyularını görüp de, böylesi bir ülkede kitlesel yoksulluğun nasıl yaşanabildiğini düşünmemek elde değildi. Bir tarafta “ekmeğin fiyatında indirim yapacağını ilan eden süpermarketin önünde sabahın 6’sından itibaren başlayan uzun kuyruklar”, diğer tarafta ise “caddelerinde arz-ı endam eden devasa Jeep ve Mercedes’leriyle” gelir dağılımı adaletsizliğinin en uç örneklerini sergileyen bir ülke. Dağılan Sovyetler Birliği döneminden kalma otomobillerde taksicilik yapmaya çalışan bir şoförle yapmış olduğumuz kısacık sohbette bile kapitalizme geçişle birlikte eski sosyalist sistemin getirdiği bazı “sosyal gelir unsurlarının” kaybından duyulan rahatsızlıklar öne çıkmıştı. Aynı Azerbaycan, yurtdışındaki üniversitelerde okuyan Azeri öğrencilerinin parlak başarıları ve bazı alanlarda uzmanlaşmış köklü eğitim kurumları ve üniversiteleriyle de ayrı bir çelişki oluşturmaktaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SSCB döneminde Azerbaycan ekonomisi merkezi planlı ekonominin bir alt sistemi niteliğini taşımış ve ülkenin ekonomik organizasyonu ve işleyiş mekanizmaları SSCB’nin planlama stratejisi doğrultusunda biçimlenmişti. Sanayi tesislerinin tümü SSCB’nin ihtiyacına göre kurulmuş dev tesislerden meydana gelmişti. Azerbaycan ekonomisinin itici gücü niteliğindeki sanayi öteden beri petrol sanayii olmuştu. İhracatın genellikle rafine petrol ürünleri, makine ve tekstil ürünleriyle, şaraptan oluşan çok önemli bir kısmı Rusya ve Ukrayna gibi diğer Cumhuriyetlere gerçekleştirilirken, ithalatın da büyük kısmı yine bu Cumhuriyetlerden alınan gıda ürünleriyle, rafine edilip yeniden ihraç edilmek üzere ithal edilen ham petrol ürünlerinden oluşmuştu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Sancılı Geçiş Yılları&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Zenfira Nasirova’yla birlikte hazırlayıp, 2003 yılında Bakü Qafqaz Üniversitesi’nde düzenlenen “Küreselleşme Sürecinde Kafkasya ve Orta Asya" adlı uluslararası konferansta sunduğumuz bildiride belirttiğimiz üzere, bağımsızlığını kazandıktan sonraki süreçte (1991 sonrası) Azerbaycan Cumhuriyeti, mevcut ekonomik yapının tasfiyesi nedeniyle çok önemli sorunlarla boğuşmuştur. Merkezi planlamaya göre örgütlenmiş birçok tesisin üretimi ya durmuş ya da atıl seviyede kalmıştır. SSCB’deki işletmelerle ekonomik bağlantıların koparılması ve ülkenin diğer cumhuriyetlerdeki pazar payını kaybetmesinin yanı sıra SSCB döneminde merkezden sağlanan sübvansiyonların da kesilmesiyle birlikte üretimde şok düşüşler yaşanmıştır. Bu süreç, hiperenflasyonla birleşince ekonomik yapı tamamen bozulmuştur. Buna ilaveten 1992-1993 yıllarında Ermenistan’ın müdahalesiyle kaybedilen toprakların getirdiği iç politik kriz ve iç savaş tehlikeleri ülkenin sosyoekonomik açıdan zayıflamasını beraberinde getirmiştir. Uygulanan yanlış para ve maliye politikaları sonucunda ekonomide ciddi bütçe ve dış ticaret açıklarıyla karşılaşılmıştır. Üretim ve yatırımda çok önemli düşüşlerin yaşandığı bu dönemde gerçekleşen kitlesel işsizlikle birlikte halk büyük ölçüde fakirleşmiştir. Geçiş döneminin başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz 1991-1994 yılları Azerbaycan iktisat tarihine köklü bir fakirleşme dönemi olarak geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;IMF’li Yıllar&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Geçiş döneminin ilk yıllarında ekonomide yaşanan kötü gidişat 1995 yılının başından itibaren ekonomi politikalarında köklü önlemlerin alınması gereğini ortaya çıkarmıştır. Aslında Azerbaycan ekonomik krizden çıkma arayışlarında dış yardıma daha önceki yıllarda da sıcak bakmış ve 18 Eylül 1992 tarihinde IMF’ye üye olmuştu. Ancak IMF’den ilk kredi 19 Nisan 1995 tarihinde kullanılabilmiştir. Savaşın bitmesi, yapılan seçimlerle ülkede parlamentonun oluşturulması ve özellikle de Batılı ülkelerle “Asrın Mukavelesi” adı verilen petrol anlaşmasının imzalanmasıyla birlikte, IMF ve Dünya Bankası ancak 1995 yılından itibaren Azerbaycan’a destek vermeye başlamıştır. Azerbaycan Hükümeti'inin teşviki ile dünyanın önemli ekonomik, finans kurumları ve bankalarıyla ilişkiler kurulması için tedbirler alınarak, onların danışmanlık ve teknik yardımıyla iki ekonomik paket 1995-1996 yıllarında uygulamaya konulmuştur. Bu reform politikalarının IMF tarafından desteklenmesine 2000’li yıllarda da devam edilmiştir. Uygulanan IMF programlarıyla birlikte ülkede enflasyonun düşürüldüğü ve belirli bir büyüme sürecine girildiğini söylemek mümkündür. Uygulanan sıkı para politikalarının neticesinde bankacılık kesimi yeniden yapılanarak, bazı devlet bankaları da dâhil birçok banka sistemden çekilmek zorunda kalmıştır. Toplam banka sayısı 1995’de 210 iken 2000 yılında 59’a, 2010 yılında ise 46’ya kadar gerilemiştir. Toplam aktifler içerisinde kamu bankalarının payı azalarak, yabancı bankaların da ortak olduğu özel bankaların payında önemli bir artış yaşanmıştır. Neticede Azerbaycan ekonomisi önemli bir para ikamesi (dolarizasyon) sürecine girmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Hollanda Hastalığı&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bu aşamada Azerbaycan ekonomisinde yaşanan gelişmeleri uzun uzadıya aktarmak yerine yazımızın özellikle 2. bölümüyle ilişkisi nedeniyle kritik bir konu üzerinde odaklanılacaktır. Azerbaycan’da uygulanan IMF destekli ekonomi politikaları ne yazık ki ülkenin temel itici sektörünün “petrol sanayi” olduğu gerçeğini değiştirememiştir. Bu politikalar her ne kadar mali ve parasal alanda disiplinle birlikte enflasyon ve büyüme üzerinde olumlu etkiler yaratmışsa da, kalkınma ve sanayileşme adına olumlu bir etki getirmemiştir. İhracat gelirlerinin %90’nından fazlasının petrol sanayiinden elde edildiği ülkede sağlanan büyüme sürecinin en önemli itici gücünü de “büyük ölçüde yabancı sermayeye bağımlı” olan bu sektör oluşturmaya devam etmiştir. Ancak doğal kaynaklara dayalı petrol sanayii itişli büyüme süreci ve bu sektörün aşırı kullanımının getirdiği ekonomik yapı, diğer sanayilerin sağlıklı gelişmesini engellemekte, literatürde Hollanda Hastalığı olarak anılan bu durum, Azerbaycan’ın dengesiz ekonomik büyümesine işaret etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda Hastalığı ile birlikte makroekonomik istikrarın bozulmasına yönelik üç kanal işlemektedir: Birincisi oil-boom ile birlikte ulusal paraya olan talep artmakta ve MB fiyat istikrarı adına yabancı para karşısında ulusal paranın aşırı değerlenmesine göz yumabilmektedir. İkincisi petrol gelirlerinin miktarı ve toplanmasına yönelik belirsizlikler ödemeler dengesinin sürdürülebilirliğini riske atabilmekte, ayrıcalıklı olmayan dış borç sözleşmelerinin imzalanmasına ve dış borç yükünün artmasına yol açılabilmektedir. Üçüncü olarak, beklenmeyen gelir akımları, hükümet harcamaları üzerine “ratchet etkisi” yaratabilmekte ve ülkenin mali politikasının istikrarına yönelik bir tehdide neden olabilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollanda Hastalığı yalnızca makroekonomik istikrarı tehlikeye sokmamakta aynı zamanda ekonominin sektörel gelişiminde de dengesizliklere neden olmaktadır. Klasik Hollanda Hastalığı argümanı petrol sektörü ve petrol-dışı ticari sektörlerle, dış ticarete konu olmayan sektörler arasındaki dengesiz büyüme üzerine odaklanır. Eğer petrol üretiminin yarattığı ilave zenginlik dış ticarete konu olmayan mallara harcanırsa, ticari mallara göre dış ticarete konu olmayan malların fiyatları artar ve ulusal para aşırı değerlenir. Sonuç olarak geleneksel ticari malların uluslararası rekabet gücü azalır. Azerbaycan örneğine bakıldığında “perakendecilik, restoran ve otel” gibi dış ticarete konu olmayan sektörlerin GSYİH içindeki payının, petrol üreticisi olmayan geçiş ülkelerininkinden çok daha hızlı büyüdüğü görülecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımızın 2. bölümünde Hollanda Hastalığı olan bir ülkede “teknolojik yenilik faaliyetleri” ve “ulusal yenilik sistemi” gibi olguların niçin önemli olduğu ve Azerbaycan’ın bu konudaki potansiyelleri üzerinde durulacaktır. Bu yapılırken, tez danışmanlığını yaptığım Behruz Mammadov’un ilgili konuda hazırlamış olduğu doktora tezinde ileri sürdüğü görüşlerden de yararlanılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 14 Şubat 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1569954203020445667?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1569954203020445667'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1569954203020445667'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/02/azerbaycanda-ekonomik-gelisme-ve-ulusal.html' title='Azerbaycan’da Ekonomik Gelişme Ve “Ulusal Yenilik Sistemi” Arayışları (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-YjeZHiWqZAY/TVgXndyRS8I/AAAAAAAAAJ8/mVeRPzndxoo/s72-c/Azerbaijan_oil.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4913033621103454452</id><published>2011-02-05T01:09:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.850-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>İşçi Sınıfı(n) Güçlü Değilse Teknoloji(n) de Gelişmez(!)</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TU0UK84sWuI/AAAAAAAAAJ0/bMF6UowFQa0/s1600/welcome_to_the_machine.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 312px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TU0UK84sWuI/AAAAAAAAAJ0/bMF6UowFQa0/s320/welcome_to_the_machine.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5570130492502334178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karl Marks teknolojik gelişmenin iktisadi dinamiklerini açıklamaya çalışan ilk düşünür olmamakla beraber, kendisi ve takipçileri teknolojinin gelişimi ile özel olarak ilgilenmişlerdir. Bazı Marksistler, teknolojik değişimi toplumsal dönüşümün gerçekleşmesinde bağımsız bir değişken olarak görmesinden dolayı Marks’ı, “Teknolojik determinist” olarak nitelemişlerdir. Marksist görüşe göre emek ve sermaye arasındaki toplumsal ilişkiler ve emek sürecinde sermayenin emeği kontrol etme zorunluluğu, teknolojik gelişmenin yönlendirici gücü olarak kabul edilmektedir. Marksist açıdan bir “teknoloji” tanımı vermek gerekseydi kanımızca en güzeli şu olurdu; “üretimin doğal olgusunun (emeğin) nasıl kontrol edileceği ve sömürüleceğinin bilgisi”. Dolayısıyla kapitalistin emeği üretim süreci içinde denetim altında tutabilme güdüsü sistemde teknolojik gelişmenin doğasını belirlemektedir. Bu da Marksistleri kapitalist üretim ilişkisi altında teknolojik gelişmelerin yansız olmadığı sonucuna götürmektedir. Marks’a göre teknolojik gelişme dinamiğinin altında kapitalistin kârını artırmak, üretilen ürünler için pazarını genişletmek ve fabrikalarda çalıştırılan işçileri denetim altında tutmak için gerçekleştirilen çabalar yatmaktadır. Bu görüşün denetimle ilgili boyutunun en etkili dışa vurumu Kapitalin I. Cildinde şu şekilde karşımıza çıkar; “Yalnızca işçi sınıfının ayaklanmalarına karşı silah gücüyle sermaye sağlama amacıyla 1830 yılından beri yapılan icatların tarihinin yazılması gerçekten mümkün olacaktır” (Aktaran Basalla, s.149-150).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;George Basalla’ya göre Marks’tan daha önce bu sorunla ilgilenen başka bir araştırmacı daha vardır; Tine Bruland. Bruland 19.Yüzyıl İngiltere’sinde tekstil sanayisinde gerçekleştirilen üç önemli icadın altında emek süreciyle ilişkili kronikleşmiş sorunların yattığına inanmıştır. Bunlardan ilki 1824’de icat edilen “otomatik çıkrık”tır. Bu makine icat edilmeden evvel sayıları az olmakla beraber “Abacı” olarak anılan yüksel ücretli ve hünerli işçilerin çıkrıkların çalıştırılmasında hayati bir rolü bulunmaktaydı. Zaman içersinde üretim sürecinde Abacıların denetim gücünün yükselmesi otomatik çıkrığın icadını kışkırtmış oldu. Benzer örnekleri baskı makineleri ve yün tarama makineleri için de verebilmek mümkündür. Baskı makineleri icat edilmeden önce “Baskıcılar” olarak anılan grup, geleneksel yöntemler ve tahta kalıplarla patiskaların üzerine desen basıyorlardı. Bu geleneksel yöntem üretimin düşük olmasına neden olmaktaydı. Baskıcılar köklü ve iyi örgütlenmiş bir sendikaya mensuptular. 18. Yüzyılın sonlarına doğru bu sendikanın bir dizi greve gitmesi, mekanik baskıcılığın gelişmesinde çok önemli bir rol oynadı. Bu ustalar zamanla önemini kaybetti. Aynı şekilde yün tarama makinesinin icadı da benzer koşullarda gerçekleşti (ss. 150-152)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20. Yüzyılda da benzer tespitleri yapabilmek mümkündür. 1950 ve 60’lı yıllarda hâkimiyeti en üst düzeye çıkan “Fordist Teknoekonomik Paradigma”; üretim sürecinin mekanizasyonu ile emeğin itaati ve bölünmesini artırma yolunda bir sistem öngörmekteydi. Bu organizasyon; makineleşme, standartlaşma ve uzmanlaşma temelinde biçimlendi. Makineye bağımlı işçinin ve işin ön plana çıktığı, yapılan işin makinenin ritmine göre belirlendiği böylesi bir organizasyonda her ne kadar işin parçalanıp vasıfsızlaştırılması yönündeki gelişmeler daha da derinleştiyse de, işçilerin sık sık greve gidip, sisteme karşı tepki koyabilme olanakları fazlaydı. 1960’lı yıllarda Batı’da sosyal refah devleti anlayışının da yükselmesiyle birlikte dünyanın birçok ülkesinde sendikal hareket ve sendikalaşma oranında önemli artışlar yaşandı. İşçilerin sisteme karşı direnişlerinin getirdiği verimlilik krizini aşmada 1970’li ve 1980’li yıllarda yeni teknolojilerin üretim süreçlerine yönelik getirdiği köklü değişiklikler imdada yetişti. “Post-Fordist Teknoekonomik Paradigma”ya kayış doğrultusunda, üretimde ve istihdamda belirgin esnekleşmelere yol açıldı. Yarı özerk çalışma grupları, kalite çemberleri ve iş genişletme gibi işin yeniden düzenlenmesine yönelik faaliyetler emek sürecini biçimlendirmeye başladı ve yeni düzenlemelerle işçinin işini benimsemesi ve hoşnutluk düzeyi bir miktar artırılsa da “denetim ve kontrol”, biçim değiştirerek yine kapitalistte kalmış oldu. Çok kısaca özetlenen tüm bu gelişmelerin özünde 20. Yüzyıl koşullarında kapitalistin kârını yükseltebilmek için “mutlak artık değerden” ziyade “göreli artık değeri yükseltmesi” zorunluluğu yatmaktaydı. Verimlilik artışı ise üretimden, yönetim ve pazarlamaya kadar yeni teknolojilerin ve organizasyon biçimlerinin geliştirilmesi ve kullanılmasıyla mümkün oldu. Dolayısıyla özellikle Batı’da, bir yandan sosyal refah devleti anlayışı diğer yandan işçi sınıfının örgütlü bir güçle sermayenin karşısında yer alması, yaşanan “teknoekonomik paradigma değişiminde” çok önemli kurumsal olgular olarak karşımıza çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye ise teknolojik olarak dışa bağımlı, büyük ölçüde montaj nitelikli, bölük pörçük ve hatta çokuluslu şirketlerle kol kola da olsa en derin sanayileşme hamlesini işçilere ve çalışanlara sendikal hakların ve örgütlenme olanaklarının olabildiğince fazlasıyla tanındığı 1960’lı yıllarda yaptı. Ancak bu sürecin ulusal teknolojik yeteneğin geliştirilmesi açısından çok da olumlu sonuçlar getirmediğini belirtmek gerekir. Teknoloji yalnızca transfer edilip, onu özümseyecek ve yeniden üretecek politikalar geliştirilmediği için 1970’lerin sonuna doğru sistemin krizinde “girdi ve teknolojik bağımlılık” olgusu belirleyici oldu. 1980’lerin ilk yılları ise “sanayisizleştirmeye” dayalı neoliberal politikaların uygulamaya konulduğu, dışa açık birikim rejimi gereği “işçi ücretlerinin bir maliyet unsuru” olarak görülmeye başlandığı yeni bir dönemin ilk işaretlerini verdi. 24 Ocak Kararları ve 12 Eylül darbesi sonrasında bazı sendikalar kapatılıp, yöneticileri tutuklandı. Daha sonraki yıllarda sendikal faaliyetleri sınırlandıran yasal düzenlemelere gidilip, reel ücretlerin sürekli olarak baskı altında tutulmaya çalışıldığı politikalar izlendi. 1980 sonrasında genellikle sendikasızlaştırma politikalarının yoğunluk kazandığı, sendikal etkinliğin zayıflatıldığı bir sürecin yaşandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Sendikal hareketin ve işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin zayıflatılması yaygın işsizlikle birleşince, sanayileşmeden de vazgeçmiş olan Türkiye’de “yeni teknolojileri geliştirilmesi ve üretim süreçlerine yayılması, yani Batı’da gerçekleşen ‘teknoekonomik paradigma değişimini’ bir yerlerden yakalayabilme beklentisi” ise oldukça iyimser bir umut olarak bir başka bahara kaldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyla İlgili Türkçe Okumalar:&lt;br /&gt;-H. Ansal, “Kapitalist Üretim Esneklik Kazanıyor: Post-Fordizm”, İktisat Dergisi, Yıl.30, Sayı. 346, 1994.&lt;br /&gt;-D. Dickson, Alternatif Teknoloji: Teknik Değişmenin Politik Boyutları, Çev: Nezih Erdoğan, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1992.&lt;br /&gt;-G. Basalla, Teknolojinin Evrimi, Çev: Cem Soydemir, TÜBİTAK Yayınları, Ankara, 1996.&lt;br /&gt;Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi, Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı, Cilt1-II-III, İstanbul, 1998.&lt;br /&gt;-N. Özkaplan, Sendikalar ve Ekonomik Etkileri: Türkiye Üzerine Bir Deneme, Kavram Yayınları, İstanbul, 1994.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 7 Şubat 2011&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4913033621103454452?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4913033621103454452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4913033621103454452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/02/isci-sinifin-guclu-degilse-teknolojin.html' title='İşçi Sınıfı(n) Güçlü Değilse Teknoloji(n) de Gelişmez(!)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TU0UK84sWuI/AAAAAAAAAJ0/bMF6UowFQa0/s72-c/welcome_to_the_machine.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4461882779545767441</id><published>2011-01-27T07:20:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.850-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Tekstil Sektöründe Rekabet Gücü, Teknolojik Gelişmeler ve Denizli Örneği</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TUGOBE8STMI/AAAAAAAAAJo/V42bwiX8cro/s1600/denizli.tekstil.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 300px; height: 214px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TUGOBE8STMI/AAAAAAAAAJo/V42bwiX8cro/s320/denizli.tekstil.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566886763564256450" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Cumhuriyet’le birlikte diğer birçok alanda olduğu gibi dokuma ve iplik sanayi alanlarında da Osmanlı’dan çok parlak bir miras kalmamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında toplam iç talebi karşılamaktan oldukça uzak bir dokuma ve iplik sanayine sahip olan Türkiye, 1929 Büyük Dünya Krizi’yle birlikte temel tüketim mallarının yurt içinde üretilmesine yönelik dışa kapalı ve ithal ikameci bir sanayileşme modeline geçmiştir. Korumacı, devletçi ve planlı bir şekilde sürdürülen bu model 1930’lu yılların kalkınma hamlesinin belirleyicisi olmuştur. 1934 yılında uygulamaya giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın yüklenicisi niteliğindeki Sümerbank, bu dönemde devletin tekstil sektörü adına gerçekleştirmiş olduğu en önemli yatırım niteliğini taşımıştır. Bu kalkınma modelinde 1940’ların sonunda yaşanan değişimle birlikte 1950’li yıllardan itibaren “özel kesim” de sektörde ağırlık kazanmaya başlamıştır. Özellikle 1960’lı yıllarda başlatılan kalkınma planlarıyla beraber gündeme gelen teşvikler neticesinde özel kesimin tekstil sektöründe çok önemli gelişmeler göstermeye başladığını vurgulamak gerekir. Dönem içersinde gerçekleştirilen büyük ölçekli yatırımlarla birlikte sektörde özel kesimin ağırlığı giderek artmış, 1980 sonrasında başta Sümerbank olmak üzere başlıca KİT’lerin özelleştirilmesi ve özel kesime yönelik teşviklerle birlikte özel sektör yatırımlarının günümüzdeki payı %99’lara kadar çıkmıştır. 1980 sonrasında ithal ikameci sanayileşme stratejisinin terk edilmesi ve ihracata yönelik sanayileşme stratejisinin benimsenmesiyle de tekstil sektörü büyük ölçüde dışsatıma yönelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son 20-30 yıllık dönemde ülkede ve dünyada gerçekleşen gelişmeler, sektörün rekabet koşullarının değişmesine neden olmuştur. Türkiye’de 1980 sonrasında uygulanan teşvik politikalarının etkisiyle ve özellikle de Gümrük Birliği’ne girişin getirdiği olumlu beklentiler neticesinde sektörde aşırı yatırıma gidilmiş; kapasite artışının talep artışını aşmasıyla birlikte sektörde kriz eğilimleri baş göstermiştir. Sektörün yaşadığı bu sorunların üstüne bir de 2005 yılında kotaların kalkmasıyla iyice açığa çıkan Uzak Doğu ülkelerinin (özellikle Çin, Hindistan ve Pakistan) rekabeti de eklenince, uluslararası rekabet gücünün artık “ucuz hammadde ve işgücüne” dayalı olarak sürdürülmesi imkânı ortadan kalkmıştır. Günümüzde sektörde “yeni teknolojilerin kullanılması” ve “teknolojik yenilik faaliyetlerinin” sürekliliğini gerektiren bazı dönüşümler yaşanmakta, uluslararası rekabetin gerisinde kalmamak için ülkelerin ve bölgelerin uygulayacakları sektörel teknoloji politikaları önem arz etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda Pamukkale Üniversitesi öğretim görevlilerinden &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Dr. Ertürk Alptekin&lt;/span&gt;’in 2010 yılında kabul edilen ve danışmanlığım altında hazırlamış olduğu “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Tekstil Sektöründe Teknolojik Gelişme ve Rekabet Gücü: Denizli Bölgesi Üzerine Bir Uygulama&lt;/span&gt;” başlıklı doktora tezinin ilgi çekici tespitler içerdiğini vurgulamak gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alptekin çalışmasında tekstil sektöründe son yıllarda öne çıkan önemli gelişmelerden birinin de üretilen ürünlerin içinde, akıllı tekstil ürünleri, çevreye duyarlı ekolojik ürünler ve organik ürünlerin payının artması olduğuna dikkat çekmekte; artık tekstil ürünlerinin yanmaması, kırışmaması, terletmemesi, organik olması ve doğaya zarar vermemesi gibi özelliklerinin ön plana çıkarıldığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla sektör ve moda içinde bu tür tekstil ürünlerine olan talebin sürekli olarak arttığının altını çizen Alptekin’e göre, bu gelişmeler “&lt;span style="font-style:italic;"&gt;rekabet gücünü artırarak sürdürmede&lt;/span&gt;” teknolojik yenilik faaliyetlerinin önemine bir kez daha atıfta bulunmaktadır. Bu bağlamda tekstil firmaları faaliyetlerine devam edebilmek, rekabet gücünü ve dolayısıyla kârlılığını artırabilmek için yenilik çabası içine girmek durumundadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmada büyük ölçüde ihracata dayalı olan Denizli Bölgesi’ndeki tekstil sektöründe gerçekleştirilen yenilik çabaları ile bu çabaları etkileyen faktörlerin neler olduğu ortaya konulmakta, yapılan bir uygulamayla firmaların teknolojik yetenek düzeyleri ve sektördeki rekabet öncelikleri arasındaki ilişkinin ne olduğu gözler önüne serilmektedir. Çalışmanın en önemli katkısı anket çalışmalarına dayalı olarak yapılan uygulamadan hareketle sektöre ve bölgeye yönelik olarak ortaya konan “teknoloji politikası” önerileridir. Çalışmanın politika önerileri içinde özellikle şunlar öne çıkmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Ar–Ge faaliyetlerinin maliyet ve riskinin olumsuz etkilerini azaltmaya yönelik olarak kamunun sektördeki firmalara yeterli kaynak ve destek sağlanması gerekir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;-Firmaların ortak çalışma kültürünü geliştirmeye yönelik önlemler alınmalıdır. Firmaların sektörle ilgili diğer kurumlarla (meslek odaları, KOSGEB vb.) güçlü bağlantılarının olması, firmalar arasında etkileşim ve dayanışmanın artmasına da katkı sağlayacaktır. Ortak çalışma kültürünün gelişmesi, firmalar arası etkileşim ve dayanışmanın artması küçük ölçekli firma yapısının olumsuz etkilerini de azaltacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Sektördeki firmaların teknik eleman istihdamı teşvik edilmelidir. Ayrıca eğitim projeleri geliştirilmeli; sektörün gereksinim duyduğu nitelikli işgücü–teknik eleman arzı artırılmalıdır. Firma içi personel eğitim çalışmaları desteklenmeli; eğitim süreci teşvik kapsamına alınmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Üniversiteler ile sektörün işbirliğinin geliştirilmesi gerekmektedir. Bu amaçla teknoparkların yaygınlaştırılması yerinde olacaktır. Teknoparkların varlığı, üniversitenin teknolojik alt yapısından ve bilimsel verilerinden sektörün yararlanmasını sağlayacaktır. Firmaların da üniversite için uygulama alanı fonksiyonu görmesi, üniversite–sektör etkileşimini ve işbirliğini daha da geliştirecektir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli bölgesinde tekstil sektöründe yer alan tüm aktörlerin ve teknoparkla ilişkili olarak Pamukkale Üniversitesi’nin ilgili birimlerinin bu çalışmanın politika önerilerine kulak vermesi ümidiyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 31 Ocak 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4461882779545767441?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4461882779545767441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4461882779545767441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/01/tekstil-sektorunde-rekabet-gucu.html' title='Tekstil Sektöründe Rekabet Gücü, Teknolojik Gelişmeler ve Denizli Örneği'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TUGOBE8STMI/AAAAAAAAAJo/V42bwiX8cro/s72-c/denizli.tekstil.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4491300210199169341</id><published>2011-01-21T14:42:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.850-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>“Futbol Üzerinden Siyasete” Taraftar Tokadı</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TToMI4pjQbI/AAAAAAAAAJg/U-KONk7g_98/s1600/arena2.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 178px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TToMI4pjQbI/AAAAAAAAAJg/U-KONk7g_98/s320/arena2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5564773636354818482" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz hafta spor ve siyaseti aynı kulvarda karşı karşıya getiren ve belki de her iki kesimde çok ciddi sonuçlara yol açabilecek önemli olaylar yaşandı. "Türk Telekom Arena" stadının açılışına katılan Başbakan ve bir takım yüksek bürokrat, olayı siyasi bir şova dönüştürmeye kalkınca, protestolar eşliğinde stadı terk etmek zorunda kaldılar. Bu ağır baskının altında ezilen Galatasaray Spor Kulübü’nün başkanı Adnan Polat da Ajax maçının bitiş düdüğünü beklemeden tüm GS taraftarını üzecek şekilde stadı terk etti.  Gelin tüm bu yaşananları bir de benim penceremden izleyelim.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Her şeyden önce bu olayda yapılan yanlışların karşılıklı olduğunu belirtmem gerekir. Basiretli ve iş bilen bir Galatasaray yönetimi hükümete ve TOKİ’ye muhtaç olmadan bu stat projesinin altından kalkabilmeliydi. Eğer kalkamayacaksa da bu işten vazgeçilmeliydi. Mevzunun Başbakanlığa bağlı TOKİ’ye havale edilmesiyle birlikte, proje gereksiz yere "siyasallaşmıştır". Hisseleri borsada işlem gören özel bir spor kulübüne, daha sonra kullanması için devlet olanaklarıyla stat yapılması birçok soru ve sorunu beraberinde getirecek bir yaklaşımdır. Böylesi bir projede devletin görevi ancak kulüp tarafından yapılmış bir stada gerekli “altyapı kolaylıklarını” sağlamak olabilir.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sorunun diğer tarafı da hatalıdır. Özel bir kulübün kullanımı ya da menfaati için devlet olanakları kullanılarak niçin stat yapılır? Hükümet’in bu stadın yapımında kullandığı kaynaklar halkın vergilerinden oluşan ve Hazineye ait olan kaynaklardır. TOKİ’nin hangi eksende çalıştığı bilinmektedir. Hazine arazileri üzerinden gerçekleştirilen konut üretimi ve pazarlamasının dönüp dolaşıp dayanacağı nokta, faturanın yine halka çıkarılması şeklinde olacaktır. O halde stadın yapımı aşamasında proje tıkandığında Başbakan’ın bizzat müdahale edip, TOKİ kanalıyla sorunu çözdürmesinin mantığı ne olabilir? Hem de tuttuğu takım olan Fenerbahçe’nin Başkanı’na stadın yapımı konusunda danışıp, onun onayını alarak. Bunun tek yanıtı vardır. Siyaseten Galatasaraylıların oylarını kendi partisine devşirebilmek. Bizzat Başbakanın kendisi, benzer bir modelle Trabzonspor’a da bir stat yapılacağını söylemektedir. AKP ve Başbakan devlet olanaklarını kullanarak, sporu siyasete alet etmekte ve önümüzdeki seçimlerde özellikle futbol üzerinden kendisine yandaş oylar yaratma sevdası içine girmektedir. Ne yazık ki basiretsiz bir yönetime ve Başkana sahip borç batağındaki Galatasaray Spor Kulübü, bu süreçte futboldaki siyasallaşma ve seçim yatırımı kampanyasının en talihsiz nesnesi haline getirilmiştir. Lakin ne Galatasaray yönetimi ve Başkanı’nın, ne de AKP ve Başbakan’ın bu hesapları tutmamıştır. Niçin mi?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Özellikle referandum sonrası süreçte AKP hükümeti ve Başbakan tek adam psikolojisi içine girmiş, “içki yasağından, ucube heykel” değerlendirmesine kadar ülkenin “tek bileni ve sahibi” rolünü oynar hale gelmişlerdir. Buna karşın gerekli tepkilerin verilebileceği meşru toplumsal mekanizmaların büyük ölçüde tıkanmış olduğu da ayrı bir gerçektir. Basın, medya ve bir takım sivil toplum örgütleri üzerinden demokratik tepki mekanizmalarının önünün kesilmiş olması, kitlesel tepkilerin çok daha kaba bir biçimde gündeme gelebileceği bir sosyo-psikolojik zemin yaratmıştır. Üniversitelerdeki öğrenci olayları bu tepkilerin ilk habercileri olmuştur. Başbakan ve onun yüksek bürokratları, Galatasaray’a devredilmek üzere TOKİ’nin yapmış olduğu stadı siyasi bir manevra aracı olarak kullanmak isterken, karşısındaki kitlenin AKP kurultaylarındaki ya da AKP’li belediyeler tarafından ayarlanmış “yandaş kitleler” olmadığı gerçeğini es geçmiştir. Bu kitlelerin çok önemli bölümü “eğitimsizlik, aidiyetsizlik ve işsizlik” gibi sıkıntıları bizatihi birebir yaşayan ve stresini statlarda atarak rahatlayan gençlerden oluşmaktadır. Kaldı ki Galatasaray gibi uluslararası arenada Türkiye’nin sesini en üst düzeyde duyurabilmiş yegâne futbol kulübü olan bir kuruma, stadın takdim ediliş biçiminde yüksek bürokratların haddini aşan söylemleri seyircinin tansiyonunu daha da yükseltmiştir. TOKİ Başkanı’nın Başbakan’a yaranmak amacıyla sadaka dağıtır edasına bürünerek böylesi köklü bir kulübe yönelik yapmış olduğu aşağılayıcı açıklamalar, gereken tepkiyi seyirciden almıştır. Ne yazık ki bu köklü kulübün Başkanı da siyasi iktidarın gücüne teslim olup, Başbakanı protesto eden insanların tek tek tespit edilip, bir daha stadyuma alınmayacağı” biçiminde hukuken hiçbir hükmü olmayan, ancak tüm Galatasaraylıları derinden yaralayan talihsiz bir açıklama yapmak durumunda kalmıştır.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sonuç olarak özetlemek gerekirse, ülke ve kulüp yönetiminde uzunca bir süredir devam eden “tek adam demokrasisine” en anlamlı tepki Galatasaray taraftarından gelmiş, “zor oyunu bozmuştur”. Taraftar bir yandan futbol üzerinden siyasi nema çıkartmak isteyen AKP ve Başbakan’a, diğer yandan da yönetimdeki basiretsizliğini siyasilere yaslanarak kapatmaya çalışan GS Başkanı’na gereken dersi vermiştir. Her iki tarafın da tüm bu olup bitenleri iyi değerlendirmesi ve verilmek istenen mesajı iyi anlaması gerekir. “Stadın yapımında GS’nin bir Allah kuruşunun olmadığı” vurgusunu yapan Başbakan, devlet adına harcanan paraların sahibiymiş gibi davranmaktan vazgeçmeli, devletin olanaklarını bu tür organizasyonlara harcayarak politika yapmaktan imtina etmelidir. Unutulmamalıdır ki bu paralar halkın paralarıdır. TBMM Başkanı ise bu konudaki açıklamasıyla belki de en trajikomik tespiti yapmıştır: “Spor sahalarına lütfen siyasal görüşlerimizi taşımayalım ve yansıtmayalım. Bu çok çirkin oluyor"  beyanatında bulunan Şahin’e sormak gerekir: “Futbol sahalarına siyaseti taşıyan ve yansıtanlar gerçekte kimlerdir?” GS Başkanı’nın ise bu olay karşısındaki tutumu ve açıklamalarıyla kendi taraftarı karşısında hiçbir kredibilitesi kalmamış ve arkasındaki taraftar desteği tamamen sıfırlanmıştır. Yeni stada gitmeme kararı alan, yönetime ve Başkana olan desteğini büyük ölçüde çeken GS taraftarının sesi duyulmalı, başarısızlıklarındaki doruk noktası olarak tescillenen bu olaydan sonra kulübün menfaatleri gereği, Başkan ve yönetim görevlerini ivedilikle bırakmalıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 24 Ocak 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4491300210199169341?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4491300210199169341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4491300210199169341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/01/futbol-uzerinden-siyasete-taraftar.html' title='“Futbol Üzerinden Siyasete” Taraftar Tokadı'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TToMI4pjQbI/AAAAAAAAAJg/U-KONk7g_98/s72-c/arena2.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8058284196521264608</id><published>2011-01-15T01:27:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.851-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>“Milliyet Örneği” Üzerinden Ekonomi Sayfalarının Hal-i Pür Melali</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TTFo571BgNI/AAAAAAAAAJY/TAW2nlnX2GA/s1600/limon1.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 189px; height: 267px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TTFo571BgNI/AAAAAAAAAJY/TAW2nlnX2GA/s320/limon1.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562342359301193938" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;15-20 yıl önce fakültede İktisada Giriş dersleri verdiğim yıllarda, öğrencilerime bazı gazetelerin ekonomi sayfaları ve köşe yazarlarını takip etmelerine yönelik projeler verirdim. Böylece okulda edindikleri teorik bilgilerin gündelik hayattaki karşılıklarını görmelerini amaçlardım. Bugün bu dersi veriyor olsaydım, sanırım gazetelerin ekonomi sayfalarından çok “mizah dergilerini” okumalarını önerirdim. Niçin mi? Gelin hep birlikte büyük bir gazetemizin ekonomi sayfalarını okuyalım ve neden olduğuna siz karar verin.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Bir gazetenin ekonomi sayfasında neler olmalı? Bu soruyu düşünmeme neden olan şey, yaklaşık 20 yıldır her gün alıp okuduğum Milliyet Gazetesi’nin ekonomi sayfalarında son yıllarda yaşanan dönüşümdür. Bana kalırsa ekonomi sayfaları “öncelikle” halkın sosyoekonomik sorunlarını dile getirmeli, bu sorunlarla ilişkili yetkili kurum ve kişilerin çözüm önerilerine yönelik tartışmalarını gündeme taşımalıdır. Bu yapılırken de olabildiğince objektif bir yayın politikası izlenmeli, gizli ve örtülü reklamdan kaçınılarak, haberin ve yorumun selametine asgari özen gösterilmelidir. Böylesi bir ekonomi sayfası yapabilmenin ön koşulu ise gücünü tamamen halktan alan, bağımsız ve ekonomik olarak ayakta durabilen ve “tarafsız bir yönetime” sahip kurumsallaşmış bir gazeteyle mümkündür. Holding gazeteciliği ile bahsettiğimiz türde bir ekonomi sayfası hazırlamak olası değildir. Şimdi size Türkiye’nin en önemli gazetelerinden biri olan Milliyet’in 9 Ocak 2011 tarihli sayısının 5 sayfadan oluşan ekonomi sayfalarını analiz etmeye çalışacağım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1. Sayfayla başlayalım. Tahmin edebileceğiniz gibi ekonomi sayfalarının olmazsa olmazı olan döviz kurları ve borsa endeksleri, ilk sayfanın en üstünde yer almakta. Sonra hemen altında bir manşet: “Portekiz ve Euronun Sınav Haftası Başlıyor”. 5 sayfa içinde küresel ekonomiyle ilişkili genel bilgiler içeren ve reklam kokmayan tek ekonomi haberi buymuş gibi duruyor. Aynı sayfada Güngör Uras’ın köşesinde Eğirdir’deki elma üretimini ele alan yazısı yer alırken, sayfanın yarısı Türkiye Ekonomi Bankası’nın reklamıyla kaplanmış durumda. Ve hepimizi ilgilendiren(!) bir ekonomi haberi bu reklamın hemen yanında yer almakta. “Cem Mengi şubatta ING’nin genel müdür vekili oluyor”(muş).&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İçimde bir umut, 2. sayfayı çeviriyorum. Köşe yazarlarından Meral Tamer “Efsane piyanist Martha Argerich İlk Kez Türkiye’de; Sakın Kaçırmayın” diyor köşesinden.  “Peki, emrin olur” diyerek geçip, sayfayı okumaya devam etmek istiyorum. Ama yazısının sonunda konserin verildiği mekânın sponsorlarına yapılan övgü dikkatimden kaçmıyor. Uzun yıllar bu konserleri Akbank’ın sponsorluğunda dinlediğimizi, bu yıl bayrağı Finansbank’ın aldığını, sanatçıların ulaşımını da yıllardır THY’nin sağladığı bilgisini veriyor Tamer; hem de üstü örtülü falan değil neredeyse açık bir şekilde reklam yaparak. Neyse, geçiyorum bu yazıyı. Derken hemen üstte bir manşet daha, işsizlikten kırılan, geçim sıkıntısından kurdeşen döken vatandaşı en sıcağından ilgilendirecek tarzda üstelik(!): “ABD’ye hızlı giren Lazzoni, Kerim Rashid’in Peşinde” imiş. Manhattan’da ilk mağazasını mobilyacılarıyla ünlü caddede açan Artvinli Lazzoni, ayda 250 bin dolar ciroya ulaşınca ülkede depo ve üç mağaza yatırımı daha yapma kararı almış. Yahu “Laz’zoni, bizim Lazlar işsizlikten kırılırken ne işin var senin Manhattan’da? Git Artvin’e yatırım yap” demek istiyorum. Ama susuyorum. Lakin ilgili şirketin bu tür haberler yaptırmak için PR şirketlerine ne kadar kaynak aktardığını, Milliyet’e yılda kaç TL’lik reklam verdiğini merak ediyorum. Umutla 2. Sayfanın altındaki haberlere geçiyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi örtülü reklamlar devam ediyor. Temsa CEO’su Tamer Ünlü açıklama yapmış: “Fransa Yollarında 3 bin 500 Temsa otobüsü var”mış. Haberi okumaya devam ettiğimizde aslında CEO’nun 20 yıl aradan sonra tekrar Temsa’ya geri dönüşünün kutlandığını anlıyorum. Hemen yandaki habere geçiyorum. Bir logo, “Bizim Toptan Satış Mağazaları” ve altında haberin başlığı “Bizim Toptan’ın 9 aylık cirosu 1 milyar TL’yi aştı”. Yine düşünmeden edemiyorum, Ülker Grubu bu tür haberleri yaptırmak için gazeteye ayda ne kadar reklam parası aktarıyor acaba? &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Sabırla 3. Sayfayı açıyorum. Ali Perşembe isimli köşe yazarı gülümseyerek “cin cin” bakıyor köşesinden. Bu yazar yeni yazmaya başladı Milliyet’te. Yazısının başlığı “Robinson’a Selam, “Adalar”da Kapitalizme Devam”. İlk bakışta makûs talihlerini kırmaları için bizim “Prens Adalar”ına bir turizm yatırımı falan mı yapılıyor acaba diye merakla okumaya başlıyorum. Meğerki konu İngiltere’de geçmekte ve kapitalizmin “iş bölümü ve uzmanlaşma” temelli yayılımı mizahi bir dille hicvedilmekte. “Perşembe”yi Milliyet ekonomi sayfalarının Güngör Uras’tan sonra en okunası yazarı ilan ediyor ve aynı sayfadaki haberleri okumaya devam ediyorum. “Borusan iklim değişim bildirisini imzaladı” başlıklı haberin hemen altında “Renault Uluslararası Bir Şebekenin Kurbanı” başlığıyla meraklanıyorum. Haberde şirket içinde elektrikli otomobillerle ilgili teknolojiyi dışarıya sızdıran üç yöneticinin görevden uzaklaştırıldığı bilgisi yer almakta. Hem de yabancıların çıkarına hizmet eden ekonomik, stratejik ve teknolojik bilgilerin toplandığı organize bir şebekeyle karşı karşıyaymış Renault. “Sermayenin milliyeti olmadığını ve ekonomik ulusalcılığın geride kaldığını” iddia eden neoliberallere selam veriyor ve gazetenin üçüncü sayfasındaki reklam kokmayan tek haberi okuyorum: “9,5 milyon konutun deprem sigortası yok”muş. Eeee, “Bizim sığındığımız Allah’ımız var, Allah korusun” diyerek 4. Sayfaya geçiyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İşte, tüm albenisiyle karşınızda, aslan gibi bir borsa sayfası. Başlık ise oldukça manidar: “Kar payı yoksa yatırımcı da yok”. “Borsada 350 şirket içersinden sadece 50 tanesi son 5 yılda düzenli temettü ödemiş. Borsadaki yatırımcı sayısı ise hala 2000 yılının altındaymış ve “borsaya yeni yatırımcı yüksek temettü ödeyen şirketlerle gelecek”miş. Bir yandan “umut fakirin ekmeği” özdeyişini hatırlarken, diğer taraftan da Nietzsche’nin “ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır” sözünü düşünüyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Nihayet Milliyet Ekonomi sayfalarının 5. ve son sayfasına geliyorum. Bu sayfa Tebernüş Kireççi yönetiminde tamamen Emlak sektörüne ayrılmış. Sayfanın doğası gereği her yanında konut şirketlerinin yöneticilerinin beyanları ve yeni konut projeleri yer almakta. Sayfanın ortasında bir manşet: “Güneşli’ye 215 milyon dolarlık iki proje doğdu”. Bu projelerin nasıl doğduğunu merak ediyorum. Ortadaki rakama bakar mısınız? Siz olsanız merak etmez misiniz? İstanbul Büyük Şehir Belediyesi (İBB) bölgeyi birinci derecede merkez ve prestij hizmet alanı ilan etmiş ve yeni yatırımlar buraya kaymaya başlamış. Bu yörüngeye giren son isimlerden biri de Maryapı imiş. Bakın şirketin yönetim kurulu başkanı bu konuda ne diyor: “İBB’nin aldığı bu karar bize çok iyi geldi ve aynı lokasyonda gerçekleştirdiğimiz 2 projede verimli sonuçlar aldık”. “Neden acaba İBB’nin aldığı hiçbir karar sıradan vatandaşa iyi gelmez” diye sorarak, bu sayfanın da “Anthill Residence” projesinin tanıtımı ve “Dumankaya Flex Projesinin” reklamıyla sonlandığını belirtmek istiyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gazetenin ekonomi sayfalarının 5.si ve sonuncusuyla okumayı bitiriyorum. Şimdi dönüp soruyorum. Siz ekonomi hocası olsanız, öğrencilerinize gazetelerin ekonomi sayfalarını mı yoksa mizah dergilerini mi okumalarını önerirdiniz? Hele “Leman Dergisi”nin şu kapağını gördükten sonra. Ne dersiniz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 17 Ocak 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8058284196521264608?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8058284196521264608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8058284196521264608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/01/milliyet-ornegi-uzerinden-ekonomi.html' title='“Milliyet Örneği” Üzerinden Ekonomi Sayfalarının Hal-i Pür Melali'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TTFo571BgNI/AAAAAAAAAJY/TAW2nlnX2GA/s72-c/limon1.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-2742701465663386669</id><published>2011-01-08T11:35:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.851-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>AKP’lileştiremediklerimizden misiniz?</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TSi_7huofCI/AAAAAAAAAJQ/dWnp8fBE4zQ/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 309px; height: 163px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TSi_7huofCI/AAAAAAAAAJQ/dWnp8fBE4zQ/s320/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5559904769376025634" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidara geldiklerinden bu yana 8 yıl geride kaldı. İktidarlarının başlangıç yıllarında, öğrencilik dönemlerinden kalan bir alışkanlığımı hala sürdürmekte ve geceleri kulaklıkla radyo dinleyerek uykuya dalmaktaydım. İlk önceleri bir iki taneydiler. Sonraları hızla çoğaldılar FM frekansında. İslami eğilimli bu radyoların bol bol dini ve siyasi sohbetlere yer veren ve Kuran’dan ayetler okunan yayınları hızla arttı bu süreç içinde. Bunların çok önemli bir kısmı AKP politikalarının dini sesi oldular. Son 3-4 yıl içinde kulaklarımdaki sıkıntı nedeniyle gece radyo dinlemeyi kestiğim için, şimdi ne durumdalar bilmiyorum. Ama tahmin edebiliyorum.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;Bir kısmı baştan beri AKP yandaşı olsa da ulusal gazeteler içinde iyi kötü muhalefet yapabilenler de vardı ilk zamanlar. Sonra yavaş yavaş bunlar da yer değiştirmeye ve yandaşlığa doğru kaydılar. Yeni Şafak, Zaman ve Vakit kervanına “&lt;em&gt;Sabah, Radikal, Haber-Türk, Star, Bugün ve Taraf”&lt;/em&gt; da katılarak yandaş gazetelerin başını çekenler oldular. “&lt;em&gt;Hürriyet, Milliyet, Akşam, Vatan ve Posta&lt;/em&gt;” gibi gazeteler muhalefet yetenekleri kaybettirilip, nötr bir çizgiye çekilirken, “Cumhuriyet” bile yumuşama eğilimine girdi son birkaç ay içinde. Muhalif çizgisini her şeye rağmen sürdürebilen 3-4 gazete kaldı; “&lt;em&gt;Sözcü, Evrensel, Yeniçağ ve Ulus&lt;/em&gt;” gibi. "Ulus" örneğinde olduğu gibi, AKP iktidarından korktuğu için reklam vermekten çekinen kuruluşlar nedeniyle bazıları çok ciddi sıkıntılar yaşamakta şimdilerde.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Gelelim televizyon kanallarına. Bir kamu kuruluşu olan Türksat’ın, Teledünya paketine bir bakalım hep birlikte: Yabancı televizyonlar, müzik, trafik, çocuk ve spor kanallarını bir kenara bıraktığımızda 40-45 Türk kanalı var Teledünya’da. Peki, hangi tabloyla karşı karşıyayız sizce?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Hükümet yanlısı yayın yapan TV’ler olarak 28-30 kanal öne çıkmakta: “&lt;em&gt;TRT’nin 12 kanalı, Atv, Kanal 7, Samanyolu, Bloomberg HT, Samanyolu Haber, TGRT Haber, Kanal A, TV Net, Bugün TV, Kanaltürk, Hilal TV, Mehtap TV, Beyaz TV, Dost TV, 24, Habertürk, Ülke TV, Cine5&lt;/em&gt;”. Aktif muhalefet yap(a)mayan ve şimdilik ortada kalmayı tercih eden TV sayısı ise 9 olup, bunlar "&lt;em&gt;Show TV, Star, Fox TV, Flash TV, NTV, CNN-Türk, CNBC-e, Sky Türk, Olay TV&lt;/em&gt;" olarak sıralanmakta. Peki, Teledünya’da AKP iktidarına muhalif kaç kanal var, biliyor musunuz? Yalnızca 2. Evet, yanlış okumadınız, yalnızca 2. Bunlardan bir tanesi KKTC’den yayın yapan Avrasya TV, diğeri ise Mesaj TV.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Başından beri AKP’nin yandaşı ve oradan geçinen medya grupları ve yazarlar için söyleyecek çok bir şey yok aslında. Ancak sonradan AKP’lileşenlerin macerası çok daha ilgi çekici olsa gerek. Özellikle ekonomik krizler ve siyasi manevralar sonucunda iflasa sürüklenen bazı büyük medya şirketleri, siyasi iktidarla bağı olan yandaş gruplara TMSF kanalıyla aktarılarak AKP’lileştirildi. Bir kısım büyük medya patronları ise üzerlerine devletin vergi memurları salınarak sindirildi ve sektör değiştirmeye zorlandı. Patronlar bu şekilde sindirilir ya da susturulurken, muhalif yazarlar ve yorumcular için de farklı yöntemler kullanıldı. Kimi jöleli ekonomi yorumcuları ve köşe yazarları "Ergenekon korkusu" salınarak; kimisi ise TMSF’nin elindeki kanallar, TRT ve yandaş kanallar üzerinden nemalandırılmak yoluyla AKP’lileştirildi.  Demokrasiden ve demokratlıktan söz eden AKP’lilere ve de başbakana bir sorun bakalım tüm bunların anlamı nedir? Gerçi yanıtları hazır: "İktidarın özgür basını susturmak gibi bir niyeti olamaz". İyi de özgür basın kaldı mı ki?&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Muhalif olan tüm kesimlerin iktidar hırsıyla susturulduğu bir demokrasi nereye mi gider? Bir başka yazımdan alıntılayarak verelim yanıtını:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“…Muktedirin iktidar hırsıyla motive olmuş bir biçimde yaşanan iktidar süreci “mutlak itaat” ile karşılanıyorsa, eninde sonunda iktidar sahibini “mutlak iktidar” noktasına götürür. Ve nihayet…“iktidar yozlaştırır; mutlak iktidar mutlaka yozlaştırır…&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Taktın o maskeyi artık; yoktur buradan geri dönüş.&lt;br /&gt;Etrafında yarattığın bir yalaka-yandaş sürüsü&lt;br /&gt;Ve koşulsuz itaat eden koyunlar,&lt;br /&gt;Sen bile inandın kurtarıcı ve kahraman olduğuna.&lt;br /&gt;Ama o, öyle bir maskedir ki;&lt;br /&gt;Bir gün gelir, hükmetmeye başlar sana da.&lt;br /&gt;Yeşile dönüşen yüzünle kendi etrafında çılgınca dönüp,&lt;br /&gt;Gözlerin yuvalarından fırlarken, haykırırsın:&lt;br /&gt;“Biri beni durdursuuuuuuun!”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetes, 10 Ocak 2011&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-2742701465663386669?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2742701465663386669'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2742701465663386669'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/01/akplilestiremediklerimizden-misiniz.html' title='AKP’lileştiremediklerimizden misiniz?'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TSi_7huofCI/AAAAAAAAAJQ/dWnp8fBE4zQ/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1236487757295572150</id><published>2011-01-01T01:09:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.851-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>“Issızlığın Ortasında”</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TR7v8IeMqxI/AAAAAAAAAJA/CN9S-8MQpew/s1600/harita.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 215px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TR7v8IeMqxI/AAAAAAAAAJA/CN9S-8MQpew/s320/harita.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5557142806567103250" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir düş gördüm geçenlerde &lt;br /&gt;Görmez olaydım, ah olsaydım &lt;br /&gt;İçime şeytan girdi sandım &lt;br /&gt;Keşke hiç uyumasaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moğollar grubunun Sivas Madımak katliamına ağıt olarak bestelediği “Issızlığın Ortasında” isimli şarkısının, özerklik senaryolarının tartışıldığı bugünlerde hislerime tercüman ve bu yazıma da başlık olacağını düşünmezdim açıkçası. &lt;br /&gt;“Keşke hiç uyumasaydım” diyebileceğimiz günler çok yakında olabilir sevgili dostlar. 2011 genel seçimleri arifesinde DTK'nın açıkladığı “Demokratik Özerklik Projesini” BDP öylesine kurnaz bir manevrayla tartışmaya açtı ki, bu tarihten itibaren Türkiye için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, bu böyle biline. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2011 genel seçimlerine yönelik siyasi rekabetin hangi minvalde/eksende gerçekleşeceği de üç aşağı beş yukarı belirlenmiş oldu. Daha birkaç ay evvel BDP ile ittifak arayışlarına giren AKP ve CHP’nin, BDP’nin tartışmaya açtığı projeye yönelik tutumları 2011 sonrası siyasi iktidarın kim olacağının belirleyicisi olacak. Daha da önemlisi Türkiye’nin geleceği büyük ölçüde bu siyasi iktidarla çizilecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Liboş, dönek Marksist, İslamcı, Kürtçü, sözde-demokrat, 2. Cumhuriyetçi” vb. unsurların BDP’nin ilgili projesini hoş göstermeye çalışan, ulus devletin ve merkezi idari yönetimin zaaflarına abanıp, yerel yönetimlere dayalı federatif devlete geçişin ön hazırlıklarının yapılacağı tartışma programlarından geçilmeyecek TV’ler. Satılmış köşe yazarları en incelikli propagandalarla sızacaklar zihninize.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük oyun başlıyor sevgili dostlar. “Yumuşak yumuşak, ılık ılık, yavaş yavaş, sindire sindire, alıştıra alıştıra” yapılacak tüm bunlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimi eski genel yayın yönetmenleri “verelim gitsin, yeter artık ayrılalım” tezini savunacak; daha önce yazdıklarını da hatırlatıp, “bak ben söylemiştim” diye sırıtarak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimileri ise tapındıkları “Osmanlı” imgesiyle yatıp kalkıp, adem-î merkeziyetçiliğin faydalarını tarihsel ve kuramsal söylemlerle en akademiğinden yaldızlayıp, parlatarak önümüze koyacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazıları “küreselleşme”den dem vuracak, anlı şanlı sosyal bilimcilerin isimlerini sıralayarak art arda, “Ulus Devlet”in zaten sonunun geldiğini muştulayacak. Yeni yüzyılın “gevşek imparatorluklar devri” olduğu tezini işleyerek, neo-Osmanlıcılarla ittifak yapacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ulus-devleti ve Üniter yapıyı, laikliği, milletin bölünmez bütünlüğünü, Atatürk milliyetçiliğini, devletin dilinin Türkçe olduğunu, bayrağın tek olduğunu ve başkentin Ankara kalacağını” haykırmak isteyen “düşünürler, öğrenciler, akademisyenler, sanatçılar, çiftçiler, memurlar ve sade vatandaş” düşüncelerini ifade edecek, sesini duyurabilecek herhangi bir platform bulamayacak. Bulsa bile “Cumhuriyet Mitingleri”ni düzenleyen ve bunlara katılan insanların başına neler geldiğini hatırladıkça; korkacak, sinecek ve susacak. Nihayetinde tüm tartışmaların seyircisi kalacak bu sessiz kitleler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin bu sefer “Kral çıplak” demenin zamanıdır. İşte size paha biçilmez bir fırsat ey dostlar! 2011 seçimlerinin ekseni bellidir artık. Kim ki senin haykırmak istediğin bu değerleri hafife alır, kişisel çıkarları uğruna siyasetine malzeme yapar, kişisel siyasi istikbali adına Türkiye Cumhuriyeti’nin istikbalini hiçe sayar; darbeyle değil, askerle değil, “sandıkla silinme” zamanıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir düş gördüm geçenlerde &lt;br /&gt;Görmez olaydım, ah olsaydım &lt;br /&gt;İçime şeytan girdi sandım &lt;br /&gt;Keşke hiç uyumasaydım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, Uyursan Ne Mi Olabilir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce Anayasa’nın değiştirilmesi teklif edilemez olan maddeleri sulandırılıp, değiştirilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet dairlerindeki Atatürk portreleri ve büstleri depolara indirilebilir.İlköğretim okullarından “Öğrenci Andı” ve “İstiklal Marşı” kaldırılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu ve Güneydoğu’da dağda taşta yazılı “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazıları silinebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BDP’nin tartışmaya açtığı demokratik özerklik projesi yavaş yavaş hayata geçirilerek, nihayetinde "Özerk Kürdistan” kurulabilir. Bölgede anadil Kürtçe, ikinci dil Türkçe olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP tarafından zaten kalkınma ajansları kurulmuş ve ülke idari anlamda 26 bölgeye bölünmüş olduğundan, AB destekli idari mekanizma bölgeye can suyu verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgenin yeraltı ve yerüstü ekonomik kaynakları AB ve uluslararası konsorsiyumların denetimine geçebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyasal, hukuki, öz savunma, sosyal, ekonomik, kültürel, ekolojik ve diplomasi alanlarında özerkliğin sağlandığı “Bağımsız Kürdistan”, daha sonra ilgili bölgedeki diğer devletlerle “konfederalizmin” öncüsü olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu Kürt Konfederal Devletler topluluğunun merkezi Diyarbakır olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez Bankası, SPK, BDDK ve kamu banklarının genel müdürlükleri İstanbul’a taşınarak, Başkent’in içi boşaltılabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul, “Demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti”nin küresel finans merkezi olarak, kapitalizmle yeşil sermayenin eklemleştiği Gevşek İmparatorluğun cazibe merkezi halini alabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yok, artık daha neler!” dediğinizi duyar gibiyim. Uyumaya devam edersek bu kâbusu görmeyeceğimizi kim garanti ediyor bize? Şu anki duruşu ve kompozisyonuyla “Hükümet” ve Meclis” mi? Yoksa “bağımsız(!) yargı” mı? Bu sorunun yanıtını iyi düşünmek gerek, sevgili dostlar. Mustafa Kemal’in önderliğinde kazanılan “Bağımsızlık Savaşı”nı bu millet “niçin, kimlere karşı ve nasıl” vermişti? 2011 genel seçimlerinde sandığa giderken, bu soruları unutmamak gerek.&lt;br /&gt;Unutmayalım, unutturmayalım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1236487757295572150?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1236487757295572150'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1236487757295572150'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2011/01/isszlgn-ortasnda.html' title='“Issızlığın Ortasında”'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TR7v8IeMqxI/AAAAAAAAAJA/CN9S-8MQpew/s72-c/harita.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1749268098957873205</id><published>2010-12-25T02:57:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.851-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>"Celtic Kaplanı"ndan "Süt Dökmüş Kedi"ye: İrlanda Krizi'nin Kökenleri ve Sonuçları (2)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TRXOg3advUI/AAAAAAAAAI0/iLYOgU3yH8k/s1600/ireland_1357347c.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 320px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TRXOg3advUI/AAAAAAAAAI0/iLYOgU3yH8k/s320/ireland_1357347c.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5554572779457461570" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen hafta İrlanda krizinin kökenlerini irdelemeye başladığımız bu yazı dizinin son bölümünde, Invisible Economist”in konuyla ilgili görüşlerinden de yararlanmayı sürdürerek, Celtic Kaplanı döneminde yaşanan gelişmelerin krizin kökenlerini nasıl belirlediğini ve krizin sonuçlarının neler olduğunu açıklamaya çalışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kriz Yılları&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk yazıda belirtildiği gibi İrlanda’da kriz, yurtiçi spekülatif balonun patlamasıyla 2007 yılında emlak sektöründe başlamıştı. Bu noktada krizin kökenleri Celtic Kaplanı olarak anılan refah artışı döneminde aranmalıdır. Dolayısıyla bu döneme özgü olan “tam istihdam, kişi başına gelirde aşırı artış, hükümetin mali politikaları, banka ve yatırımcıların özellikle de emlak sektöründeki tavırları” dikkatli bir şekilde irdelenmelidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerin sonuna gelindiğinde İrlanda nüfusunun yalnızca %31’i bir iş sahibi iken, uygulanan doğru iktisat politikaları, makroekonomik istikrar ve büyüme ile birlikte İrlanda ekonomisi tam istihdama ulaşan bir “iş yaratma makinesine” dönüşmüştür. 1980’lerde 1,1 milyon olan çalışan sayısı 2007 yılında %91 artışla 2,1 milyon kişiye yükselmiştir. Bu artışının çok önemli bir bölümü, geçmişte başka yerlere göç etmiş gençlerin istihdama kitlesel olarak katılmasıyla mümkün olmuştur. Ancak 2000’li yıllara daha geçilmeden evvel Celtic Kaplanı’nın zayıflamağa başladığı söylentileri yayılmaya başlamıştır. 2000’li yıllarda ülkede yüksek kişi başına milli gelir rakamlarına ulaşılmasına rağmen, ülkenin bazı altyapısal özellikleri geçmişteki fakir günlerin aynası niteliğini taşımaktaydı. Bunlar içinde “zayıf karayolu altyapısı” ve “kamu taşımacılık hizmetleri” gibi alanlarda uluslararası standartların altında kalınması söz konusu iken özellikle bir alan vardı ki tüm alanların içinde en az gelişmiş olanıydı: “Emlak Sektörü”.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hızla zenginleşerek artan nüfusun konutla ilgili gereksinimlerinde de önemli artışlar söz konusu olmuştu. Özellikle 1990’lar boyunca zenginleşen genç nüfus daha büyük konutlara ihtiyaç duymaya başlamıştı. Refah artışıyla birlikte konut talebindeki artış, zayıf ve dar bir emlak piyasasıyla karşılaşınca ülkede emlak sektöründe bir patlama yaşandı. Birkaç yıl içinde adada yeni mahalleler, yeni şehirler inşa edildi. Ülkede 1991 yılında 1,2 milyon konut varken, 2000 yılında bu rakam 1,4 milyona, 2008 yılında ise zirveye ulaşarak 1,9 milyona ulaştı.  Böylelikle son 17 yılda ülkedeki konut sayısı neredeyse ikiye katlanmış oldu. Doğal olarak bu yıllarda inşaat sektörü ekonominin en önemli sektörü olurken, emlak fiyatları da aynı yıllarda oransal olarak yükselerek ikiye katlandı. Tam istihdam koşullarında büyüyen böylesi bir ekonomide özellikle konut-inşaat sektöründeki işçi gereksinimi, Polonya gibi AB’nin yeni Doğu ülkelerinden gelen işçilerle sağlandı. Bu insanlar İrlanda’daki göçmenlerin ilk çekirdeğini oluşturmuşlardır. Bankacılık sektörünce sağlanan kolay krediler ve yüksek getiri neticesinde 2000’li yıllarda emlak sektöründe vahşi ve aşırı bir arz büyümesi yaşanmaya başlamıştır. Böylelikle konut talebindeki inanılamaz artışın neden olduğu etki hafifletilerek, fiyat artışları en düşük düzeyde tutulmaya çalışılmıştır. İkinci aşamada talebin aşırı artmasından kaynaklanan piyasa dengesizliği artık arz artışlarıyla karşılanarak sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Bu gelişmeler sonucunda ekonomi büyük ölçüde emlak sektörüne bağımlı hale gelmiş ve konut fiyatları şişmeye başlamıştır. Fiyatların herhangi bir gerçek makroekonomik değişkenle bağlantısı kalmayıp, tamamen spekülatif bir balon tarafından yukarıya doğru itilmesi söz konusu olmuştur. 2006-2007 döneminde konut fiyatlarındaki aşırı değerlenme %30’lara kadar çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu anlatılanlar ışığında spekülatif balonun patlamasına neden olan sebeplere yönelik şu tespitleri yapmak mümkündür: Konut fiyatlarında yaşanan aşırı değerlenme, özellikle 2000 sonrasında konut talebinin düşmesiyle paralellik gösteren demografik büyümenin yavaşça azalması ve nihayet İrlanda ekonomisinin büyüme dinamiklerine yönelik fazlasıyla iyimser bir bakışın yerleşmiş olması. Tüm bu unsurlara bankacılık sektöründeki spekülasyonlarla, politikacıların gecikme ve hatalarını eklediğimizde, balon patlamıştır. Konut fiyatlarının çökmesinden sonra, 2008 küresel mali krizinin başlamasıyla, kriz bankacılık ve finans kesimini de etkilemiştir. Burada bir unsuru daha vurgulamak gerekir. Başka ülkelerde çok yaygın olmayan ancak İrlanda’da çok sayıda uluslararası finansal hizmet şirketinin bulunmasından kaynaklanan “İpoteğe Dayalı Menkul Kıymetler” gibi çok yüksek riskli finansal araçların varlığı da krizde çok önemli rol oynamıştır. İrlanda bankalarının krizi, büyük ölçüde bu kurumlarla olan kredi ilişkilerinde “içsel düzenleme ve denetlenme” eksiklikleriyle ilintilidir. Bu eksikliğin temelinde ise Basel I ve Basel II’de yer alan protokollerin direktiflerine çok fazla uyulmamış olması gerçeği yatmaktadır. Refah döneminde bankaların gerçek teminatlara bakmadan düşük faiz oranlarıyla borç vermeleri neticesinde borçlu ve mortgageli İrlandalı sayısı hızla artmış ancak konut fiyatlarının çökmesi ve krizle birlikte binlerce borçlu iflasa sürüklenmiş ve bankalar krize girmiştir. Dublin hükümeti krizin önüne geçebilmek için bankacılık sistemine müdahale etmiş ve 2 yıllığına potansiyel 440 milyar Euro’luk bir mevduata garanti verilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Krizin Sonuçları: IMF Kıskacındaki İrlanda&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda’da krizin sonuçları gerçekten şiddetli olmuştur: -%7,5 oranında resesyon, 2010 Mart ayı itibariyle %12,5 oranında işsizlik, 2009 yılında %6,5 deflasyon, borç/GSYİH oranı hala %63,7 olmasına rağmen 33,6 milyar Euro’dan 40,5 milyar Euro’ya yükselen kamu açığı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükümet IMF’yle sağlanan bir anlaşma doğrultusunda İrlanda sosyal sisteminden yararlanacak vatandaşları kesinlikle olumsuz etkileyecek olan bir karar alarak, 2014 yılına kadar kamu harcamalarında %15-20 oranında bir azaltma taahhüdünde bulunmuştur. Bunun anlamı İrlanda’nın 2011 yılından itibaren 4 yıllık bir kemer sıkma programını ve acı reçeteyi devreye sokacak olmasıdır. Bu bağlamda 2010 Kasım Ayı sonu itibariyle Avrupa Birliği ve IMF'den 85 milyar Euro’luk yardım almayı kabul eden İrlanda Hükümeti, önümüzdeki 4 yıl içinde bütçede 15 milyar Euro tasarruf yapmayı taahhüt etmiş; alınacak tedbirler asgari ücret ve emekli maaşlarında kesintiden, üniversite harçlarının yükseltilmesine kadar pek çok alana yönelik kurgulanmıştır. CNN-Türk’ün 29 Kasım 2010 tarihli haberine göre Hükümet’in IMF’yle anlaşması neticesinde Başkent Dublin'de eylemler düzenlenerek, kriz sonrası IMF'den alınan yardım nedeniyle kemer sıkma politikalarını açıklayan hükümet protesto edilmiştir. İrlanda Sendikalar Konfederasyonu'nun "Daha iyi, daha adil bir yol var" sloganıyla düzenlediği yürüyüşte göstericiler, "IMF dışarı", "Hükümetin işi bitti", "Bankaların borcu bizim değil", "Hükümetteki, özel sektördeki yolsuzlukların cezasını biz niye çekelim?”, “IMF'ye burada yer yok. Onlar zaten bu krizi çıkardılar. Biz onların umurunda değiliz”, “Biz son iki yıl boyunca hiç bir yanlış yapmadık. Hükümetimiz yaptı ve şimdi bizi sattılar. Yaptıklarının bedelini halka ödetiyorlar." şeklinde pankartlar taşımıştır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda krizinden çıkarılacak en önemli ders, aşırı riskli finansal araçlar kullanabilen “denetimsiz, gevşek ve yabancıların kontrolü altındaki bir finans ve bankacılık sisteminin” “emlak sektöründeki kontrolsüz büyümeyle” birleştiğinde bir ülkede ciddi krizlere yol açılabileceği, bu durumun bedelinin de IMF anlaşmaları üzerinden yine o ülkenin vatandaşlarına ödetileceği gerçeğidir. Her ne kadar BDDK ile birlikte Türk bankacılık sisteminde ciddi bir düzenleme ve denetleme mekanizması oturtulmuşsa da, “bankacılık sisteminde yaşanan hızlı yabancılaşma” ve özellikle de “emlak sektöründe gerçekleşen kontrolsüz büyüme”, İrlanda deneyiminden Türkiye’nin dersler çıkarmadığına ilişkin işaretler olarak yorumlanabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Gazetesi, 27 Aralık 2010&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1749268098957873205?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1749268098957873205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1749268098957873205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/12/celtic-kaplanndan-sut-dokmus-kediye_25.html' title='&quot;Celtic Kaplanı&quot;ndan &quot;Süt Dökmüş Kedi&quot;ye: İrlanda Krizi&apos;nin Kökenleri ve Sonuçları (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TRXOg3advUI/AAAAAAAAAI0/iLYOgU3yH8k/s72-c/ireland_1357347c.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3942853899864293338</id><published>2010-12-18T00:55:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.852-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>"Celtic Kaplanı"ndan "Süt Dökmüş Kedi"ye:  İrlanda Krizi'nin Kökenleri ve Sonuçları (1)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TQx393m-7FI/AAAAAAAAAIs/xXyPvd3qz9U/s1600/celtic.tiger.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 201px; height: 184px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TQx393m-7FI/AAAAAAAAAIs/xXyPvd3qz9U/s320/celtic.tiger.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551944345424161874" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İrlanda son 20 yıldır sergilediği büyüme performansını büyük ölçüde “ihracatçı sanayilerde yüksek teknolojiye dayalı yetenekler geliştirmeye” ve “yabancı sermayeyi bu alanlara çekmeye” yönelik politikalara borçludur. Bu ülke, başarı hikâyesinin “teknoekonomik temellerini” sorgulama adına zaman zaman yüksek lisans ve doktora derslerime de konu olmuştur.  Özellikle 1990’ların ortasından 2007 yılına kadar yaşanan müthiş ekonomik büyüme performansı, ekonomi literatüründe ve medyada ülkenin “Celtic Kaplanı” olarak anılmasına yol açmıştır. Ancak son finansal krizle birlikte İrlanda, mensubu olduğu AB’den destek almak ve IMF’yle kemer sıkma politikalarına kapı açacak bir kredi anlaşmasını imzalamak zorunda kalan “süt dökmüş kediye” dönmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda’da 2008 yılında başlayan finansal krizi, 2007-2008 yılları arasında ABD’de patlak veren finansal krizden ayrı düşünmek tabii ki mümkün değildir. İrlanda krizinin kökleri özellikle iki unsurda aranabilir. Bunlardan birincisi ülkenin 1990’ların ortasından 2007’e kadar süren çok güçlü ve hızlı bir ekonomik (ve özellikle de finansal) gelişme performansı sergilemesi. İkincisi ise 2007-2008 döneminde büyük ölçüde İrlanda bankacılık sisteminin sorumluğunda gerçekleşen ve “İrlanda Gayrimenkul Balonu” olarak adlandırılan “spekülatif emlak balonunun” patlaması.  Bu ikinci unsurun biçimlenmesinde ekonomik gelişmeyle birlikte özellikle de dış talep itişli yatırım talebi artışı, iç talep artışı, nüfus artışı ve hane halkı refah artışıyla birlikte kredi hacmi ve konut yatırımlarındaki genişleme etkili olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İrlanda’da yaşanan finansal krizin ve bunun sonucunda ülkeyi AB ve IMF kapısına iten yaklaşık 50 milyar Euro’luk kaynak ihtiyacının nedenlerini sorgulamak için ülke ekonomisinin tarihsel gelişimine bakılması ve özellikle de “Celtic Kaplanı” olarak anılan dönemin iyi analiz edilmesi gerekiyor. İrlanda krizine bu perspektiften bakan çalışma sayısı oldukça kısıtlı. Bunlardan birisi olan ve bir grup İtalyan ekonomi öğrencisinin oluşturduğu “Invisible Economist” isimli internet platformu konuyla ilgili önemli saptamalar içeriyor. Yazımızda zaman zaman bu platformun görüşlerinden yararlanacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ekonominin Gelişme Dinamikleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın İrlanda’nın ekonomik kalkınması üzerine yapmış olduğu bir araştırması ülkenin ekonomik gelişmesinin tarihsel serüveni hakkında bize ışık tutuyor. Ülke, yüzölçümü açısından Britinya’nın ikici büyük adasıdır. 1921 yılında İngiltere ile yapılan bir anlaşma neticesinde 32 eyaletin 26’sı bağımsızlığını kazanmış ve geri kalan altı eyalet Kuzey İrlanda’yı oluşturmuştur. 20 yüzyılın ilk yarısına kadar İngiltere’ye karşı sürdürülen bağımsızlık hareketleri neticesinde ortaya çıkan kıtlık ve ekonomik sorunlar nedeniyle birçok İrlandalı ABD’ye göç etmek zorunda kalmıştır. Ülke 1922 yılında bağımsız bir devlet statüsünü kazandığında nüfusundaki azalma göç nedeniyle devam etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülkede siyasi bağımsızlık kazanıldıktan sonra ekonomik açıdan da kendine yeterli olunabilmesi için içe dönük ve korumacı politikalar uygulanmaya başlanmış; yüksek gümrük tarifeleri altında devlet eliyle bazı kuruluşların tesis edilmesi söz konusu olmuştur. Bazı olumsuzluklarına rağmen bu politikalar 1950’lere kadar sürdürülmüş, 1950’lerin sonundan itibaren ise planlı ekonomiye geçilerek, ihracata dayalı sanayileşme stratejisi benimsenmiştir. Geçmişte yabancı sermayeye yönelik olumsuz bakış, ortak pazarın kurulması ile birlikte sorgulanmaya başlamış, özellikle de ihracatçı sanayilere yönelik yabancı yatırıma olumlu yaklaşılmıştır. Bu yıllarda yatırımcıların ihracat gelirlerine yönelik vergi muafiyeti gibi teşviklerin yanı sıra ihracatçı sanayilerin düşük maliyetli girdi teminine yönelik gümrük tarife engelleri azaltılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1973 yılında ise İngiltere’yle birlikte İrlanda’nın da AB’ye girmesiyle, aşırı milliyetçi özerklik politikaları da terk edilerek, yüksek teknolojili ve yüksek gelirli sanayilere odaklanan daha pragmatik bir iş modelinin benimsenmesi söz konusu olmuştur. Bilgisayar, ilaç, tıbbi teknolojiler, uluslararası iş hizmetleri gibi ileri teknoloji ve yüksek gelirli sanayilerde istihdam edilecek nesillerin yetiştirilmesi amacıyla güçlü bir üniversite sisteminin gelişimi amaçlanmıştır. 1970’li yıllarda bu politikalar uygulandıktan sonra 1980’lerin başında ülke ekonomisi iç ve dış etkenlerden kaynaklanan bir depresyon ve durgunluk dönemine girmiştir. Enflasyon ve genç işsizlik oranlarında önemli artışlar yaşanan bu dönemde özellikle yeni yatırımlara yönelik iklimin bozulması neticesinde hükümet müdahaleleri daha çok mali yükümlülüklerini yerine getirme noktasında belirginleşmiştir. Bu nedenle toplam talebi ve istihdamı uyarıcı politikalarda eksiklikler yaşanmıştır. Celtic Kaplanı efsanesi bu koşullar üzerine temellenmiştir, denilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Celtic Kaplanı&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Celtic Kaplanı döneminin başlangıç yılları olan 1990’lı yıllarda gerçekleşen mucizevî büyüme performansına 2 temel katkı söz konusudur. Bunlardan birincisi kamunun çeşitli program ve kurumlarına yönelik harcamalarında çok ciddi bir kesintiye gidilmesidir. İkinci olarak da gelir vergisinin düşürülmesiyle kişilerin maaşlarında ciddi artışlar sağlanmıştır. “Ulusal Kurtarma Programı” yılları olarak kabul edilen bu dönemde “hükümeti, çalışanları, ticari birlikleri ve çiftçileri” içeren bir ulusal plan hayata geçirilmiştir. Diğer taraftan uzun yıllar boyunca beşeri sermayeye istikrarlı bir şekilde yatırım yapılarak çok iyi İngilizce konuşabilen bir işgücü yaratılmıştır. Beşeri sermayenin gelişimine yönelik bu uygulamalar, yabancı sermayeyi çekmeye yönelik vergi avantajları ve ileri teknoloji alanlarında işbirliğine yönelik desteklerle bütünleştirilmiştir. Böylelikle düşük vergi oranlarıyla ciddi anlamda bir “gelir etkisi” yaratılmıştır. Düşük vergi oranları ve zayıf mali baskıyla birlikte idari bir takım yasaların yabancı sermayeyi teşvik etmesiyle İrlanda, çokuluslu şirketlerin Avrupa ve diğer piyasalara ihracat hizmeti verdiği bir üs haline gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önümüzdeki hafta İrlanda’nın “Celtic Kaplanı” olarak anıldığı gelişme döneminde aslında krizin dinamiklerinin ne şekilde oluştuğunu gözler önüne sermeye çalışacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Haftaya devam edecek)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Gazetesi, 20 Aralık 2010&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3942853899864293338?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3942853899864293338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3942853899864293338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/12/celtic-kaplanndan-sut-dokmus-kediye.html' title='&quot;Celtic Kaplanı&quot;ndan &quot;Süt Dökmüş Kedi&quot;ye:  İrlanda Krizi&apos;nin Kökenleri ve Sonuçları (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TQx393m-7FI/AAAAAAAAAIs/xXyPvd3qz9U/s72-c/celtic.tiger.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4740078167348070032</id><published>2010-12-10T12:13:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.852-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>“Yalan, Kuyruklu Yalan, İstatistik”</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TQKKon8NZfI/AAAAAAAAAIk/YtrQtdkScoo/s1600/istatistik.kuyruklu.yalan.png"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 102px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TQKKon8NZfI/AAAAAAAAAIk/YtrQtdkScoo/s200/istatistik.kuyruklu.yalan.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549150121394791922" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede öğrenciyken “İstatistik” dersimize giren Profesör Özer Serper’in daha ilk derste istatistikle ilgili yaptığı vurucu bir tespiti kulaklarımıza küpe gibi takılmıştı. Belki de bir başka bilim adamından aktararak, “3 çeşit yalan vardır” diyordu Serper; “Yalan, kuyruklu yalan ve istatistik”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Cumhuriyet tarihi boyunca AKP Hükümetleri dönemi kadar istatistiklerin sulandırıldığı ve yalan söyleme aracına dönüştürüldüğü bir başka dönem olmamıştır” desek abartmış olmayız herhalde. Bu konuda örnekler o kadar fazla ki. Hangi birisini anlatalım. Yine kendi ilgi alanımızla alakalı olanından başlayalım istersiniz. Bu konuyla ilgili 2006 yılında bir yazı yazmıştım. 2008 yılında Derin Yayınları’ndan çıkan “Krizalit: Ekonomiye ve Hayata Dair Yazılar” isimli kitabımda da yer alan, “Planlamada Revize Edilmiş ‘Kristal Küre’ Modeli (mi)?” başlıklı makalemde, özellikle kalkınma planlamasında önemi tartışılmaz olan istatistikî veri kullanımı ve modelleme meselesinin, 9 Kalkınma Planı’nda nasıl hafife alındığıyla ilgili şu tespitleri yapmıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“&lt;em&gt;DPT web sitesinin “9. Kalkınma Planı Çalışmaları” bölümüne girildiğinde planın hazırlanış aşamasında DPTMAKRO ya da bir başka modelin kullanılıp kullanılmadığına yönelik herhangi bir bilgi elde edilemiyor. Plan metni incelendiğinde ve “Plan Dönemi Hedef ve Tahminleri”nin yer aldığı kısımlara odaklanıldığında, örneğin plandaki makroekonomik göstergelerin tahmininde “bir model” kullanıldığına dair bilgiye rastlanmıyor. Benzer durum sektörel tahminler için de geçerli... Ayrıca TÜİK (eski DİE) kurumsal web sitesinde en son 1998 yılına ait Türkiye (I-O) tablosuna ulaşılabilirken, 2006 yılının son ayına gelmemize rağmen siteden “daha yeni tarihli bir tablo” temin edilemiyor. Belirtildiği gibi bu tablolar kalkınma planlarındaki ekonomik ve sektörel büyüklüklerin tahmininde kullanılan çok önemli verileri içeriyorlar…9. Kalkınma Planı’nın hedefleri ve yapılan tahminlerin ne kadar gerçekçi olduğu konusunda basına kadar yansıyan bir başka olay ise çok daha trajik bir nitelik taşıyor. DPT’nin öngördüğü yıllık ortalama büyüme hızlarının, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan (RTE) tarafından yetersiz görülerek, kendisinin talimatı doğrultusunda revize edildiğini basından öğrenmiştik. Böylelikle, DPT’nin 2013 yılında 8 bin 723 dolar olarak öngördüğü kişi başı milli gelir hedefi 10 bin 100 dolar olarak değiştiriliyor; buna paralel GSYİH’nın reel olarak “yıllık ortalama büyüme hızı” da %6,5’den %7’ye yükseltiliyor. Hal böyle olunca, RTE’den revizeli bu büyüme hızı tahminin arkasında hangi makroekonomik model ve veriler setinin olduğunu insan çok daha fazla merak ediyor.&lt;/em&gt; (Krizalit, 2008, ss.68-69)”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazımız yayınlandıktan sonra, talebimiz üzerine DPT’den bir bilgilendirme e-maili gelmiş, “ilgili planın arz yanlı bir modele dayandığı ve ileriki tarihlerde yayınlanacağı” belirtilmişti. Gerçektende 9. Kalkınma Planı’nın dayandığı makroekonometrik model, yanılmıyorsam plan kabul edildikten 2 yıl sonra yani 2008 yılında yayınlandı. Yine yanılmıyorsam, TÜİK de 2002 yılı verilerine göre hazırlamış olduğu Input-Output tablolarını, 2008 yılında yayınlama zahmetinde bulundu. Böylelikle 9. Plan hazırlanıp yayınlandıktan yaklaşık 2 yıl sonra, bir kalkınma planının hazırlanmasında en temel dayanaklar olarak kabul edilen “model ve tablolar” kamuoyuna duyurulmuş oldu. Bu model ve tabloların ise plan hazırlanmadan mı, hazırlandıktan sonra mı gerçekleştirildiği yani planın makroekonomik değişkenlerinin tahminlerinde gerçekten kullanılıp kullanılmadığı ise bu kurumların ilgili uzmanlarının insafına kalmış bir soru olarak ortada kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son dönemde Türkiye ekonomisine yönelik istatistiklerle ilgili bir başka gelişme de milli gelir rakamlarıyla ilgili. Derslerimde, gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye'nin milli gelir açısından yeni sanayileşmiş Asya ülkelerini yakalayabilmesinin ne kadar güç olduğunu anlatmak; “kalkınma, sanayi ve teknoloji politikalarına” niçin önem verilmesi gerektiğini vurgulamak için 72 kuralından hareketle örnekler veririm. Örneğin, Türkiye'nin G. Kore'yi milli gelir konusunda yakalayabilmesi adına %6 sabit hızla büyüme sergilese ve hatta G. Kore hiç büyümese bile, 72 kuralına göre Türkiye'nin ancak 12 yılda milli gelirini 2'ye katlayacağını, buna rağmen G. Kore'yi yakalayamayacağına dikkat çekerim. Geçenlerde Sabah Gazetesi'nde yayınlanan ülkelerarası karşılaştırmalı GSMH rakamlarını görünce Türkiye'nin G. Kore'yi neredeyse yakalamış olduğunu hayretle gördüm. Zaman zaman yine derslerde bunun sebebini anlatmaktayım. Aslında meselenin özünde TÜİK'in GSMH hesaplamalarında yapmış olduğu düzeltmeler yatmakta. Bu düzeltmelerle birlikte, örneğin 2006 yılı kişi başına milli geliri bir gecede 5400$'dan 7500$'a fırlamış durumda. Ancak yandaş medya ve AKP’den geçinmeli ekonomistler, bu sanal rakamların gerçek yüzüne ilişkin açıklamalar yapmadan tablolar yayınlamakta. AKP hükümetleri döneminde kişi başına milli gelirin nerdeyse 3 kat arttığı izlenimi yaratılmakta ve bu durum sanki siyasal iktidarın ekonomik bir başarısı gibi sunulmaya devam etmekte. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, aslında gerçek ne? Aslında bu tür istatistiklerin belirli bir yıl baz alınarak sabit fiyatlarla değerlendirilmesi gerekiyor. Bu bağlamda, DPT’nin hazırladığı “9. Kalkınma Planı 2011 Yılı Programı”nda yer alan “Fert Başına GSYH” tablosuna bakıldığında gerçekler apaçık ortada duruyor (DPT, 2010, s.14). AKP güdümündeki medya ve ondan geçinmeli ekonomistler, son 7 yılda kişi başına milli gelir rakamlarının 3 kat artarak 10 bin dolarlar mertebesine yükseldiği müjdesini verirken, bu tablodaki veriler acaba neler söylüyor? Tabloya göre, 1998 yılı sabit fiyatlarına göre ABD Doları cinsinden kişi başına GSYİH, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 4225$ iken, bu büyüklüğün 2010 yılında gerçekleşme tahmini olarak 5488$, 2011 programında ise 5673$ olması öngörülüyor. Bir de TL cinsinden 1998 yılı sabit fiyatlarıyla kişi başına GSYİH’nin seyrine bakarsak. 1998 yılı fiyatlarıyla TL cinsinden kişi başına GSYİH, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında 1100 TL iken, bu büyüklüğün 2010 yılında gerçekleşme tahmini olarak 1427 TL, 2011 programında ise 1475 TL olması öngörülüyor. Hemen belirtelim ki 2010 gerçekleşme tahmini olarak sunulan kişi başına GSYİH düzeyine ulaşabilirsek, 2007 yılının kişi başına GSYİH düzeyini ancak yakalamış oluyoruz. Sonuç olarak reel (gerçek) rakamlarla ve sabit fiyatlarla meseleye baktığımızda ortada bir ekonomik büyüme mucizesi falan olmadığı gibi 2010 yılı sonunda 3 yıl öncesinin reel gelir düzeyine ulaşabileceğimiz bile şüpheli görünüyor. Zaten vatandaşla yapacağınız basit bir sohbet bile aynı sonuçları vermiyor mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu gerçeklere rağmen, 2011 genel seçimlerine doğru giderken ekonomide ciddi bir refah artışı yaşandığı tezi AKP Hükümeti, güdümündeki medya ve onun silahşoru olan ekonomistler tarafından sürekli olarak halka pompalanıyor. “Yalan, kuyruklu yalan, istatistik” özdeyişini kanıtlarcasına, insanların gözünün içine baka baka (istatistiklerle) yalan söyleniyor. Bu sanal büyümenin kaynaklarının ne olduğu, dış kaynaklara dayalı böylesi bir ekonomik büyüme sürecinin ne kadar sürdürülebilir olduğu meselesini ise bir başka yazıya bırakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Gazetesi, 13 Aralık 2010&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4740078167348070032?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4740078167348070032'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4740078167348070032'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/12/yalan-kuyruklu-yalan-istatistik.html' title='“Yalan, Kuyruklu Yalan, İstatistik”'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TQKKon8NZfI/AAAAAAAAAIk/YtrQtdkScoo/s72-c/istatistik.kuyruklu.yalan.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4162135089657962089</id><published>2010-11-28T12:11:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.852-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (5)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TPK41kNfnnI/AAAAAAAAAIc/JtD8bAUwn2Y/s1600/14_NOBEL%252520ECONOMIC.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 107px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TPK41kNfnnI/AAAAAAAAAIc/JtD8bAUwn2Y/s200/14_NOBEL%252520ECONOMIC.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5544697321639353970" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geçen haftalardaki yazılarımızda varsayımları ve ön kabullerimizi ortaya koymuştuk. Bu yazıda, Nobel Ekonomi Ödüllerinin, iktisadi analizin yöntemini, sorunlarını ve analiz birimlerinin seçimindeki önceliğini etkilemede ve dolayısıyla Ortodoks iktisadın hükümranlığını pekiştirmede ne derece etkili olabileceğine yönelik argümanlarımı şu şekilde sıralayabilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Nobel Ekonomi Ödüllü bilim adamlarının iktisat alanlarına dağılımına bakıldığında, tüm dönemlerde mikro ve makroekonomi alanında ödül alan bilim adamlarının toplam bilim adamı içerisinde dikkat çekici bir ağırlığı olduğu görülecektir. Ödül alan toplam bilim adamı içersinde mikro ve makro ekonomi konusunda ödül alanlar %82 oranına sahiptir. Makroekonomi alanındaki Keynezyen  yansımaların ise Joan Robinson’un deyişiyle “piç Keynezyencilik” yoluyla yani neo-klasik senteze dönüştürülerek standart ders kitaplarına aktarıldığı bu dönemlerde, egemen iktisadın dışında kalabilen iktisat ekollerinin nefes alabileceği alanlarda ödül alanların oranı %18 civarındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-1969–1980 döneminde ödül alan toplam 18 bilim adamının yalnızca üç tanesi büyüme-kalkınma iktisadı ve toplumsal refah disiplininde çalışmaktadır. Bununla birlikte neo-liberal dönemin erken aşamasında, iktisadın aykırı bir alt disiplini adayı olma potansiyeline sahip bu alanlarda hiçbir bilim adamı ödül alamamaktadır. 1990 sonrası dönemde ise herhalde küreselleşme sürecinin çalışan sınıflar ve özellikle de fakir ülkelerdeki geniş halk kitlelerine yönelik olumsuz etkilerini kompanse etme sendromu yaşanmakta ve bu alanda bir bilim adamı (A. Sen) Nobel’e layık görülmektedir. Sen’e verilen ödül, kaynakların toplumdaki fakir gruplara nasıl dağıtılacağına yönelik çalışmalara katkılarından dolayıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 1991–2010 döneminde Nobel Ödülü alan 37 bilim adamının 26’sı mikroekonomi üzerine çalışmaktadır. Bu durum sanki bireyi kutsayan ve ulus-devleti firmaya indirgeyen, sınıfsal ilişkileri yok sayan egemen iktisadın, tüm sistemsel krizlere ve bunları açıklama gücündeki zayıflıklara rağmen zaferini ilan eden bir sonuçtur. Geriye dönüp diğer dönemlere bakıldığında ise 1969–80 döneminde 18 bilim adamının 5’i, 1981–90 döneminde ise 12 bilim adamının 3’ü mikroekonomi üzerine çalışmalarıyla ödül kazanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Son dönem Nobel Ekonomi Ödülü alan iktisatçıların hemen hepsinin, ekonomik büyümeye katkı konusunda devlet müdahalesi dozajı ile özel sektör inisiyatifi arasındaki tercihte ikinci yaklaşımı benimseme eğiliminde olduğunun altını çizmek gerekir. Nobel komitesi ve akademi üyeleri seçimlerinde piyasa ekonomisini kutsayan Ortodoks iktisadı destekleyici bir tavır içinde olduklarını söylemek yanlış olmayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- 1990 yılındaki bir çalışmada bu ödülleri alan iktisatçıların kitap ve makalelerinin SSCI’de en fazla atıf alan çalışmalar olduğu tespit edilmektedir. Bu çalışmada 1966–1986 döneminde iktisatla ilgili kitap ve makaleleri en fazla atıf alan en üst düzeydeki 50 iktisatçı belirlenmiştir. 1986 yılına kadar Nobel iktisat ödüllerini alan 24 iktisatçının 15’i yani yaklaşık %63’ü bu listenin içinde yer almaktadır. Bu durum, muteber ve dünya standardında bir terfi mekanizmasının parçası olan böylesi bir endeks yoluyla Nobel’in aslında ne kadar hakkaniyetli bir şekilde verildiğini ispat etmek için kullanılabileceği gibi, bu ödülü alan bilim adamlarının ilgi alanlarında çalışacak ve onların fikirlerini sürdürecek akademisyenlerin mesleki anlamda önünün açık olacağı işaretini de vermektedir. Kanımızca yönlendirmenin en önemli boyutu bu şekilde dolaylı olarak gerçekleşenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Doğrudan yönlendirmeye yönelik bir örnek vermek gerekirse Joan Robinson’un durumu bu konuda şüphesiz ilginç ipuçları taşımaktadır. Ortodoks iktisadın gücünü yansıtan Nobel İktisat Ödülü öylesine tartışmaya açıktır ki; 1994 yılı Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan John Nash gerçekte bir iktisatçı olmadığını açık bir şekilde vurgulamış olmakla beraber, özellikle egemen iktisada hizmet eden ve piyasa kapitalizmini rekabetçilikten ziyade işbirliği nosyonuyla daha da güçlü kılmaya yönelik bir araç sunan “oyun teorisi”ne katkılarıyla bu ödüle layık görülürken, ünlü İngiliz iktisatçısı Joan Robinson’un daha muhalif görüşleri nedeniyle bu âlemde kabul görmemesi söz konusu olabilmiştir. Gerçi bu konuda rivayetler muhteliftir. Kimine göre Robinson böylesi bir unvan için değerlendirilmeye alınmaması konusunda komiteye net mesajlar yollamış, alternatif bir versiyona göre ise Nobel Ödülü’ne sahip olmaktan çok bir muhalif olmayı tercih etmiştir. Her ne sebeple olursa olsun, sonuç açısından çok da fazla değişen bir şey yoktur. Neo-klasik düşünceye tüm hayatı boyunca karşı çıkan ve yeni eleştirel iktisadı bu düşünceyle yer değiştirme yolunda Cambridge İktisadı’nın fırtına kırlangıcı olarak nitelenen hırçın Robinson gibi güçlü bir muhalif Nobel’den dışlanmıştır. Kaldı ki komite Robinson’a ödül verdiğinde, kamunun önünde ödülü ret etmesinden ve Ortodoks iktisada karşı kullanmasından her zaman çekinmiştir. Robinson kuramsal öncülüğünü yaptığı birçok alanla ödülü hak ettiği halde, ünlü ders kitabıyla Keynes’in ortodoks eğilimde olmayan düşüncelerinin neo-klasik sentez içinde eriyip gitmesine katkıda bulunan P. Samuelson, 1970’de Nobel Ödülü’ne layık görülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Son bir tespit; ödül alan bilim adamları içinde Marksist Ekol mensubu bir bilim adamına rastlanmadığını söylersek abartmış olmayız. Belki Amartya Sen, Marksizm’den etkilenmiş olan hocası Joan Robinson’un görüşlerinden feyiz aldıysa da, kendisini radikal Marksist olarak nitelemek güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonuç Yerine&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Sıralanan bu argümanlar, maddi motivasyon ve prestij yüklü Nobel Ödülü’nün yalnızca iktisat bilimindeki yeni eğilimlerden ne kadar etkilendiğini görmemize vesile olmamakta, aynı zamanda bu ödülün hem Ortodoks iktisadı güçlü tutmaya hizmet edebilecek, hem de ekonomik analizdeki sorunlar ve analiz yöntemlerini doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyebilecek bir araca dönüşebileceği izlenimi de yaratmaktadır. Yeni paradigma arayışları içinde Radikal İktisatçılar olarak anılan bir grubun, Ortodoks iktisadın aslında Amerikan seçkinler kadrosu üyelerine mevcut çerçeve içinde kendi çıkarları peşinde koşma konusunda yararlı olduğuna yönelik tespiti bu bağlamda anlamlıdır. Yine aynı grubun Amerikan toplumunun yapısına yönelik çözümleme ve eleştirilerden hareketle Ortodoks iktisadın sınıfsal niteliği nedeniyle; adaletsiz gelir dağılımı, yoksulluk, ırkçılık, emperyalizm ve üçüncü dünya ülkelerinin kalkınması gibi sorunlarla anlamlı bir şekilde ilgilenemeyeceği sonucuna ulaşması, Nobel Ekonomi Ödülü’ne konu olan iktisadi sorunlar düşünüldüğünde izlenimimizin güçlenmesine katkıda bulunmaktadır. Diğer taraftan, bu çalışmada yapılan tespitler ABD’de yaşayan birisine anlatılmaya çalışılsa, yazarın anakronizm içinde bocaladığı yorumu ile karşılaşılması da kuvvetle muhtemeldir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kaynaklar&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Colander, D.C, R.F. Holt, and J. B. Rosser,The Cutting Edge of Economics,&lt;br /&gt;http://cob.jmu.edu/rosserjb/The%20Cut3.doc, Erişim Tarihi: 8.3.2003&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalen, H.P van, “The Golden Age of Nobel Economists”, The American Economist,Vol.43,No.2,1999,ss.19-35&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;David, W. L., Conflicting Paradigms, Praeger Publishers, New York, 1986&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eatwell, J. M. Milgate and P. Newman, The New Palgrave Dictionary of Economics, London,MacMillan, 1994.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gompel, J.V., “Who Wins the Nobel Prize?”, Challenge, Vol. 42, Issue 2, Mar/April, 1999, ss. 23-51.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hands, D. W., Empirical Realism as Meta-Method:Tony Lawson on Neoclassical Economics, Final Draft, July 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hansen, A. H., A Guide to Keynes, McGraw-Hill Book Comp, 1953.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heilbroner, R, “Evrensel Bilim Olarak İktisat”, Çev: Ö. Demir, İktisatta Yöntem Tartışmaları, VadiYayınları, Ankara, 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsel, A., “İktisat Dininin Rahip ve Vaizleri”, Radikal İki, 8. 4. 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Khun, T. S., Asal Gerilim: Bilimsel Gelenek ve Değişim Üzerine Seçme İncelemeler, Çev: Y. Şahin,Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1994&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kuttner, R., “İktisadın Sefaleti”, Çev: E. Özvar, M.Ü. İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt XI, Sayı.1-2, 1995.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük, Y., “İktisadı Sevmek”, İktisat Dergisi, Sayı 245, Mart, 1985&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lindbeck, A., “The Sveriges Riksbank (Bank of Sweden) Prize in Economic Sciences in Memory of Alfred Nobel 1969-2000”, The Nobel Prize: The First 100 Years, Ed: A. W. Levinovitz ve N. Ringertz, Imperial College Press and World Scientific Publishing Co. Pte. Ltd., 2001.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Marietta M., M. Perlman, “The Uses of Authority in Economics: Shared Intellectual Frameworks as Foundation of Personal Persuasion”, American Journal of Economics and Sociology, Vol 59, No.2, April, 2000,ss.1151-189.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Millmow, A., “An IgNobel Scandal”, Post-Autistic Economics Review, Issue No. 13, May 2, 2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasar, S., “The Sometimes Dismal Nobel Prize in Economics”, The New York Times, October 13, 2001&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sezen, S., Devletçilikten Özelleştirmeye Türkiye’de Planlama, TODAİE, Ankara, 1999&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Soyak, A., Küreselleşme: İktisadi Yönelimler ve Sosyopolitik Karşıtlıklar (Derleme), İstanbul: Om Yayınevi,2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüzün, G., Radikal İktisatçıların Ortodoks İktisat Eleştirisi, İktisatta Kapsam ve Yöntem: Seçme Yazılar, Der: F. Görün, ODTÜ, 1979&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zahka, W.J, “Nobel Prize Economics Lectures as a Teaching Tool”, Journal of Economic Education, Fall 1990&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Web Siteleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;http://web.uvic.ca/econ/nobel.html Erişim Tarihi: 18.01.2002&lt;br /&gt;http://www.garfield.library.upenn.edu/essays/v15p127y1992-93.pdf. Erişim Tarihi: 25.5.2002&lt;br /&gt;http://www.wesleyan.edu/newsrel/sen.html Erişim Tarihi: 15. 4. 2002&lt;br /&gt;http://economics.about.com/blnobel.htm Erişim Tarihi: 10. 01. 2002&lt;br /&gt;http://search.eb.com/nobel/table/econ.html Erişim Tarihi: 12.3.2002&lt;br /&gt;http://www.econ.tcu.edu/icare/main.html, Erişim Tarihi: 21.9. 2002&lt;br /&gt;http://almaz.com/nobel/2002-prizes.html/economics Erişim Tarihi: 8.11.2002.&lt;br /&gt;http://www.radikal.com.tr/diger/ekler/radikal2/2001/04/08/toplum/01ikt.shtml, Erişim Tarihi: 19.1. 2002&lt;br /&gt;http://top-biography.com/0036-Amartya%20Sen/ideology.htm Erişim Tarihi:14.9.2002&lt;br /&gt;http://www.canaktan.org/ekonomi/anayasal_iktisat/buchanan-life-legacy/turkce-kaynaklar/buchananbiyografisi.&lt;br /&gt;htm, Erişim Tarihi: 11.11.2002&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ulus Gazetesi, 29 Kasım 2010&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4162135089657962089?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4162135089657962089'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4162135089657962089'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/11/nobel-ekonomi-odulleri-ve-ortodoksinin_28.html' title='Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (5)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TPK41kNfnnI/AAAAAAAAAIc/JtD8bAUwn2Y/s72-c/14_NOBEL%252520ECONOMIC.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5277835015685365682</id><published>2010-11-21T02:41:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.853-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (4)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TOj47CNNhkI/AAAAAAAAAIU/GH4pvH-TFAo/s1600/nobel.bmp"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 176px; height: 167px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TOj47CNNhkI/AAAAAAAAAIU/GH4pvH-TFAo/s200/nobel.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5541953034567648834" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Nobel Ekonomi Ödülleri Üzerine Farklı Bir Çözümleme&lt;br /&gt;Aslında Nobel Ekonomi Ödülü”ne layık görülen bilim adamları ilgilendiği konular, sorduğu sorular ve kullandığı yöntemlerle ister istemez açık bir işaret veriyor: "&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Ortodoks İktisadın istediği soruları sorup, yöntemini kullanırsan şansın her zaman vardır&lt;/span&gt;". Bu noktada ödüllerin egemen paradigmayı güçlü tutmak adına bir işlev taşımaya başladığı ve bu çerçevede ödül komitesinin farklı sorular soran ya da benzer sorulara farklı yöntemlerle yaklaşan diğer ekollere sıcak bakmadığı düşünülebilir. Ancak burada bir noktaya açıklık getirmek gerekir. Nobel Ekonomi Ödüllerine aday gösterilen bilim adamları çok daha önceden başlatmış oldukları araştırmalarıyla değerlendirilip, temel katkılarıyla bu ödüle layık görülüyorlar. Dolayısıyla burada bahsedilen etkilenme süreci kısa süreli ve anlık bir olgu değildir. Tabii ki tüm bu savları desteklemek için önsezilerin ötesinde bazı argümanlara da ihtiyaç vardır. Bu argümanları ortaya koyabilmek için, aşağıdaki tablodan yararlanılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;               Ödüllü Bilim adamlarının Çalışma Alanlarına Göre Dağılımı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alanlar-Dönem           1969-1980 1981-1990 1991-2010 TOPLAM&lt;br /&gt;Mikroekonomi              5            3            26           34&lt;br /&gt;Makroekonomi              7            8             6           21&lt;br /&gt;Kalkınma İktisadı         3            0             1            4&lt;br /&gt;Uluslararası İktisat      2            0             2            4&lt;br /&gt;İktisadi düşünce          0            1             2            3&lt;br /&gt;Genel ekonomi             1            0             0            1&lt;br /&gt;TOPLAM                   18           12            37           67&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamada Tablo’daki sınıflandırmadan nasıl yararlanılacağını açıklamak gerekmektedir.  Kanımızca Ortodoks İktisadın kendisini ifade etmek ve düşüncelerini meşrulaştırmak için kullandığı ve standart ders kitaplarına kadar büyük ölçüde de hâkimiyet kurmayı başardığı iki temel alan vardır; mikroekonomi ve makroekonomi. Buna karşın egemen iktisadın dışında kalan alternatif (Heterodoks) yaklaşımların (Post-Keynezyen, Marksist, Kurumcu ve Evrimci İktisat vd) daha ziyade kalkınma-büyüme iktisadı ve iktisadi düşünce tarihi gibi kategorilerde nefes alabilmesi mümkündür. Çünkü kapitalizmin gelişme yasaları, azgelişmişlik çözümlemeleri ve kalkınma arayışları, fakirlik ve gelir dağılımı gibi sorunlar bu ekollerde daha anlamlı tartışma platformları bulabilmektedir. Bu sınıflandırmayı işlevsel hale getirebilmek için şu iki varsayımda bulunulması gerekmektedir: Öncelikle çalışma alanlarına yönelik yapılan sınıflandırmanın oldukça geleneksel ve keskin olduğunu söylemeliyiz. Günümüzde iktisat disiplininde sınırların bu şekilde keskin olarak çizilmesi oldukça güçtür. Dolayısıyla bir alana dâhil edilen bilim adamı bir başka alan içinde de değerlendirilebilir. Ancak bunu ihmal etmek durumundayız. Ayrıca altını önemle çizmemiz gereken diğer varsayım; aynı alanda dahi Ortodoks ve muhalif durumunda olan yazarların var olabileceği ve bunların ihmal ediliyor olmasıdır. Yani alanlar homojen bir grupmuş gibi kabul edilmektedir. Örneğin, Stiglitz’in ödül alan çalışmaları her ne kadar genelde mikro ekonomi alanında yer alsa da, fikirleri Ortodoks iktisattan sapma eğilimindedir ve benzer tespitler J. Mirrlees, W. Vickrey için de geçerlidir. Aynı şekilde G. Myrdal, F. A. Hayek ve H. Simon’ın makro ve mikro ekonomi alanına giren çalışmalarını Ortodoks eğilimli olarak nitelemek güçtür. Bununla birlikte iktisat tarihi alanında yeni kurumcu iktisada katkıları nedeniyle 1993 yılında Nobel iktisat ödülünü kazanmış olan R. Fogel ve D. North’un da Ortodoks eğilime sahip olmayan yazarlar olarak tanınmaları söz konusudur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ödüllerin verildiği 1969–2010 dönemini üç alt dönemde incelemek mümkün; 1969-1980, 1981-1990 ve 1991-2010. Bu dönemlendirmenin yapılmasının temel amacı sermaye birikimini yönlendirecek politikalar sunan Ortodoks iktisadın, bunda başarılı olsun ya da olmasın Nobel Ödülleri konusunda belirli bir çizgi izlediğini ortaya koyabilmektir. Dönemlendirmenin kriteri ise egemen paradigmanın bunalımını yansıtan içsel ve dışsal nedenlerin karşılıklı etkileşimi; yani Ortodoks paradigmanın hem iktisadi olguların gözlemlenme biçimini hem de olguların kendisinin değişimini açıklama gücündeki yetersizliklerdir. Dolayısıyla bu alt dönemlendirmeyi yaparken, uluslararası sermayenin ve hâkimiyeti altında hareket eden uluslar üstü ekonomik ve politik kuruluşların, sermaye birikimini yönlendirmeye yönelik politikalarında ve Ortodoks iktisadın bu politikalarla ilgili kuramsallaştırmalarında yaşanan kırılmalar esas alınmıştır. Bu açıdan bakıldığında 1969–1980 arası yıllar devletin piyasaya müdahalesini meşrulaştıran politikalar üreten Keynezyen araştırma programının, Ortodoks iktisadın hükümranlığını sallamakla beraber, gücünü yitirmeye başladığı birinci dönem içine girmektedir. 1981–1990 dönemi neo-liberal dönemin erken aşamasıdır. 1990 sonrası ise Washington Mutabakatı gibi oluşumlarla kurumsal ve teorik gücü tamamen arkasına alan neo-liberal dönemin olgunlaşma aşamasıdır. Yani 1980 sonrasını iktisadi ortodoksinin yükselişi ve piyasanın kutsanışının her türlü kanaldan gündeme taşındığı bir dönem olarak nitelemek mümkündür. Ancak Ortodoks iktisadın hem kendi içindeki, hem de iktisadi olguları açıklamadaki krizi artarak varlığını sürdürmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemlerin genel karakteristiği hakkında biraz bilgi vermek gerekirse; ilki sosyal piyasa ekonomisi ağırlıklı bir görüşün yayılmaya çalışıldığı, devletin planlı bir müdahale süreci içinde sermaye birikimini yönlendirdiği ve ulus devletlerin de büyük ölçüde uluslar arası finansal ve ekonomik kuruluşlar tarafından kalkınmacı politikalarla beslendiği bir dönem. Büyüme, gelir dağılımı ve fakirlik gibi sorunlara hassas politikaların izlendiği sosyal refah devleti anlayışı bu dönemde olgunluk çağını yaşamakta ve sistemsel bir krizin çanlarını çalmaktadır. Ardından Keynezyen politikaların iflasını ilan eden bir sistemsel kriz ve akabinde Reagan ve Thatcher’ın politikalarıyla ivme kazanan, neo-liberal ekonomi-politikalarının egemen kılındığı, serbest piyasacı kapitalizmin yeniden yükselme devresinin başlatıldığı bir erken neoliberal döneme geçiş. Ulus devlet ve sosyal refah devleti anlayışından, bireysel inisiyatifi en temel motif alan ve bireysel özgürlüğü yücelten sosyal ve iktisadi bir kurguya kayış. Bu öylesi bir birey ki, özgür kılınması gerekli ve bu yolla çıkarını maksimize edebilmesi için başka bir gücün etkisi altından kurtulması temel şart. Sonuç olarak neo-liberal politikalar; güçlü (paralı)-özgür birey ve piyasayı kutsayan, sermaye birikim sürecinde sosyal devletten firma tipi teknik devlet anlayışına doğru devlette bir küçülme sürecini dayatan bir söylem ve politik düzlemle karşımıza çıkmaktadır. 1980’li yıllarda güçlenen küreselleşme süreciyle birlikte yalnızca serbest ticaretin önündeki engeller değil hem finansal hem de üretken sermayenin serbestçe dolaşımını engelleyen faktörlerin ortadan kaldırılmasına yönelik politikalar, Ortodoks iktisadın ve onun politika önerilerinin uygulayıcısı olan uluslar üstü kurumların gündemini oluşturmaktadır. 1990 sonrası dönemde ise bu politikalar uluslar üstü hukuk sistemiyle iyice olgunlaştırılmaktadır. Ancak sistemsel krizler sıklaşarak devam etmekte, Heterodoks yaklaşımlar kapitalizmin bekçileri olan uluslar üstü finans kuruluşlarının iktisatçıları tarafından dahi gündeme getirilmektedir. Acaba bu dönemlerde Nobel Ekonomi Ödüllerinin dağılımında nasıl bir seyir söz konusudur? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varsayımları ve ön kabulleri ortaya koyduktan sonra, Nobel Ekonomi Ödüllerinin, iktisadi analizin yöntemini, sorunlarını ve hatta analiz birimlerinin seçimindeki önceliğini etkilemede ve dolayısıyla Ortodoks iktisadın hükümranlığını pekiştirmede ne derece etkili olabileceğine yönelik argümanlarımı önümüzdeki hafta sıralayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Ulus Gazetesi, 06.12.2010&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5277835015685365682?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5277835015685365682'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5277835015685365682'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/11/nobel-ekonomi-odulleri-ve-ortodoksinin_21.html' title='Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (4)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TOj47CNNhkI/AAAAAAAAAIU/GH4pvH-TFAo/s72-c/nobel.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5418484676377169399</id><published>2010-11-20T09:52:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T05:57:41.507-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>‘Öpmek İsteyenler’e</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TOgLkKa3mzI/AAAAAAAAAIM/Ybwrk-pa1nU/s1600/images.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 160px; height: 128px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TOgLkKa3mzI/AAAAAAAAAIM/Ybwrk-pa1nU/s200/images.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5541692057379642162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hafta “Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü” başlıklı yazı dizisine ara vermek durumunda kalıyorum. Yazı dizilerinin belki de en önemli sıkıntısı, dizi sürerken güncel olaylarla ilgili bir başka yazıyı arada yayınlama noktasında, dizinin okuyucu tarafından takibinin olumsuz etkilenebileceği riskidir. Bu haftaki konumuz oldukça güncel ve önemli olduğu için bu riski almak durumundayım. Önümüzdeki haftadan itibaren yazımızın dördüncü bölümüyle Nobel Ekonomi Ödülleri konusuna devam edeceğiz. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı’nın 29 Ekim Cumhuriyet resepsiyonu bu yıl bir ilke sahne oldu ve çifte resepsiyondan vazgeçilerek tek resepsiyon uygulamasına gidildi. Türban sıkıntısı nedeniyle bu toplantıya CHP milletvekillerinden (bir vekil hariç) ve Genelkurmay'dan hiçbir katılım olmadı. Askerler aynı saatlerde kendi düzenlemiş oldukları törenlerinde bir araya gelmeyi tercih ettiler. Tabii ki AKP’li medyanın silahşorları bu konu adına birçok platformda ucundan kan damlayan kalemlerini sallamayı ihmal etmediler. En çok da generallerin resepsiyona katılmamış olması eleştiri aldı. Kimi siyasiler durumu “emre itaatsizlik” olarak yorumlarken, bazı yazarlar da generallerle ilgili sınırları zorlayan yorumlarda bulunma fırsatını kaçırmadılar.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu yazılardan bir tanesi var ki kanımca gerçekten haddini, hududunu aştı. Genel yayın merkezi Ankara’da olan bir televizyonun genel müdürünün 30 Ekim tarihinde yayınlanan “Generallerin Bağımsızlık Günü” başlıklı yazısı, yazarın psikolojisini yansıtmasının ötesinde soruna tek yanlı ve kindar bakışın getirdiği her türlü 'kışkırtma, düzeysizlik ve öfke nöbetinin' tezahürlerini içinde taşıyordu. Yazının tamamını yandaki internet adresinden okumanız mümkün. (Bkz: &lt;a href="http://www.kanalahaber.com/generallerin-bagimsizlik-gunu-haberi-62079.htm "&gt;http://www.kanalahaber.com/generallerin-bagimsizlik-gunu-haberi-62079.htm &lt;/a&gt;)&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Yazarın yapmış olduğu yorumların aslında “belli bir zihniyete ait olduğunu”, bu nedenle meseleyi kişiselleştirmenin çok da anlamlı olmadığının farkındayım. Bu nedenle maddeler halinde yapacağım karşı tespitler, ilgili yazara yanıttan çok belirli bir zihniyete yönelik olacak. Sadece son tespit yazarın psikolojik durumuna yönelik bir bakış açısını içerecek. Bu yazıda generallere karşı kullanılan birçok argüman aslında yazarın temsil ettiği “siyasi zihniyetin figürleri olarak iktidar milletvekilleri ve unsurları” için de kullanılabilir. En azından AKP'ye oy vermeyen %53’lük kitle içinde böyle düşünenlerin çok fazla olduğu kanısındayım. Ancak yazar ve onun zihniyetindeki birçok kişi, durumun bu boyutunu göremeyecek kadar monist bir bakış açısına sahip.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;1) Generallerin Cumhurbaşkanı’nın davetine icabet etmemesini abartarak; “ABD Başkanı Barack Obama Türkiye’ye geldiğinde, ona “Sayın cumhurbaşkanım” diye hitap edin. 4 Temmuz günleri komuta kademesi olarak toplu halde Washington’a giderek Beyaz Saray’daki kutlamalara katılın” biçimdeki seviyesiz bir tespitle Türk generallerini neredeyse ABD uşaklığıyla itham eden yazar ve zihniyeti, arkasına sığındığı ve otoritesine eyvallah ettiği AKP’nin başı olan şahsiyetin, daha Başbakan olmadan ABD Başkanı G.W. Bush’tan siyaseten icazet almış olduğu gerçeğini çok çabuk unutmuşa benziyor. ABD ve AKP iktidarı arasındaki ilişkiyi bu minvalde gözler önüne serecek o kadar çok argüman var ki, yalnızca en önemlisini hatırlatmakla yetiniyorum.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;2) Yazının bir yerinde sınırlar iyice zorlanıyor. “Böyle Buyurdu Zerdüşt”’e nispet yaparcasına kopmuş gelen yazar; halk dalkavukluğu ve ucuz popülizm yapmanın verdiği keyifli uyuşuklukla, patladı, patlayacak şu cümleleri saçıveriyor ortalığa:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;“&lt;em&gt;Ey halkım. Senin ödediğin vergilerle geçinen, geçinmenin ötesinde senin sırtından saltanat süren, elindeki silahı, ayağındaki postalı, altındaki donu, sırtındaki üniformayı, bindiği aracı, oturduğu lüks lojmanları senin paralarınla alınan bu adamlar sana meydan okuyorlar.  Senin iradene saygı duymuyorlar. Senin tercihlerini beğenmiyorlar. Seninle beraber bayram kutlamıyorlar. Senin onlara verdiğin paralarla alternatif törenler yapıyorlar. Seni beğenmiyorlar&lt;/em&gt;.”.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Şimdi, yukarıda alıntıladığım cümle üzerine ne yazılır ki. Halkı, “git orduevlerini bas, içindeki generalleri alaşağı et” misali galeyana getirebilecek ve kanımca içinde hukuki sıkıntılar bulunan bu alıntıda, özellikle de birinci cümlede “generaller” yerine “milletvekillerini” koysak, sizce anlam olarak değişen bir şey olur mu? AKP’li ya da değil, milletvekillerinin yaşadığı saltanat generallerden daha mı az? Kimin vergilerinden geçiniyor bu insanlar? Şimdi de ben soruyorum ey halkım (pardon, malum, yeni adımız Cumhur!) Ey Cumhur, sizden kaç kişi vardı Başkanınızın resepsiyonunda? Davetli listesinde bakkal Mehmet efendiye, işçi Ahmet’e, tamirci Rıza’ya rastlayanınız oldu mu? Bir avuç elit kesimin dışında, sizden kimler davet edildi o resepsiyona? Haa, sizi temsil ettiğine inandırıldığınız vekillerinizin bir bölümü ordaydı, iyi de, bu sizi ikna etti mi peki? Karnınız açlıktan guruldarken, sizi temsil eden vekilleriniz ve bir grup elit tabakanın o resepsiyonda yemesi içmesi sizin karnınızı doyurdu mu? Maalesef gözünü kin bürümüş malum zihniyet sahipleri, olayın bu tarafını görmüyor, görmek istemiyor ve size de tek yanlı yansıtıyor gerçekleri.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;3) Yazarın kaleminden damlayan bir başka inci ise artık işin tadını iyice kaçırıyor. Diyor ki Sayın Yazar; &lt;em&gt;“Onlar, senin ödediğin vergilerle yudumladıkları içkilerle eğlenirken, adına “Mehmetçik” denilen 65 binden fazla evladın onlara sosyal tesislerde hizmet ederek şafak sayıyor.”&lt;/em&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Piyasaya göre daha düşük fiyatlarla (muhtemelen maliyetinin biraz üstünde) orduevlerinde yiyip-içebilen subay-astsubaya, mevcut sosyoekonomik koşullarının ne olduğunu sorgulamadan yapılan bu tür saldırılar yeni değil aslında. Fakat yazarımız bunu da başarıyla ajite ediyor ve generallerin orduevlerinde bedava yiyip içtiğinden dem vuruyor. Yani, Sayın Yazar, lütfen biraz insaflı ve adaletli ol! Birine vururken, diğerini görmemezlikten gelme. Vazgeçtim, benim vergilerimle Meclis çatısı altında bedavaya yakın fiyatlarla yiyip-içen, saçını-başını yaptıran, misafirlerini ağırlayan, lüks otomobillerde çoluğu çocuğu cirit atan milletvekillerini görmenizden. Bunları görmenizi beklemiyorum da zaten. Ama çok iyi biliyorsunuz ki sizin AKP’li belediyelerinizin sosyal tesislerinde benim kendi param bile geçmemekte. O kadar demokratsınız ki, tesislerinizde bırakın halkımın vergisiyle, kendi paramla bile “bir bira” içebilmem mümkün olmuyor. Hangi demokrasiden dem vuruyorsunuz, kimi kandırıyorsunuz “Ey Yazar”.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Diğer taraftan generallere hizmet yoluyla vatani görevini ifa etmek zorunda bırakıldığını söylediğiniz o 65 bin askerin içinde yer alabilsin ve orduevlerinde rahatça askerliğini yapabilsin diye torpil arayışları içine girenler arasında, “sizin o çok demokrat siyasileriniz” ve “sermayesi palazlanmış yeni yetme burjuvazi”nizden "hiç mi kimse yok" ‘Sayın Yazar? Bu arada artık rahatlamışsınızdır sanırım; orduevlerine de özelleştirmeyi sokmayı başardınız. Daha da ötesinde, profesyonel hizmetli kadrolarını Maliye Bakanlığınızın kontrolü altında kendi adamlarınıza istediğiniz gibi istihdam kapısına çevirebileceksiniz artık. Vatana, millete hayırlı olsun. Daha ne istiyorsunuz “Sayın Yazar?”  &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;4) Son olarak, “Sayın Yazar”ın içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi gözler önüne sermesi adına “son sözü”ne ilişkin bir tespit yapmak istiyorum. Yazının sonunda “Generallerin 4 Temmuz Bağımsızlık Gününü” kutlayarak, “hepinizi öpüyorum” diyor "Sayın Yazar". Generallere olan kin ve öfkesinin temelinde sanırım bir "otorite anksiyetesi" söz konusu. Generalleri “öperek” yazısını sonlandıran yazar, geçmişte otoriteyle yüzleşememenin bazı travmalarını da bu son sözüyle açığa vurmuş oluyor kanımca. Dediğim gibi, bu durum işin psikologları ilgilendiren boyutu. Bize daha fazla yorum yapmak düşmüyor… &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ha, bu arada Sayın Yazar ve temsil ettiği zihniyetin mensupları eğer bu derece general öpmek istiyorlarsa, bence 12 Eylül Darbesini yapan ve hala yaşamakta olan generallerden işe başlamalarında fayda var. Eee, ne de olsa ait olduğunuz kesimin bu günlere böylesi güçlü ve sistemli gelmesinde, "Onlar"ın payı oldukça fazla. O darbenin hangi kesimleri ezdiği ve hangi kesimleri beslediği gün gibi ortadayken, gidip vefa borcunuzu bir an önce ödemeye ne dersiniz? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Gazetesi, 15 Kasım 2010&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5418484676377169399?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5418484676377169399'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5418484676377169399'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/11/opmek-isteyenlere.html' title='‘Öpmek İsteyenler’e'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TOgLkKa3mzI/AAAAAAAAAIM/Ybwrk-pa1nU/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-927586363432474705</id><published>2010-11-07T14:18:00.000-08:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.853-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (3)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TNcmC6mfloI/AAAAAAAAAIE/26Oh4wrC49Y/s1600/Gallery-Nobel-Prize-Nobel-003.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TNcmC6mfloI/AAAAAAAAAIE/26Oh4wrC49Y/s200/Gallery-Nobel-Prize-Nobel-003.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5536936098407618178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ortodoks İktisatta Eğilimler ve Nobel İktisat Ödülleri&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nobel İktisat Ödüllerinin Ortodoks İktisat’taki yeni eğilimleri yansıtması ile bu ödüllerle egemen paradigmanın güçlü tutulmaya ve araştırma yörüngesinin etkilenmeye çalışılmasını, birbirini besleyen ve karşılıklı olarak işleyen bir süreç olarak düşünmek gerekir. Özelde Nobel Ödülü, genelde ise iktisat mesleğindeki terfi mekanizmaları ve ödüllendirme sürecinin iktisadi ortodoksinin genel çerçevesi içinde biçimlenmesi söz konusudur. Bilimsel gelişme bir süreklilik içerir ve yığılımlı bir yapı arz eder. Ortaya konan iktisadi nitelikli sorunlar ve bu sorunların çözümüne yönelik teorik kümelerin sürekliliği farklı iktisatlarda yeni paradigma arayışları çerçevesinde sürdürülebilir. Ancak egemen paradigma yani Ortodoks İktisat kendi öz niteliği tarafından biçimlenen sorular ve bunları anlamaya yönelik geliştirilen araç ve yöntemler kullanmaya devam etmektedir. Bu noktada çözümü aranan sorunlara karşılık bulunup bulunmaması çok önemli değildir. Çoğu zaman sorulan soruların ve kullanılan yöntemlerin gerçekliği arama gücü çok düşük olabilir. Önemli olan bu soru, sorun ve yöntemlerin evrensel geçerli ve meşru olarak sunulması ve Ortodoks İktisadın güçlü tutulmasıdır. Bilimsel saygınlığın tarihi derin ve haşmetlidir. Eğer iktisadi olguları anlama ve açıklama gücünde bir sorun yaşanıyorsa bu Ortodoks İktisadın araştırma programlarının bir sorunu değil, gerçekliğin bir sorunudur. Örneğin tam rekabet koşullarının işlememesi sorunu teorinin değil, gerçek dünyadaki bazı kurum ve sistemlerin dönüştürülmesini gerektiren bir yapı arz eder. Mevcut durum Ortodoks İktisadın mesleki anlamdaki terfi ve ödüllendirme mekanizmalarıyla da desteklenir. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da iktisadi soruların önceliklerinin belirlenmesi ve sorunların çözümlenmesine yönelik yöntemlerin ve politikaların gücü konusunda, örneğin; Keynezyen Ekol’un bir dönem önemli bir meydan okuması söz konusu olsa da, bu yükselişin aynı oranda Nobel Ödüllerine yansıması mümkün olmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Yalçın Küçük’ün bir makalesinde yaptığı daha dramatik bir tespit, konuya başka bir boyut katmaktadır. Akademik tarikat (Ortodoks İktisat) içinde, örneğin Keynes’in yazılarında, yalnızca tarikatın ulularının gördükleri bölümleri görmek, yalnızca ulular türünden okumak, tarikat içinde yükselmenin en güvenilir ve kestirme yolu olarak görülür. Bu çerçevede insanların Keynes’in Genel Teorisini Hicks ve Hansen’in açıklamalarından öğrenmeleri ve Neo-klasik Sentezin makro iktisat kitaplarındaki hâkimiyeti ilgi çekicidir. Dolayısıyla Ortodoks Paradigma çerçevesinde biçimlenen ödül ve terfi mekanizmaları gereği, bilim adamlarının çoğunun sorduğu soruların, ilgilendiği konular ve bilimsel yöntemlerin bir bakıma egemen paradigmanın yansıması niteliğini taşıması kaçınılmazdır. Kanımızca Nobel Ekonomi Ödülü de bu konuda kritik bir işlev üstlenmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kışkırtıcı savı desteklemek için bazı soruların cevaplanması gerekecektir: Acaba Ortodoks İktisadın dışında kalan Heterodoks İktisat ekollerine mensup bilim adamlarının bu ödülü alma konusundaki şansları nedir? Ödül genellikle hangi alanlarda çalışan bilim adamlarına gitmektedir? Bu alanlar içinde Heterodoks İktisadın ağırlığı nedir? Ortodoks iktisadın bunalıma girdiği ya da yükseldiği dönemlerde Nobel İktisat Ödüllerinin seyrinde nasıl bir değişme yaşanmaktadır? Nobel alan bilim adamları hangi ülkelerin vatandaşıdır ve bu konuda hâkim ülke hangisidir? Ödüllü bilim adamlarının üniversiteler açısından dağılımı nasıldır ve hangi üniversiteler başı çekmektedir? Bu bilim adamlarının çalışmaları iktisat disiplinindeki genel araştırma yörüngelerini ne derece etkilemektedir; örneğin SSCI’deki (Social Sciences Citation Index) yansımalar nelerdir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktisattaki Yeni Eğilimlerin Nobel Ödülü’ne Yansımaları&lt;br /&gt;Stockholm Üniversitesi Uluslararası Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü üyesi ve aynı zamanda Nobel İktisat Komitesi’nin başkanlığı yapmış olan Assar Lindbeck, Nobel Ekonomi Ödüllerinin ekonomik analizdeki yeni eğilimleri önemli ölçüde yansıttığını şu argümanlarla açıklamaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) Nobel iktisat ödüllerinin dağılımı özellikle son çeyrek yüzyıl boyunca ekonomik analizlerin bazı karakteristiklerini açık bir şekilde yansıtmaktadır. Bu dönem boyunca verilen ödüller ekonomik araştırma konusunda ABD’nin egemen konumunu yansıtır niteliktedir. Nobel İktisat Ödülü alan bilim adamlarının yarısından fazlası ABD vatandaşıdır. Buna karşılık 6 Birleşik Krallık, 2’şer İsveç ve Norveç vatandaşı ödül alırken, Almanya, Fransa, Kanada, Hindistan, Hollanda ve Sovyetler Birliği’nin bilim adamları birer ödülle yetinmişlerdir. Verilen ödüllerin dağılımına bakıldığında bir ödülden fazla alan üniversiteler şöyle sıralanmaktadır; Chicago 9 ödül, Harvard 4 ödül, Cambridge 4 ödül, MIT 3 ödül, Berkeley 3 ödül, Stockholm, Oslo, Princeton, Stanford ve Yale 2 ödül. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;b) Ödüllü çalışmaların içeriğine bakıldığında ekonomik analizde tümevarım yönteminden ziyade tümdengelime vurgunun yapıldığının altı çizilmektedir. Samuelson, Hicks, Arrow, Koopmans, Kantorovich, Debreu, Allies gibi bilim adamlarının aldığı ödüllerde olduğu gibi, matematiksel formülasyonun artan rolü ödüllerde yansımasını bulmaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;c) 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren iktisatta yaşanan diğer bir karakteristik ise ekonometri gibi istatistiksel test ve tahmini içeren sayısal yöntemlerin önemindeki artıştır. Bu gelişmenin özellikle Frisch,Tinbergen, Klein, Stone ve Haavelmo, Heckman ve McFadden’a verilen ödüllerde büyük ölçüde yansımasını bulduğuna dikkat çekilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;d) Ödüllerin özellikle II. Dünya Savaşı sonrası süreçte makro ekonominin artan rolünü de yansıttığı vurgulanmakta ve Friedman, Klein, Tobin, Modigliani, Solow, Lucas ve Mundell gibi iktisatçıların ödüllü çalışmalarına gönderme yapılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda yanıtını aradığımız sorunun bir benzeri Lindbeck tarafından da gündeme getirilmektedir: “Eleme komitesi, Nobel Ödülü’nü iktisatta yeni araştırmaların yönünü etkilemede bir fırsat olarak kullanabilir mi?” İsveçli yazarın bu soruya yanıtı doğal olarak “hayır”dır. Yani Lindbeck iktisattaki eğilimlerin Nobel Ödüllerine yansıyabileceğini ancak Nobel Ekonomi Ödüllerinin dolaylı ya da dolaysız şekilde iktisadın eğilimlerini etkilemeyeceğini varsaymaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı dizisinin önümüzdeki hafta yer alacak bölümünde Lindbeck’in argümanlarına ilaveten yeni bazı argümanlar da öne sürerek şu tez desteklenmeye çalışılacaktır: Yukarıdaki sorunun yanıtı “evet” olabilir ve hatta komitenin egemen iktisadın dışındaki iktisat ekollerine oldukça soğuk baktığına yönelik kanıtlar söz konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Haftaya devam edecek&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Gazetesi, 08.11.2010&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-927586363432474705?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/927586363432474705'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/927586363432474705'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/11/nobel-ekonomi-odulleri-ve-ortodoksinin.html' title='Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (3)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TNcmC6mfloI/AAAAAAAAAIE/26Oh4wrC49Y/s72-c/Gallery-Nobel-Prize-Nobel-003.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1373985461716157770</id><published>2010-10-30T01:14:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:10:15.853-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (2)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TMvWYxViH4I/AAAAAAAAAH8/0GRbS9WEfMc/s1600/Gallery-Nobel-Prize-Nobel-003.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 134px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TMvWYxViH4I/AAAAAAAAAH8/0GRbS9WEfMc/s200/Gallery-Nobel-Prize-Nobel-003.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533752288203644802" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yazı dizimizin geçen haftaki ilk bölümünde kapitalist sistem ve Ortodoks (Neoklasik) iktisat ilişkisini ele alırken, iktisadi ortodoksinin karşısında hayat bulmaya çalışan bazı Heterodoks ekollere rağmen iktisatta devrim niteliğinde bir paradigma değişiminin ne kadar zor olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Yazımızı sonlandırırken de, doğal mecrası içinde dahi olsa, mesleki alandaki bazı ödül, teşvik ve terfi mekanizmalarının iktisadi ortodoksiyi güçlü kılmaya yönelik çıkar ilişkilerine hizmet edebileciğinden, bunlar içinde belki de en önemlisinin Nobel Ekonomi Ödülü olduğundan söz ettik. Bu haftaki bölümde, geçen hafta vurguladığımız kışkırtıcı tezimize yönelik argüman üretebilme adına Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülen bilim insanları ve katkı konularını ele alacağız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle Nobel Ekonomi Ödülleri’ne layık görülen bilim insanlarının nasıl belirlendiğine ilişkin kısaca bilgi verelim. Her  yıl dünyanın hemen her yerindeki üniversiteler, araştırma enstitüleri ve ilgili profesörlerinden ödül için bir aday önermeleri  istenir.  Daha  sonra  İsveç  Kraliyet   Bilimler  Akademisi  tarafından  seçilen  beş  İsveçli iktisatçıdan oluşan bir komite, uluslararası üne sahip  iktisatçılardan, 20-30 aday üzerinde kapsamlı bir çalışma yapmalarını ister. Bir sonraki aşamada ise kazanan bilim adamı, akademinin 260 üyesi tarafından salt çoğunlukla seçilir. 1969 yılından bu yana verilen Nobel Ekonomi Ödülleri’nin ilki R. Frisch ve J. Tinbergen’e aittir. Bu yıldan itibaren günümüze kadar 67 bilim insanı iktisat bilimine katkılarından dolayı bu ödüle layık görülmüştür. Aşağıdaki listede ilgili bilim insalarının yıllara göre hangi alanlarda katkı yaparak ödül kazandıkları görülmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;1969’dan Günümüze Nobel Ekonomi Ödülü’ne Layık Görülen Bilim İnsanları ve Katkı Yaptıkları Konular&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1969) R. Frisch, J. Tinbergen:&lt;/strong&gt; İktisadi süreçlerin analizinde gelişmiş ve uygulamalı dinamik modellerin geliştirilmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1970) P. Samuelson:&lt;/strong&gt; Statik ve dinamik iktisat teorisini geliştirmeye yönelik bilimsel çalışmaları ve iktisat biliminde analiz düzeyinin doğuşuna yönelik aktif  katkıları nedeniyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1971)  S. Kuznets:&lt;/strong&gt; İktisadi ve sosyal yapıda ve kalkınma sürecinde derin ve yeni anlayışlara yol açan iktisadi büyümenin ampirik açıdan temellendirilmiş yorumlarından ötürü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1972)  J. Hicks, K. Arrow&lt;/strong&gt;: Genel iktisadi denge teorisi ve refah teorisine yönelik öncü çalışmalarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1973)  W. Leontief:&lt;/strong&gt;  Girdi-Çıktı yönteminin geliştirilmesi ve önemli iktisadi sorunlara uygulanması için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1974)  G. Myrdal, F. Von Hayek&lt;/strong&gt;: Para ve iktisadi dalgalanmalar teorisi ve iktisadi, toplumsal ve kurumsal olguların karşılıklı bağımlılıklarının analizi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;br /&gt;(1975)  L. Kantorovich, T. Koopmans&lt;/strong&gt;: Optimum kaynak dağılımı teorisi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1976) M. Friedman:&lt;/strong&gt; Tüketim analizleri, para tarihi ve teorisi, istikrar politikalarının karmaşıklığının gösterilmesine yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;1977)   B. Ohlin, J. Meade:&lt;/strong&gt; Uluslararası ticaret teorisi ve uluslararası sermaye akımları konusuna katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1978)  H. Simon:&lt;/strong&gt; İktisadi organizasyonlarda karar alma süreçlerine yönelik katkılarndan dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1979)  T. Schultz, A. Lewis&lt;/strong&gt;: İktisadi kalkınma araştırmaları için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1980)  L. Klein&lt;/strong&gt;: Ekonometrik modeller...iktisadi dalgalanmaların analizi ve iktisat politikalarına yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1981)  J. Tobin&lt;/strong&gt;: Finansal piyasaların analizi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1982) G. Stigler:&lt;/strong&gt; Endüstriyel yapılar, piyasaların işlevleri ve kamu düzenlemesinin neden ve sonuçlarına yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1983)  G. Debreu&lt;/strong&gt;:  Yeni analitik yöntemler ve genel denge teorisinin yeniden formülasyonu için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1984)  R. Stone&lt;/strong&gt;: Ulusal muhasebe sistemlerinin gelişimine yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1985)  F. Modigliani:&lt;/strong&gt; Tasarrufun ve finansal piyasaların analizine yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1986) J. Buchanan&lt;/strong&gt;: İktisadi ve politik karar almada sözleşme ve anayasal iktisat konudaki katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1987)  R. Solow: İktisadi büyüme teorisine katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1988) M. Allais:&lt;/strong&gt; Piyasalar teorisi ve kaynakların etkin kullanımına yönelik çalışmalarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1989) T. Haavelmo:&lt;/strong&gt; Ekonometrinin olasılık teorisi temelleri ve simültane iktisadi yapıların analizi üzerine çalışmalarından dolayı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1990) H. Marlowvitz, M. Miller ve W. Sharpe&lt;/strong&gt;: Finans iktisadı teorisine yönelik öncü çalışmalarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1991)  R. Coase:&lt;/strong&gt; İşlem maliyetlerinin öneminin ortaya konması, kurumsal yapılar açısından mülkiyet hakları ve ekonominin işlevselliğine yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1992)  G. Becker&lt;/strong&gt;:  Mikro ekonomik analizin insan davranışlarına geniş uygulama alanı bulmasındaki katkılarından dolayı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1993) R. Fogel, D. North:&lt;/strong&gt; İktisadi ve kurumsal değişimi açıklamada uygulamalı iktisat teorisi ve niceliksel yöntemleri kullanarak iktisat tarihinde yenilenen araştırma metodoljisi için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1994)  J. Harsanyi, J. Nash, R. Selten&lt;/strong&gt;: İşbirlikçi olmayan Oyun Teorisi’nde denge konusuna katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1995) R. Lucas:&lt;/strong&gt; Rasyonel beklentiler hipotezi ve bu bağlamda makroekonomik analizde yaşanan dönüşüme yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1996)  J. Mirrlees, W. Vickrey&lt;/strong&gt;: Asimetrik enformasyon altında teşviklerin ekonomik teorisine yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1997)  R. Merton, M. Scholes:&lt;/strong&gt; Finansal piyasalar üzerine çalışmalarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1998) A. Sen: &lt;/strong&gt; Refah ekonomisine katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(1999) R. Mundell&lt;/strong&gt;: Optimum para alanlarının analizi ve farklı döviz kuru rejimlerinde para ve maliye politikası analizleri için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2000) J. Heckman, D. McFadden&lt;/strong&gt;: Birey ve hanehalkı davranışlarının ampirik analizinde geniş şekilde kullanılan teori ve yöntemlerden dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2001) G. A. Akerlof, A.M. Spence ve J. E. Stiglitz&lt;/strong&gt;: Asimetrik enformasyonlu piyasaların analizine yönelik çalışmalarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2002) D. Kahneman, V. L. Smith&lt;/strong&gt;: Özellikle belirsizlik altında karar alma ile ilişkili olarak psikolojik araştırmalardan iktisat bilimine yönelik oluşturduğu entegre görüşleri. Ampirik iktisadi analizde bir araç olarak özellikle alternatif piyasa yapılarıyla ilgili çalışmalarda gerçekleştirmiş olduğu laboratuar deneylerindan dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2003) R. F. Engle III,  C.W.J. Granger&lt;/strong&gt;: Koentegrasyon ve ekonomik zaman serileri analiz yöntemlerine yönelik çalışmalarından dolayı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2004) F. E. Kydland, E. C. Prescott:&lt;/strong&gt; Dinamik makroekonomiye olan katkıları; iktisat politikasında zaman tutarlılığı ve iş çevrimlerinin arkasındaki yönlendirici güçleri ortaya koymalarından dolayı.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2005) R. J. Aumann, T. C. Schelling&lt;/strong&gt;: Oyun kuramı analizleriyle çatışma ve işbirliği anlayışımızı geliştirilmeye yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2006)  E. S. Phelps:&lt;/strong&gt;  Makroekonomik politikaların kısa ve uzun vadeli etkileri arasındaki ilişki hakkındaki anlayışı derinleştirdiği için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2007) L. Hurwicz, E. S. Maskin ve R. B. Myerson:&lt;/strong&gt; Mekanizma tasarım teorisinin temellerine yönelik katkılarından dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2008) P. Krugman&lt;/strong&gt;: İktisadi faaliyetin lokasyonu ve ticaret kalıplarının analizi için. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2009) E. Ostrom, O. E. Williamson&lt;/strong&gt;: İktisadi yönetişim ve özellikle firma sınırlarının analizi için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(2010)P. A. Diamond, D. T. Mortensen ve C. A. Pissarides:&lt;/strong&gt; Piyasa analizleri yönteminden dolayı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftaya devam edecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 1 Kasım 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1373985461716157770?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1373985461716157770'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1373985461716157770'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/10/nobel-ekonomi-odulleri-ve-ortodoksinin_30.html' title='Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TMvWYxViH4I/AAAAAAAAAH8/0GRbS9WEfMc/s72-c/Gallery-Nobel-Prize-Nobel-003.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-2920341445463268444</id><published>2010-10-24T05:27:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.974-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (1)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TMQmlOZJTtI/AAAAAAAAAH0/zWe47xxKbgk/s1600/nobel.bmp"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 176px; height: 167px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TMQmlOZJTtI/AAAAAAAAAH0/zWe47xxKbgk/s200/nobel.bmp" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5531588663278390994" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Her yılın Ekim ayında Nobel Ödülleri’ne layık görülen bilim insanları açıklanmaya başlar. İnsanlığa hizmet eden kişileri ödüllendirmeyi amaçlayan ve Alfred Nobel tarafından kurulan Nobel Ödülleri, 1901 yılında orijinal haliyle 5 dalda başlamış (fizik, kimya, fizyoloji-tıp, edebiyat ve barış), 1968 yılında İsveç Bankası’nın desteğiyle ekonomi bilimi de bu ödüle ilave edilmiştir. Bu yılki Nobel Ekonomi Ödülü ise 3 bilim adamı tarafından paylaşılmıştır: ABD’li Peter Diamond ve Dale Mortensen ile İngiliz ve Güney Kıbrıs vatandaşı Christopher Pissarides. İsveç Bilimler Akademisi, Diamond, Mortensen ve Pissarides’i "piyasa analizleri yönteminden" ötürü ödüle layık gördü. Bu vesileyle birkaç yıl evvel, "Finans Politik ve Ekonomik Yorumlar Dergisi"nde yayınlanan "Nobel İktisat Ödülleri Üzerine Bir yorum" başlıklı makalemi esas alarak yeni bir yazı dizisine başlıyorum: “Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü”. Teknik nedenlerle bu dizideki yazılarımı dipnotsuz olarak okuyacaksınız. Dizinin son yazısında toplu kaynakça vereceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kışkırtıcı Bir Tez&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nobel Ekonomi Ödülleri’nin iktisat bilimindeki yeni eğilimleri yansıtması normal karşılanması gereken bir durumdur. Ortodoks ya da Neo-klasik iktisadın bu denli yaygın olarak kabul görüyor olması, bilimsel geçerliliğinin bu tür ödüllerle kutsanmasını haklı kılabilir. İlginç olabilecek tespit ise nedensellik ilişkisini tersine çevirdiğimizde karşımıza çıkmaktadır. Böylesi bir bakış açısıyla, bu haftadan itibaren ilgili yazılarımızda şu soruya yanıt aranacaktır: “Nobel gibi hem prestiji hem de maddi yanı oldukça yüksek bir ödülün varlığı, iktisadi analizin yöntemini, sorunlarını ve hatta analiz birimlerinin seçimindeki önceliğini etkileyebilir mi? Bunun da ötesinde iktisattaki egemen (Ortodoks) paradigmayı güçlü kılacak sonuçlar yaratabilir mi?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Robert Kuttner “İktisadın Sefaleti” başlıklı makalesinde, Ortodoks iktisadın gücünün belirleyicilerine dikkat çekerken şu tespiti yapmaktadır: " Thomas Kuhn'un en sık anılan görüşünü hatırlatalım: Bir paradigma ancak diğeri ile terk edilebilir.  Ve bugün hiçbir Ortodoks karşıtı paradigma yer tutabilmiş değil. Çünkü iktisadi ortodoksi, mesleğin sosyolojisiyle, terfi, yayın ve proje destekleme politikalarıyla güçlü tutulmaktadır. İktisat mesleğinde düşüncelerin serbest piyasası, bir modelin işlediği gibi işlemeyen bir piyasadır." Kuttner’in tespitinden hareketle, bu yazı dizisi boyunca, Nobel Ekonomi Ödülü’nün iktisattaki yeni eğilimleri yansıtmasının yanı sıra, bu disiplindeki yeni yörüngeleri belirlemede bir araç haline dönüşebileceği, hatta egemen iktisadın gücünü sürdürme ve genişletmeye hizmet edebileceği tezini, ödül alan bilim adamları ve çalışma konuları bağlamında üreteceğim argümanlarla desteklemeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İktisat Bilimi, Ortodoks Paradigma ve Heterodoksi&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thomas Kuhn’a göre, “bir paradigma bilimsel bir topluluktaki üyelerin ve de yalnız onların paylaşmış olduğu bir şeydir. Tam tersine başka bir yolla birbirinden çok farklı insanların oluşturduğu bir grubun bilimsel topluluğunu kuran da onların ortak bir paradigmaya sahip olmalarıdır”.  Kuhn tarafından geliştirilen paradigma kavramı her bilimsel kuramın temelinde yatan ve birinden diğerine geçildiğinde bilimin gelişmesini vurgulayan bir kavramdır. Paradigma bilimsel araştırmanın ilgileneceği soruları, kullanacağı yöntemleri ve kabul edilebilecek cevapları belirleyip, kısıtlayan bir yapı arz etmektedir. Herhangi bir bilimsel alanda paradigma bir kez genel kabul gördükten sonra bilim adamları artık o paradigmanın çizdiği sınırlar içinde normal bilim yapma çabasına girişirler. Paradigma mevcut çerçevesi içinde araştırmacıları yeni sorunlara yönelttiği sürece önemini ve geçerliliğini sürdürür. Bir paradigmanın yeni sorunlar türetme ve çözme yeteneğinin zayıflaması ise o alandaki bilimsel bunalımın kökenini oluşturur. Bilimin uğraştığı alan ekonomi ve sosyal bilimler ise, Sweezy’nin yorumuyla, yukarıdaki gerekçe yalnızca içsel nedeni oluştururken, paradigmanın yansıttığı toplumsal gerçekliğin geçirdiği değişim; yani yalnızca olguların gözlemlenme biçimi değil, olguların kendisinin zamanla değişime uğraması ise dışsal nedeni oluşturur. Bu bunalımdan çıkışın üç yolundan söz edilmektedir; mevcut paradigma içinde normal bilimsel uğraşla çözüme gidilmesi, çözümlerin ileri bir tarihe itilmesi ve yeni bir paradigmanın doğuşu. Genel olarak sosyal bilimlerde, özelde ise iktisat biliminde yeni bir paradigmanın eskisinin yerini alabilmesinin diğer bilimlere nazaran güç olduğundan söz edilir. Bunun temel nedeni olarak da toplumsal olguların dünyasında birey, grup, sınıf ve ulusların çıkarlarının işe karışması ve bu nedenle sosyal bilimlerdeki paradigma değişikliklerinin büyük ölçüde siyasal ve sosyal devrimlerle eş-anlı olması gereğidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortodoksi, son dönemlerde egemen iktisat okulu olarak kabul edilen Neo-klasik iktisat düşünce okuluna gönderme yapan bir kavramdır. Heterodoksi ise Ortodoks kavramına atfen kullanılması ve bu nedenle de yalnızca Ortodoks ile ilişkili bir anlam taşıması söz konusudur. Heterodoksi, genellikle de Ortodoks karşıtı olarak kullanılma eğiliminde olup, ne olduğundan ziyade ne olmadığı ile ilişkili olarak tanımlanır. Şu anki Ortodoks düşünce okulunun bir üyesi olarak kendisini görmeyen bir iktisatçı, tarihçinin sınıflandırmasıyla tanımlanan bir yaklaşımın yanı sıra ana akımın da dışında kaldığını anlatmak ister. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Heilbroner’in yorumu çözümlememiz için önemli bir katkı yapmaktadır. İktisat bilimi sosyal bilimler içinde Nobel Ödülü’ne konu olan yegâne bilimdir. Biçimsel anlatım tarzı, matematiksel araçları, serbest dili ve keskin mantığıyla bu bilim dalı sosyal bilimler içinde model olma eğilimindedir. Etki alanı sürekli olarak genişleyen Ortodoks iktisat hem diğer sosyal bilimlerden etkilenmekte hem de hepsinin içine nüfuz etmektedir. Heilbroner’e göre bu yayılma gücünün altında yatan en önemli unsur Ortodoks iktisadın kıtlık, maliyet, tercihler, fırsatlar vs gibi evrensel olan analitik kategorilere sahip olmasıdır. Bu kavramları, bireysel karar düzeyinde optimizasyon, toplumsal düzeyde de denge süreçlerine uyarlayabilecek biçimde bir araya getirebilmesi, iktisat biliminin evrensel bir sosyal bilim grameri oluşturmasına yol açar. Bu durum aynı zamanda evrensel bir bilim olarak sınırlılıklarını ve yayılmacı bir doktrin olarak da hileli sonuçlarını gün ışığına çıkarır. İktisadi sistemin sınıf ve grupların düzeni olarak değil de yalnızca bireylerin oluşturduğu bir toplum olarak algılanması ve rasyonel maksimize eden bireyin iktisadi sistemin temel birimi olarak alınması, Neo-klasik iktisadın, kapitalizmin belirli kişi, grup ya da sınıfların çıkarlarına hizmet etmekten ziyade bu düzenin tarafsız bir açıklama sistemi olarak ortaya çıktığına işaret eder. Hileler ve sınırlılıklar konusunda birçok örnek verilebilir. Heilbroner, bu kadar sınırlılığa rağmen Neo-klasik iktisadın böylesi bir prestijle yüklenmesinin sebebi olarak; ahistorik, apolitik ve asosyal olmasının yanı sıra, temelde bütün sosyal düzenlerle iç içe gelişen ve onları destekleyen bir inanç sistemi anlamında ideoloji olarak hizmet etmesi gerçeğine dikkat çeker. Böyle bir inanç sisteminin amacı ise herhangi bir sosyal düzende bastırılmış ve özellikle de baskın unsurlar için gerekli olan toplumsal ve siyasal huzuru sağlamanın ön koşulu, bir ahlaki kesinlik sağlamaktır. İktisat bilimi de tek başına, bir sosyal sistem olarak kapitalizme böyle bir amaç için hizmet etmektedir. Dolayısıyla egemen iktisat biliminin yerine alternatiflerinin geçebilmesi ve paradigma değişimi, çok farklı kanallardan beslenen karmaşık bir sorun niteliği taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak iktisatta yaşanan krizle birlikte bazı ekollerin Ortodoks iktisadın yerine yeni arayışlar içine girdiği de bir gerçektir. Özellikle iktisat biliminin ve dünya ekonomisinin kriz dönemlerinde bu alternatif ekollerin sesleri biraz daha duyulabilir hale gelmektedir. Öteden beri iktisatta Heterodoksi arayışları söz konusu olmakla birlikte, günümüzde bu arayışların organize olmasına yönelik çabalara da rastlanmaktadır. Örneğin 2003 yılında ABD Kansas City’de yapılan ICAPE, World Conference, The Future Of Heterodox Economics, başlıklı konferansta Heterodoks iktisadın teorisi, politikası ve eğitimi üzerine yeni perspektiflerin tanıtılması amaçlanmıştır. Bu platformda özellikle; Avusturya İktisadı, Black Politik İktisat, Evrimci İktisat, Feminist İktisat, Georgist İktisat, Tarihçi İktisat, Kurumcu İktisat, Marksist İktisat, Post Keynezyen İktisat, Post Modern İktisat ve Post-koloniyal İktisat gibi iktisat ekollerinin birbiriyle bütünleşmesine yönelik çabalara yoğunlaşılmıştır. Bu gibi karşıtlıklar aslında iktisatta yeni bir paradigma arayışına işaret etmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu arayışlar bir yana, Ortodoks iktisadın gücünü sürdürmesi, bir iktisadi ve sosyal sistem olarak kapitalizmin sürekliliğinin ve huzurunun sağlanmasında sigorta olarak algılanmakta; bu amaçla iktisat ideolojisinin yandaşları gereken her şeyi yapmaktadır. Sosyal bilimler içinde yalnızca iktisat bilimine Nobel verilmesi bu açıdan anlamlıdır. İktisat bilimi bu gücü sürdürmek adına çıkar ilişkilerinin biçimlendirdiği birçok kanaldan beslenmekte ve kanımızca bazı ödüller de bu konuda benzer işlevler görmektedir. Burada kastedilen ödüllerin sadece verilirken bilinçli bir manipülasyona uğratılabileceği iddiasının ötesindedir. Yanı sıra doğal mecrası içinde dahi mesleki alandaki bu tür ödül, teşvik ve terfi mekanizmaları iktisadi ortodoksinin güçlü kılınmasına yönelik çıkar ilişkilerine hizmet edebilir. Bunlar içinde belki de en önemlisi Nobel Ekonomi Ödülü’dür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ulus Gazetesi, 25 Ekim 2010&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Haftaya devam edecek)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-2920341445463268444?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2920341445463268444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/2920341445463268444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/10/nobel-ekonomi-odulleri-ve-ortodoksinin.html' title='Nobel Ekonomi Ödülleri ve Ortodoksinin Gücü (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TMQmlOZJTtI/AAAAAAAAAH0/zWe47xxKbgk/s72-c/nobel.bmp' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4122137194045362465</id><published>2010-10-14T11:22:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T05:56:32.093-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>“Çok Güzel Olmuşsun! Kapanmayı Düşünür müsün?”</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLdLHqxUIUI/AAAAAAAAAG0/jGIR0UVMOWY/s1600/turban334.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLdLHqxUIUI/AAAAAAAAAG0/jGIR0UVMOWY/s200/turban334.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5527969662732869954" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Oldukça kararlıydım bu konuda bir daha yazmamaya. Siyasete bu denli malzeme olmuş, kabuklu bir yara misali ‘kaşındıkça oy’a devşirilen böylesi netameli bir konuyu ele almanın “ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayacak” sonuçlarla buluşması işten bile değil aslında. Ancak geçtiğimiz akşam üniversitede ikinci eğitim dersini bitirmiş odama yol alırken, bahçede tesadüfen tanık olduğum bir konuşma, bu konuyla ilgili son kez klavyenin başına geçmeme neden oldu diyebilirim. Tahmin edebileceğiniz gibi konu yine “türban”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitelerin açılmasıyla birlikte türban konusu Türkiye’nin gündemine tüm ağırlığıyla yeniden oturdu. Hem de daha önceki dönemlere göre çok daha gürültülü ve güçlü bir şekilde. Bu konuda yaşanan gelişmeleri özetlemeden önce 2008’den bu yana “hukuki olarak” değişen hiçbir şey olmadığını vurgulamak istiyorum. En son 2008 yılında türbana üniversitelerde serbesti getirmeyi amaçlayan Anayasa değişiklikleri, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. 22 Ekim 2008 tarihli 27032 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan gerekçeli kararda ise şu ifadelere yer verilmişti: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları gözetildiğinde, Anayasa`nın 10. ve 42. maddelerinde yapılan düzenlemenin, yöntem bakımından dini siyasete alet etmesi, içerik yönünden de başkalarının haklarını ihlale ve kamu düzeninin bozulmasına yol açması nedeniyle laiklik ilkesine açıkça aykırı olduğu sonucuna ulaşılmıştır”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yargı ve yürütmeyi bağladığı bir “hukuk devleti”nde,  mevcut durum itibariyle öğrencilerin üniversitelere türbanla girmesi hâlihazırda hukuki müeyyideler doğurabilecek sonuçları içinde taşıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada konunun yeniden gündeme gelişini büyük ölçüde ana muhalefet partisi genel başkanının medyadaki açıklamalarına borçlu olduğumuzu da eklemek gerekiyor. Üç-beş oy uğruna yapılan bu açılımın CHP içinde ciddi sıkıntılara yol açtığı ve ileride parti içinde bölünmelere neden olabileceğinin işaretleri gelmeye başladı bile. CHP’nin türban raporu taslağında “kamuda hizmet alanların” türban takabileceği ancak “hizmeti verenlerin” yani “kamu çalışanlarının” kesinlikle türban takamayacağı konusunda Hükümet’ten teminat alınmasına ilişkin trajikomik önerilere yer verildiği görülüyor. Bu durum karşısında mevcut taslağın getirdiği öneriyi eleştirircesine yine CHP içinden bazı milletvekilleri, “eğitim hizmeti alan türbanlı bir hukuk öğrencisinin stajını tamamlayıp avukat olduğunda ya da ilgili sınavları kazanıp hâkim olduğunda nasıl türban takmamaya ikna edilebileceği” örneğinden hareketle zihin açıcı sorular gündeme getiriyorlar. Başbakan ise konuya yönelik tespitini çok net bir şekilde ortaya koyarak, “Biz sorunu ‘türban’ diye değil ‘başörtüsü’ sorunu olarak ele alıyoruz. O da namaz gibi dinin gereğidir. Namaz yasak mı ki başörtüsü yasak olsun?” sözleriyle üniversitelerde türbandan sonra mescidin kapılarının da sonuna kadar aralanacağının müjdesini veriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Televizyonlarda türbana izin veren ve vermeyen üniversitelerin yer aldığı illere göre Türkiye haritaları yayınlanıyor. Haritaya baktığınızda birkaç il ve üniversite dışında genç kızlarımızın üniversitelere türbanla girmesiyle ilişkili “fiili olarak” zaten ciddi bir sıkıntının kalmadığı açık bir şekilde ortaya çıkıyor. YÖK Başkanı’nın yapmış olduğu açıklamalarla ve bir üniversiteye yollanan YÖK talimatıyla, fiili durumun hukukun üstünlüğüne “üstün gelmesi de” sağlanmış oluyor. Referandumda, “üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü için evet” sloganıyla oy isteyen Hükümet ve onun YÖK’ü, bu talimatla “üstünlerin hukukuna” yönelik bir örneğe tarihi bir not düşmüş oluyor. Böylelikle türbanlı bir öğrenciyle sınıfta karşılaşan öğretim üyesinin öğrenciyi sınıftan atmaması ve bir tutanakla ilgili durumu idareye bildirmesi kurala bağlanıyor. Türbanlı öğrenciyi dersten atmak öğretim üyesi için disiplin suçu olarak sunuluyor. Dolayısıyla daha önce türbana geçit vermeyen bazı üniversitelerde de türbanlı öğrencilerin kampüslere ve derslere girmesinin önü açılmış oluyor. Bu üniversitelerin yöneticileri ise yaşanan fiili durumu üzerlerine alınmayarak, öğrenciyle öğretim üyesinin karşı karşıya gelmesi noktasında, ya “olayın görmezden gelinmesi” telkininde bulunuyor ya da “YÖK’ün talimatına” referans vermekle yetiniyorlar. Başta Başbakan olmak üzere, Hükümet’in önde gelen isimleri ve benzer düşünceye sahip rektör ve öğretim üyeleri bir biri ardına vermiş oldukları demeçlerle bu özgürlük mücadelesine “ne yaman” katkılarda bulunduklarının resmini çektiriyorlar televizyonlarda. Ancak diğer taraftan Yıldız Teknik Üniversitesi’ndeki açılış töreninde, “parasız eğitim” için pankart açan ve parasız eğitim istediği için cezaevine konulan arkadaşlarına destek amacıyla gösteri yapmaya kalkan öğrencilerin eylemi ise nedense “özgürlük mücadelesi” olarak yorumlanmıyor, gençler yaka paça polis tarafından gözaltına alınıyor. Üstünlerin hukukunun her koşul ve kişi için geçerli olmayacağını, hukukun üstünlüğünün ise hepimiz için ve her koşulda gerekli olduğunu maalesef deneyerek ve yaşayarak öğreniyor gençler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu hengâme içinde biz öğretim üyeleri derslerde kendimizi türbanlı öğrencilerle karşı karşıya bulmaya başlıyoruz. Bu durumda kanımca yapılabilecek 3 şey söz konusu. Birincisi, YÖK Başkanı’nın dediği gibi türbanlı öğrenci hakkında bir tutanak tutup, disiplin cezası almasını da göze alarak durumu idareye bildirmek. İkincisi, durumu görmemezlikten gelerek, “ne şiş yansın ne kebap misali” dersi anlatmaya devam etmek. Üçüncü olarak da durumun hukuki boyutunu öğrenciye teferruatlı olarak izah edip, derse girmesini engellemek veya tutanak tutmak yerine, kendisinin içinde bulunduğu hukuki durum açısından bilgilendirilmesini sağlamak. Üstünlerin hukukunun geçerli olduğu bir ülkede, “siyasiler, devlet büyükleri, bürokratlar trafikte kırmızı ışıkta geçtiğinde trafik polisi ceza kesemeyebilir ama siz geçersiniz her an ceza yiyebilirsiniz” tadında basit bir benzetmeyle, “hukukun üstünlüğünün” ne anlama geldiğini anlatmaya çalışmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversite yönetimlerinin yeşil ışığıyla, güvenlik görevlilerinin hiçbir ikazına muhatap olmadan kampüslere ve dersliklere rahatlıkla girebilen türbanlı öğrencileri dersin ilgili öğretim üyesiyle karşı karşıya bırakmak, bir öğrenci ve öğretim üyesine oynanabilecek en sinsi oyundur. Öğretim üyesi kolluk gücü değildir. Türbanlı bir öğrencinin tutanak tutularak idareye bildirilmesi, disiplin cezası verilsin ya da verilmesin, öğrenci ve öğretim üyesini karşı karşıya getirecek ve nahoş olayların oluşmasına zemin hazırlayacak bir tavırdır. Fiili durum yaratılmak yoluyla, konunun muhatapları olmayan bu iki kesim üzerinden böylesi manüplasyonlarla ilgili soruna çözüm bulmak mümkün değildir. Eğer bu sorun bir an önce çözülmek isteniyorsa, gereken hukuki düzenlemeler ivedilikle yapılmalıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üniversitede türbana izin verilip verilmemesiyle ilgili olarak kişisel kanaatim gayet açık ve nettir. Ancak üniversitede türban konusunu bir özgürlük sorunuymuş gibi sunup, bunu çözerek üniversitelerde “mahalle baskısının” kaldırılacağının müjdesini verenlerin, yağmurlu bir cuma akşamı amfiden çıkmış odama giderken tesadüfen kulak verdiğim iki genç kızın konuşmasından ders çıkartmaları gerekir. Genç kızlardan biri türbanlı, diğeri ise yağmurdan korunmak amacıyla başını şalıyla örtmüş, saçlarının bir kısmı açık bir vaziyette yürümektedir. Aralarındaki samimiyetten eskiye dayanan bir arkadaşlıkları olduğu açıktır. Sohbet ederek karşıdan gelen bu genç kızlardan türbanlı olanı, tam yanımdan geçerken, kaç senelik arkadaşlıklarına rağmen belki de ilk kez o an, diğerine şu cümleleri söylemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çok güzel olmuşsun… Kapanmayı düşünür müsün?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi (18.10.2010)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4122137194045362465?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4122137194045362465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4122137194045362465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/10/cok-guzel-olmussun-kapanmay-dusunur.html' title='“Çok Güzel Olmuşsun! Kapanmayı Düşünür müsün?”'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLdLHqxUIUI/AAAAAAAAAG0/jGIR0UVMOWY/s72-c/turban334.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3308573570070985774</id><published>2010-10-10T01:57:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.975-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>İğneada’da Trakya Bölgesi Kalkınma ve Girişimcilik Sempozyumu (2)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLGAzIOBLDI/AAAAAAAAAGs/6Vko864FnZI/s1600/igneada.sempozyum.alkan.JPG"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 133px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLGAzIOBLDI/AAAAAAAAAGs/6Vko864FnZI/s200/igneada.sempozyum.alkan.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5526339833628273714" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1-2 Ekim 2010 tarihlerinde Kırklareli Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin ev sahipliğinde, Trakya Üniversitesi, Namık Kemal Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nin ortak katılımı ile İğneada’da düzenlenen Uluslararası II. Trakya Bölgesi Kalkınma-Girişimcilik Sempozyumu’na davetli oturum başkanı olarak katılma fırsatı buldum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempozyum’un düzenlendiği Kırklareli’nin Karadeniz kıyısındaki incisi İğneada, Akdeniz bölgesine rakip olabilecek bir “turizm beldesi adayı”. Yıldız Dağları’nı aştığınızda Karadeniz’den beklenmeyecek sakinlikteki denizi ve kilometrelerce uzanan eşsiz kumsalıyla sizi karşılayan İğneada, deniz ve ormanın birleştiği, göllerinin ise ayrı bir dinginlik kattığı, huzur veren cennetten bir köşe olarak keşfedilmeyi bekliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İğneada’nın yegâne turizm yatırımı olan İğneada Resort Hotel’de gerçekleştirilen ve 60’ı aşkın bildirinin sunulup, 100’den fazla davetlinin katıldığı Sempozyum’da, ilk gün bölge üniversitelerinin yöneticileri, öğretim üyeleri, bölgenin önde gelen yerel idarecileri, sivil toplum örgütleri ve yerel medya temsilcilerinin katılımıyla bir açılış programı gerçekleştirildi. Aynı gün gerçekleştirilen üç oturumda özellikle “kalkınma-girişimcilik” ilişkisi üzerine birçok ilginç bildiriye yer verildi. “Sosyal girişimcilikten kadın girişimciliğine, özel sektörün girişimcilikteki rolünden üniversite öğrencilerinin girişimcilik konusundaki görüşlerine” kadar girişimciliğin birçok yanı genç bilim insanları tarafından masaya yatırıldı. Sunulan bildiriler içinde bölgenin turizm potansiyelini ve markalaşma sorunlarını ele alanların yanı sıra Trakya’nın bölgesel kalkınmasında çeşitli planlama önerilerini tartışan çalışmalara da yer verildi. Sunulan bildiriler içinde “kırsal kalkınma ve tarımın rolünü” bölge gerçekleri doğrultusunda ele alan araştırmalar da bulunmaktaydı. Sempozyumun ikinci gününde “bölgesel kalkınma ve finans”, “eğitim, bütçe ve planlama”, “doğa ve sosyoekonomik” değerler gibi konuların yanı sıra oturum başkanlığını yaptığım “bilgi, iletişim ve dış ticaretin” gelişimi başlığı altında da çeşitli bildiriler tartışmaya açıldı. Başkanlığını yaptığım üçüncü oturumda 18 Mart Üniversitesi’nden Doç. Dr Mehmet Marangoz, Prof. Dr. Günal Önce ve Arş. Grv. Hale Çelikkan’ın kaleme aldıkları “Şehirlerin Markalaşması ve Şehir Markası Oluşturmada Sembol Yapılar: Çanakkale Örneği” başlıklı bildiri Arş. Gör. Çelikkan tarafından sunuldu. Bildiride küreselleşme süreciyle birlikte nitelikli işgücünün, sermayenin ve turizmin cezbedilip elde tutulabilmesi yolunda, şehir ya da ülkelerin markalaşmasının ulusal ve bölgesel kalkınmanın önemli araçlarından biri haline geldiği tespitinden hareketle, Çanakkale ilindeki sembol yapıların bu ilin markalaşma sürecine ne denli katkılar sunabileceği tartışıldı. İzleyicilerin de yapmış olduğu katkılar ve eleştiriler doğrultusunda şehirlerin ve bölgelerin markalaşmasında sembol yapılar ve olası diğer sosyo-kültürel faktörlerin bölgesel turizmin gelişmesine ne tür açılımlar sunabileceği noktasında markalaşmanın önemi masaya yatırıldı. Bu oturumdaki diğer bir bildiri ise Trakya Üniversitesi’nden Dr. Filiz Gültekin Köse’nin hazırlayıp sunduğu “Trakya Bölgesinde Kalkınma ve Girişicilik Adına Bilgi Üretim Sürecinde Bütünleşik Yönetim Bilgi Sistemlerinde Bilgi İletişim Bağlantısının Kullanılması” başlığını taşımaktaydı. İlgili bildiri özellikle bölgenin yerel medya temsilcilerinin katkılarıyla daha somut olaylar bağlamında tartışılma olanağı buldu. Yerel medya unsurlarının bölgenin sorunlarını ülkeye ve dünyaya duyurabilme noktasında “ulusal medyanın haber hegemonyasını” aşabilmek için bilgi-iletişim sistemlerinden nasıl faydalanılabileceğinin tartışıldığı bu bölümde, bölgeyi temsilen oturumu izleyen bazı yerel gazeteciler de bu konudaki fikirlerini katılımcılarla paylaştı. Bu oturumdaki üçüncü bildirinin yazarı olan Anadolu Üniversitesi öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Nazım Çatalbaş ise oturuma katılmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempozyum’la ilgili bazı genel saptamalarla yazımı sonlandırmak istiyorum. Sempozyum’da kişisel olarak yaptığım gözlemlerden biri, bazı izleyici ya da oturum başkanları tarafından bazı genç akademisyenlerin bildirilerinin mesleki heyecanlarını zedeleyecek biçim ve sertlikte eleştirilmiş olmasıydı. Amacın “bağcıyı dövmek yerine üzüm yemek” olması gereken böylesi akademik tartışma ortamlarında gençlere hataları gösterilip, eleştiri yapılırken biraz daha dikkatli ve naif olması gereği daha tecrübeli akademisyenlerce dile getirildi. Diğer taraftan sempozyumda genç bilim insanları genellikle teknolojinin nimetlerinden de yararlanarak powerpoint desteğiyle sunumlarını yaptı. Ancak sınırlı da olsa bazı katılımcılar slâytlara aktardıkları cümleleri birebir okuyarak sunum yapmayı tercih edince, izleyicilerin bir kısmı ilgili oturumları terk etmek durumunda kaldı. Sempozyumun kapanış oturumunda da dile getirilen bu durumun yanı sıra eleştirilen bir başka konu ise “uluslararası bir sempozyumda” en az beş ülkeden katılımcının olması gerektiğiyle ilişkiliydi. Bu nedenle önümüzdeki yıllarda katılımcı ülke sayısının artırılması gereğine vurgu yapıldı. Buna benzer birkaç eleştiriye rağmen Sempozyum, düzenleyici Kırklareli Üniversitesi ve özellikle de “İktisadi ve idari Bilimler Fakültesi Dekanlığı”nın yoğun katkısı ve ilgili üniversitenin genç öğretim elemanlarının iyi niyetli çabaları doğrultusunda olabildiğince verimli ve doyurucu bir şekilde tamamlandı. Katılımcı ve izleyicilerin hemen hepsi bu noktada benzer görüşlerle Sempozyum’u terk etti. Böylelikle Sempozyum, bölgenin kalkınma ve girişimcilik sorunlarını tartışma adına yine bölgenin temel aktörlerini bir araya getirmek suretiyle yarattığı bilimsel tartışma ortamı doğrultusunda ana amacını gerçekleştirmiş oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 11.10.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3308573570070985774?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3308573570070985774'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3308573570070985774'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/10/igneadada-trakya-bolgesi-kalknma-ve_10.html' title='İğneada’da Trakya Bölgesi Kalkınma ve Girişimcilik Sempozyumu (2)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLGAzIOBLDI/AAAAAAAAAGs/6Vko864FnZI/s72-c/igneada.sempozyum.alkan.JPG' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4670052641436929520</id><published>2010-10-03T11:22:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.975-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>İğneada’da Trakya Bölgesi Kalkınma ve Girişimcilik Sempozyumu (1)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TKjK4VB_64I/AAAAAAAAAGk/3lipUzHZcPY/s1600/sempozyum.png"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 142px; height: 200px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TKjK4VB_64I/AAAAAAAAAGk/3lipUzHZcPY/s200/sempozyum.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5523888012036926338" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu köşede zaman zaman Türkiye’nin ekonomik kalkınma ve planlama sorunlarını ele alan bazı yazılarımı okumaktasınız. 17 Mayıs 2010 tarihli Ulus Gazetesi’nde neoliberal kalkınma politikalarının yeni aktörleri olarak ele almaya çalıştığım kalkınma ajansları meselesini, konunun uzmanlarından Dr. Burcu Yavuz Tiftikçigil’in Türkiye deneyimini içeren makalesiyle birlikte detaylı bir şekilde incelemiştik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışmalarda da vurgulandığı gibi özellikle 1990 sonrası dönemde dünyada ve Türkiye’de bölgesel ve yerel kalkınmaya ilişkin tartışma ve uygulamalarda önemli bir paradigma değişimi yaşanmaktadır. Üretim ve karar süreçlerinin tüm aşamalarına bölgenin ya da yörenin ilgili aktörlerinin katılması gerektiği görüşünün kabul görmesiyle, geleneksel ve yukarıdan aşağıya doğru (merkezi) politikaların terk edilip, aşağıdan yukarıya doğru (adem-i merkezi) politikaların uygulanması eğilimi ağırlık kazanmaktadır. Bu çerçevede ilgili dönemde ulusal ve bölgesel kalkınmanın yönlendirici ve sorumlusu olan merkezi ulus devlet, yerini yönetişim anlayışı doğrultusunda yerel ve bölgesel otoriteler, üniversiteler, özel sektör temsilcileri ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla oluşturulan çeşitli platformlara bırakmaktadır.  İşte yaşanan tüm bu gelişmeler Türkiye’nin çeşitli yerlerinde bölgesel ve yerel kalkınmanın dinamiklerini ele alan ve o bölgenin aktörlerini bir araya getirerek bir sinerji yaratmayı hedefleyen sempozyum ve tartışma organizasyonlarına ivme kazandırmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çerçevede 1-2 Ekim 2010 tarihlerinde Kırklareli Üniversitesinin ev sahipliğinde, Trakya Üniversitesi, Namık Kemal Üniversitesi, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi ve İstanbul Ticaret Üniversitesi'nin ortak katılımı ile Uluslararası II. Trakya Bölgesi Kalkınma-Girişimcilik Sempozyumu düzenlenmiştir. Davet yazısında ilgili sempozyumun amacı, geniş anlamda tanımlanan (Rumeli-Balkanlar) bölgenin ekonomik büyümesi ve kalkınmasının “istikrarlı bir şekilde sürdürülebilirliğini, değişen küresel rekabet şartlarına adaptasyonunun hızlandırılmasını sağlamak amacıyla öncelikle girişimciler olmak üzere bütün yerel aktörlerin kalkınma çabalarına katılımını teşvik etmek, kurum ve kuruluşların ortak proje üretme ve yönetme kültür ve kabiliyetini geliştirmek, bölgenin, geçmişten bu güne, yerel potansiyelini, dinamiklerini, kaynak ve imkânlarını ortaya çıkarıp harekete geçirerek bu gücü bölgesel, ulusal ve uluslararası pazarlarda ekonomik, sosyal, kültürel birer değer haline dönüştürmek sempozyumun amaç çerçevesini oluşturmak” şeklinde ifade edilmektedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sempozyumda, Trakya bölgesini esas almak kaydıyla yerel ve bölgesel kalkınmanın tüm yönleri masaya yatırılacak; “Girişimcilik Örnekleri”, “Girişimcilik ve Kadın Girişimciliği”, “Alternatif Enerji Kaynakları”, “Girişimcilik–Eğitim İlişkisi”, “Kırsal Kalkınma, Turizm ve Markalaşma”, “Turizm ve Bölgesel Kalkınma”, “Yenilenebilir Enerji ve Kalkınma”, “Bölgesel Verimlilik”, “Emek – İstihdam İlişkisi”, “Finansal Gelişmeler ve Ticaret”, “Bölgesel Kalkınmanın Tarihsel Boyutu”, “Tarımsal Verimlilik”, “Kırsal Kalkınma ve Rekabet”, “Bölgesel Kalkınma ve Finans”, “Bilgi-İletişim ve Dış Ticaretin Gelişimi”, “Eğitim, Bütçe ve Planlama”, “Kırsal Kalkınma ve Tarım”,  “Doğa ve Sosyoekonomik Değerler”, “Tarihsel Süreçte Sosyoekonomik Yapı” gibi konularda toplam 62 bildiri sunularak, tartışmaya açılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bölgesel kalkınma ve planlama sorunları, üniter bir ulus-devlet olarak Türkiye’de “netameli kanallara sapma eğilimi” olan ve dolayısıyla ihtiyatla yaklaşılması gereken konular olmuştur. Özellikle günümüz siyasi atmosferinde ve bazı bölgelere yönelik demokratik özerklik taleplerinin dile getirildiği bir süreçte, bölgesel ve yerel kalkınmaya ilişkin tartışmaları çok daha dikkatli ve sağduyu içinde yapma gereği açıktır. Kanımızca bu tür tartışmalarda “korunması gereken temel eksen”, “bölgesel ve yerel kalkınmadan beklentinin, faktör mobilitesinin uyarılması yoluyla bölgesel gelişmişlik farklılıklarının azaltılması ve ulusal bütünleşmeye katkıda bulunulması” idealidir. Ayrışma çığlıklarının atıldığı bir dönemde, bölgesel ve yerel kalkınmaya ilişkin bu tür akademik tartışma platformlarında “kaymaması gereken temel eksenin”, “ulusal bütünleşme” olduğu açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sempozyumla ilgili izlenimlerimi önümüzdeki hafta sizlerle paylaşmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi haftalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 04.10.2010&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4670052641436929520?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4670052641436929520'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4670052641436929520'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/10/igneadada-trakya-bolgesi-kalknma-ve.html' title='İğneada’da Trakya Bölgesi Kalkınma ve Girişimcilik Sempozyumu (1)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TKjK4VB_64I/AAAAAAAAAGk/3lipUzHZcPY/s72-c/sempozyum.png' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8579937542211778352</id><published>2010-09-22T13:42:00.000-07:00</published><updated>2011-08-18T00:51:34.628-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Benliğini Kaybetmiş Bedenler Cumhuriyeti</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TJpqrY7QM9I/AAAAAAAAAGU/GUnAxTBIQlE/s1600/dinci.siyaset.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 146px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TJpqrY7QM9I/AAAAAAAAAGU/GUnAxTBIQlE/s200/dinci.siyaset.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5519841586953860050" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Her şey, insanın toprağından ve memleketinden koparılmasıyla başlar aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aidiyeti toprak olan, benliği ve kimliği yüz yılların ibriğinden süzülen kültür, örf, adet ve değerleriyle yoğrularak şekillenen insan, iş bulma endişesiyle büyükşehirlerde bulur kendini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce şehre savrulmuş bir hemşerisinin yanı, başlangıç için en güvenilir liman olur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları ise iş, aş ve şehre uyum arayışlarıyla geçer günler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çoğu zaman varoşlarda biten bu arayış, büyükşehre uyumdan çok kendi kültürünü ona dayatmaya yönelik bir tutumla tamamlanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemşerilik ve dayanışma dernekleri belki bir nebze çözüm getirebilir “aidiyet ve güven sorunlarına”, ama böylesi bir aidiyet açlığını en kolay doyuracak kurumlar, ya “etnik kimlik” faşizmine, ya da “din”e dayalı olanlardır.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğitim özürlüsü bir sistemde, “eğitim şart” diyerek boşaltmışsak içini, dinin “en güzel aidiyet yaması” olduğunun farkında olan sağ partilerin bol olduğu bir ülkede, AKP’nin en çok oyunu varoşlardan alması şaşırtmamalıdır hiç kimseyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Eğitim düzeyi” ile “dini siyasete alet eden sağ partilere oy verme eylemi” arasında bir ilişki aransa, çok ciddi bulgulara rastlanacağı açıktır ülkemde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son referandumda büyükşehirlerde “evet” diyenlerin çok önemli bir bölümünün bahsi geçen bölgelerde yaşayan ve eğitim düzeyi düşük kitlelerden oluşması bir tesadüf değildir aslında. Büyükşehirlerde kendi içinde yaşanan farklılaşma yine bu temele dayanır; İstanbul’un Bakırköy ilçesinde “Hayır oranı % 70'in üzerinde olurken Bağcılar'da ise Evet oranı % 70'i aşar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toprak reformunu ağzına almayan, kırdan kente göçü oy potansiyeli olarak gören ve teşvik eden, eğitimin içini boşaltıp, dini referansları ve kurumları öne çıkaran sağ iktidarların “yaşamsal politikasının” sonucudur bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olayın temelinde bu yatar ve seçmen kitlesinin böylesi bir güdüyle hareket eden bölümü, demokrasi adına yol verir iktidar partisine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;AKP’nin “din sosuna bandırılmış glikozdan imal demokrasi şekerini” yalamaktan midesi bulanmayan güzel halkım; işsizliği, geçim sıkıntısını, emekli aylığı kuyruklarını, hastane eziyetlerini unutmuş, öğleden sonraki evlilik programlarında göbek atmaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidardakilerin devletin saraylarındaki ihtişamlı düğünlerini, israfa varan gösterişli yemeklerini, trilyonluk villalarını ve devasa jeeplerini görmeyen naif halkım, çadır sofralarındaki iftar yemeklerinde karnını doyururken, kapatır yüzünü TV çekimlerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Besmeleyle kepenk açıp, siftah yapmadan kepenk kapatarak günlerini geçiren esnaf erbabım, cuma namazını idrak etmek için Sultanahmet Camii’ne devletin resmi Mercedes’iyle gelen siyasi ve bürokratların arkasında saf tutarak aidiyetini daha da sarmalar, kutsar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin her gün mantar gibi biten kafelerinde akşam oldu mu nargilesini fokurdatıp, Avrupa kupalarından elenen takımlarını tartışan işsiz gencim, lisenin ve üniversitenin içinin boşaltılmasından bihaber, iddia kuponlarında arar geleceğini. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fareli köyün kavalcısı almış eline kavalını, çalar da çalar. Okumayan, tartışmayan, düşünmeyen, üretmeyen, aidiyet açığının dinci siyasi söylemlerle kapatıldığı bir ülkede, “temel eğitimin verdikleri” ve “dinsel referanslar” dışında hayata bakışını genişletecek herhangi bir hasleti olmayan “asude kitleler”, takılmış gider bu kutsi sesin arkasına. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve unutmuş görünür, gösterişten ve şekilcilikten uzak bu dinin “en güzel yaşanış biçiminin”, “kendi içinde yaşanan” olduğunu. “Kendi içinde ve kendince” yaşanılan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doluşmuşuz “gül suyu kokulu arabesk minibüslere”,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete” dercesine. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyoruz ki devrilecek bu minibüs,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savrulmadan caddeye benliğini kaybetmiş bedenlerimiz,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnmek lazım, terk etmek lazım; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fazıl Say da “terk edeceğim” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minik serçe ise en detonesinden “şakıyor”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benliğini Kaybetmiş Bedenler Cumhuriyeti,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seni terk etme isteği içimden ılık ılık akıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi (27.09.2010)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8579937542211778352?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8579937542211778352'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8579937542211778352'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/09/benligini-kaybetmis-bedenler.html' title='Benliğini Kaybetmiş Bedenler Cumhuriyeti'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TJpqrY7QM9I/AAAAAAAAAGU/GUnAxTBIQlE/s72-c/dinci.siyaset.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-945269588029730598</id><published>2010-09-20T07:24:00.000-07:00</published><updated>2011-06-08T07:26:30.052-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Tapınılacak Hoca(!)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0z8lcsbNDoU/Te-GZRnN6dI/AAAAAAAAAOY/SRmHthnu47Q/s1600/60276_161222733892917_137313756283815_548945_1962727_n.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="260" width="278" src="http://4.bp.blogspot.com/-0z8lcsbNDoU/Te-GZRnN6dI/AAAAAAAAAOY/SRmHthnu47Q/s320/60276_161222733892917_137313756283815_548945_1962727_n.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yaklaşık 4–5 sene geçmişti üzerinden o sözleri duyalı. Ancak hazırlıksız yakalandığımdan mıdır nedir, nasıl irkildiğim ve derin bir (u)mutsuzluk içine girdiğimi, sanki dünmüş gibi anımsıyorum. Bir üniversite hocasıyla öğrencisi, ders bitiminde sınıfın yanındaki koridorun köşesinde konuşuyorlardı ve yanlarından geçerken öğrencinin hocasına söylediği şu sözlerle sarsılıyordum: “Hocam ne kadar müthiş birisiniz, size tapıyorum!”&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Evet, yanlış okumadınız; “Size Tapıyorum!”. Öğrencinin söylemi belli ki abartılı bir sevginin heyecanlı dile gelişiydi. Ama yine de ilginçti bu sevginin tapınma ile nitelenmesi. İlk şoku atlattıktan hemen sonra “tapma ve tapılma” üzerine düşünmeye başladığımı ve hatta bazı arkadaşlarımla bu konuyu derinlemesine tartıştığımızı söyleyebilirim. “Tap(ın)ma ihtiyacının altında yatan nedenler nelerdir? Yani bir takım insanlar niçin ve neye tapınırlar?” Ya tapı(nı)lanlar? Evet, belki tanrıya tapınılabilir. Bu durumun belli bir inanç sisteminin içinde düzenlenmiş, tutarlı gerekçeleri olabilir. Öyle ya tanrının sizi ve tüm kâinatı yarattığına inanıyorsanız, onun mutlak gücü, kusursuzluğu ve iktidarı karşısında ona tapınmak, şükranlarınızı ve bağlılığınızı sunmak, güçlü ve tutarlı bir inanç sitemi içinde makul bile karşılanabilir. Burada tapınanın bakış açısıyla tapınılana yüklenmiş bir durum ve onun tezahürü söz konusudur. Fakat tapınılan insanlar olunca ve bir de “bilim insanları” olunca bu tapma–tapılma meselesini açıkçası biraz kurcalamak gereği ortaya çıkmıyor mu? Burada konuyu kişiselleştirmeden; akademik bir ortama hiç bir şekilde uymadığını düşündüğüm tapma ve tapılma kavramlarının temel dinamiklerini aktarmaya çalışacağım.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Önce isterseniz tapınanlarla başlayalım ve bazı insanların niçin tapınma ihtiyacı duyduklarını anlamaya çalışalım. “Tapınanın tapma eyleminin” dinamiklerini anlamak, tabii ki tek başına bireyin psikolojisini çözümlemekle mümkün değil. Olayın, sosyolojik, siyasal ve hatta ekonomik boyutlarının olduğunu bilmekte fayda var. Ancak en basit bakış açısıyla, “tarihsel süreç içinde sosyoekonomik ve siyasal gelişmelerin biçimlendirmesiyle koyun gibi güdülmeye ve bir liderin ya da tanrının buyruğuna teslim olmaya hazır bir toplumun”, “psikolojik olarak kendine güveni kalmamış”, bu güven eksikliğini “katı inançlara ve dogmalara” sarılarak aşma eğiliminde olan gençlerini temsil ediyor, “tapınan öğrenciler”. Bu noktada tapınan için tapılanın “tanrı” ya da tanrının izdüşümü vazifesi gören bir “ulu” insan olması çok fazla fark etmiyor. Uzun lafın kısası “birey” olamamış insanlar var karşımızda. Ve bu insanlar tapınarak aslında, dingin bir limandaki sandal gibi; sorgulamadan, eleştirmeden, çatışmadan ve hatta düşünme eyleminin insanı kemiren o yıpratıcı dehlizlerinde çırpınmadan, tapınmanın tüm tadını çıkarıyorlar, doyasıya.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ya tapınılanlara ne demeli? Tapınılan, biraz evvel dedik ya, eğer tanrıysa, onun mutlak gücü ve iktidarı karşısında tapınmak, ona şükranlarını sunmak, tapınanın bakış açısıyla tapınılana yüklenmiş bir durumun tezahürü olarak kabul edilebilir aslında. Peki, ya tapınılan bir insansa? Tarihte bu şekilde tapılma eylemine konu olmuş şahsiyetlerin, bazı söylenceler yoluyla genellikle insanüstü bir takım güçlerin atfedildiği kişiler olduğunu görüyoruz. Ama içinde yaşadığı tüm toplumları derinden etkileyen ve “dini söylemleri” ağır basan böylesi şahsiyetlerin kerameti tanrıdan menkul mucizeleri, bizim ki gibi tapılan akademisyen-hocalarımızı açıklamak için iyi bir argüman olmasa gerek. Geriye kalıyor ikinci şık. Yani öğrenci üzerinde yaratılan “yanılsama”. Yanılsama kavramını bilinçli olarak kullanıyorum. Çünkü öğretme eyleminin doğası gereği, öğrenenin yanılsamaya uğramasına zemin olabilecek bir biçimde, bilgiye sahip öğretenle öğrenen arasında bir “bilgi asimetrisi” zaten var aslında. Ancak bunun öğrenci adına ne denli derin yaşanacağı biraz da biz öğretenlerin elinde sanki. Tanrı rolü oynamak yerine, eleştirel düşünceyi aktarmak; öğrenmeyi nasıl öğrenebileceklerini öğretmek gibi. Dolayısıyla bu yanılsamanın bilinçli olarak mı yaratıldığı, yoksa öğretme eyleminin öznesi olan hocaların gerçekten “derin ilmi bilgisinin” yansımasını içeren asimetrik enformasyonun doğal sonucu mu olduğunu analiz etmek açıkçası oldukça güç. Ama bazı ipuçları var ki, kayda değer gözüküyor. İsterseniz onlara bakalım:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Bu tür akademisyen-hocaların verdiği mesleki konferanslardaki söylemlerine ve anlattıklarına bakıldığında, meslektaşlarının dahi işin içinden çıkamadığı durumların yeterince çok olduğunu görürsünüz. Benzer şeyler yazdıkları için de geçerlidir. Bu tür akademisyen-hocalar hem söylemleriyle, hem yazılarıyla ilgi alanı üzerinden tüm evrenin gerçekliğini anlamaya ve çözümlemeye oynarlar ve bunu güçlü bir retorikle süslemesini iyi becerirler. Dayandıkları literatürde yer alan birçok şahsiyetin ismini sıralayarak retoriklerini daha da güçlendirirler, ama yalnızca bu isimlerin söylediklerini aktarırlar o kadar. Böylesi hocalar zaman zaman derslerini okul dışındaki bazı bilimsel mekânlarda yaparlar ve bu mekânlar genellikle tapma-tapılma ayinini doruğa taşıyacak nitelikler taşır. İnsanlar bu toplantılarda, sanki bir mabette kendilerinin çok üstünde niteliklerle donatılmış bir varlığın, çok da fazla anlamadıkları ve anlamlandıramadıkları ayininde, huşu içinde kendilerinden geçerler. Eee, bu da yabana atılır bir yetenek değildir aslında! Ve son bir tespit; bu tür akademisyen-hocalar da aslında çömezliklerinde başka hocalara tapmış zatlardır. Sonuçta tapılan da sanki tapılmaktan memnun; belki de özellikle buradan beslenerek ve iktidarsız(mış) gibi davranarak kurmakta ve sürdürmektedir iktidarını.&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Birkaç yıl önce www.iktidarsiz.com sitesinde okuduğum bir makaleyi anımsıyorum, iktidar meselesini sorgulayan ve aslında yazarının karşı karşıya kaldığı “tanrı kompleksi” karşısında geçirdiği psikolojik sıkıntıyı yansıtan; şöyle diyordu yazar:&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;"…Ne zaman, problemleri, neredeyse bütün evreni sorgulayarak tespit eden ve yine aynı yöntemle çözüm önerileri getirebilen insanlarla karşılaşsam, onların sahip olduğu her şeyin benim sahip olduklarımdan büyük olduğu hissine kapılıyorum... "&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ne dersiniz bizim öğrencimiz de hocası karşısında aynı hislere mi kapılarak o sözleri sarf etti acaba? Ne diyelim, tanrı tapınılacak hocalardan ve tapınan öğrencilerden herkesi korusun!&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 20.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-945269588029730598?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/945269588029730598'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/945269588029730598'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/09/tapnlacak-hoca.html' title='Tapınılacak Hoca(!)'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-0z8lcsbNDoU/Te-GZRnN6dI/AAAAAAAAAOY/SRmHthnu47Q/s72-c/60276_161222733892917_137313756283815_548945_1962727_n.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-3026979768936469007</id><published>2010-09-15T01:14:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T05:56:01.656-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>Deniz Feneri</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TJCAtgmaZRI/AAAAAAAAAGM/YERoKjaMzzM/s1600/deniz_Feneri_Resimleri9.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 112px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TJCAtgmaZRI/AAAAAAAAAGM/YERoKjaMzzM/s200/deniz_Feneri_Resimleri9.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5517051062862374162" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çok uzaklarda, belli belirsiz silueti,&lt;br /&gt;Bir yanıp, bir sönüyor titreyen kandil misali,&lt;br /&gt;Sisli karanlığın derinliklerinde.&lt;br /&gt;Sanki bir “var”mış, bir “yok”muş,&lt;br /&gt;Bir “var”sın, bir “hiç”sin dercesine,&lt;br /&gt;Hayat gibi, ölüm gibi,&lt;br /&gt;Huzurlu bir yalnızlık içinde,&lt;br /&gt;Sonsuzluk gibi.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Çekiyor beni karşı kıyıdan,&lt;br /&gt;Karanlık sisli gecenin içinden,&lt;br /&gt;Öylesine saf ve hesapsız,&lt;br /&gt;Öylesine gizemli ve naif.&lt;br /&gt;Bir yanıp bir sönüyor,&lt;br /&gt;Göz kırpıp, naz yaparcasına,&lt;br /&gt;Çağırıyor tüm çıplaklığı ve ıslaklığıyla,&lt;br /&gt;“Korkma” diyor yalnızlığın(m)dan,&lt;br /&gt;“Sonsuzluğun huzurunu sunacağım sana”.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Ve o an müthiş bir gök gürültüsü,&lt;br /&gt;Aydınlanıyor deniz ve sema,&lt;br /&gt;Havayı sarmalayan keskin bir kokuyla,&lt;br /&gt;Boşalıyor yağmur denizi dövercesine.&lt;br /&gt;Yağmurla dalgalara karışırken ruhum,&lt;br /&gt;Hissediyorum “sönmekte olan ışığını”.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Gözlerim ışığında, ışığı gözlerimde erirken,&lt;br /&gt;Buz gibi sarıyor nefesimi hırçın dalgalar,&lt;br /&gt;Boğazımı yakan tuz ve isin katranı,&lt;br /&gt;Taş kesiyor vücudum; boğuluyorum!&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;Son bir gayret nafileye uzanan,&lt;br /&gt;Aşmak istiyorum hırçın ve karanlık denizi&lt;br /&gt;Ve ısınmak istiyorum ışığında.&lt;br /&gt;Ateşte yanmak isteyen pervane,&lt;br /&gt;Sevgiliye ulaşmak isteyen semazen,&lt;br /&gt;Ana rahmine dönmek isteyen bir adam.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 13.09.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-3026979768936469007?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3026979768936469007'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/3026979768936469007'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/09/deniz-feneri.html' title='Deniz Feneri'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TJCAtgmaZRI/AAAAAAAAAGM/YERoKjaMzzM/s72-c/deniz_Feneri_Resimleri9.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-5915628505589110706</id><published>2010-09-09T01:41:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.976-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Mitinglerinden ‘İnciler’ Eşliğinde Recep Bey’in ‘Halleri’</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TIiekpWBp6I/AAAAAAAAAGE/GI-_p7DZCrM/s1600/recep.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 150px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TIiekpWBp6I/AAAAAAAAAGE/GI-_p7DZCrM/s200/recep.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5514832096125888418" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu haftaki yazımı, Recep Tayyip Erdoğan’ın referandum mitinglerinde sarf ettiği sözlerine ve bu sözlerin gerçekte kendisinin ‘hangi hallerine’ karşılık geldiğine ilişkin tespitlerime ayırıyorum. Tırnak içindeki ifadeler Recep Bey’in mitinglerde söylediği sözlerdir. Koyu ve parantez içindeki ifadeler ise bu sözlerin hangi hallerini açığa vurduğunu dile getirmektedir…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•“Ben bu mübarek Ramazan ayında muhalefet partilerinin yaptığı gibi kardeşliğe birliğe aykırı davranışta bulunmuyorum”…“Bulunduğumuz her ortamda, konuştuğumuz her zeminde, Yunus'un, Mevlana'nın diliyle yani gönül diliyle konuştuk”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(Miting meydanlarında söylediklerini, yine kendi sözleriyle çürüten; ‘muhtemelen’ ağzından çıkanı kulağı duymayan. Bkz; aşağıdaki konuşmada yer alan ‘Soy sop’ meselesi&lt;/strong&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•“Onlar anayasa değişikliğinden hiç bahsetmiyorlar, tutturmuşlar ‘Başbakanın boyu ne kadar?’ Yahu bu sorulur mu Başbakana? Ama çok merak ettin, söyleyeyim; 1,85. Tepe tepe kullan. Peki, benim boyuma yetişemezsen halin ne olacak? Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy!”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(Irk ve soy temelli siyaset yapma eğilimi olan ve etnik kimliği siyasete alet edebilen)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•"Vergi vermediler, diye Dersim'in köylerini kim bombaladı? Zamanın o zamanki Cumhurbaşkanı’nın emriyle. Kimdi Cumhurbaşkanı? İsmet İnönü. CHP'nin başındaydı. Yani CHP bombaladı. 10, 20, 30, 40, 50 bin kişinin yargısız infaz edildiği söylenir"&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(İktidar hırsıyla tarihi gerçekleri çarpıtabilen, resmi devlet politikalarını hiçe sayan ve tarihe mal olmuş liderleri siyasete malzeme yapabilen)&lt;/strong&gt;•&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yakın tarihe bir bakın. Ne zaman Türkiye ekonomisi şaha kalktıysa, o zaman kirli tezgâhlar piyasaya çıktı. Kirli oyunlar yeniden devreye sokulmak isteniyor. Kimin eli kimin cebinde görüyorsunuz değil mi? Milliyetçi olanı da olmayanını da iyi tanıyalım. Bunlar tesadüf değil. 12 Eylül’deki anayasa değişikliğine CHP, MHP, BDP karşı. Bunlar aslında hiçbir araya gelmezlerdi. Bunlar ruh üçüzü oldu.”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(Gerektiğinde ekonomik gerçekleri çarpıtabilen ve bölünme temelli siyasete kapı açan)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•“TÜSİAD bu Anayasa’yı beğenmiyorsa çıksın açıkça hayır desin, gerekçelerini de söylesin. Diyemiyorsa da çıksın açıkça ben bu değişikliği destekliyorum desin. Bitaraf olan bertaraf olur”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(İstediği olmadığında, ‘öfkeli, tehditkâr, antidemokratik, totaliter ve hatta diktatöryal’ eğilimlerini açığa vurabilen)&lt;/strong&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•“Şimdi ben YARSAV üyesi olan yargı mensuplarına nasıl güveneceğim, nasıl güvenebilirim? Çünkü açık, net kalkıp da iktidarı eleştiriyorsa hakaretler ediyorsa ben böyle bir yargı mensubuna nasıl güvenebilirim? Ben orada böyle bir oluşuma karşıyım”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(Yargı erkini, yürütmenin ve siyasi iktidarın ayaklarına “pranga” olarak gören ve bu kurumu, siyasetin buyruğu altına almayı arzulayan)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•“Saraybosna'daki camilerimize, Üsküp'teki köprülerimize, Moğolistan'daki yazılı anıtlarımıza biz sahip çıktık. Kabil'de biz varız, Darfur'da biz varız, Bağdat'ta biz varız, Gazze'de biz varız, Kudüs'te biz varız. Hakkı biz savunduk, adaleti biz savunduk, biz insanlığın sesi olduk.''&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(İç meselelerini çözememiş ve ayrışmanın eşiğine getirilmiş bir ülkede, ‘demokratik özerklik taleplerine’ karşı ciddi bir argüman sunamayan ve hatta özlem duydukları ‘Osmanlı İdari Yapısı’ndan hareketle, ‘ulus devleti tasfiye edecek ve özerklik taleplerine kapı açabilecek’ bir politikanın ön hazırlıklarını yapan)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•''Gündemi belirlenen bir ülke değil, gündem belirleyen bir ülke olduk. Biz o ülkeyi, Türkiye'yi gündemde üst sıralardaki bir ülke haline getirdik. Artık çevresini seyreden bir Türkiye yok, artık bakan bir Türkiye yok. Artık lokomotif bir Türkiye var''&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(İşsizlik, yoksulluk, gelir dağılımında adaletsizlik, adam kayırma, rüşvet, suiistimal ve terör gibi konularda gündemin üst sıralarında yer alan bir Türkiye’yi, gelişmiş lokomotif bir ülke olarak ancak ‘cahil cühelaya pazarlayabileceğini’ gayet iyi bilen ve bunu da başarıyla yapan)&lt;/strong&gt;•&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"12 Eylül referandumunda değişim kazanacak, demokrasi kazanacak, özgürlükler kazanacak, ülke kazanacak, millet kazanacak. 12 Eylül’de kaybeden evelallah darbeciler olacak, çeteler olacak, hukuk dışı örgütlenmeler olacak. Kaybeden değişime direnen, bu ülkeyi olduğu yerde saymaya mahkûm edenler olacak. 12 Eylül’de son sözü millet söyleyecek. Son kararı millet verecek. Ben aziz milletimin ferasetine güveniyorum”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(Referandumda “Hayır” diyecek insanlara, topyekûn ‘Ergenekoncu, çete mensubu ve darbeci yaftası’ yapıştırabilecek kadar ‘monist’ düşünebilen ve ‘akıl tutulması’ örneği sergileyebilen)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;•“Bu anayasa değişikliği bir Ak Parti projesi değil, bir millet projesidir”&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;(Anayasa değişikliği eğer gerçekten “bir millet projesi” ise, bu değişikliğin referandumla niçin tekrar millete sorulduğunu ‘insanların idrak edemeyeceğini’ sanacak kadar ‘milleti saf’ yerine koyan)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hadi, Ey Millet! Saf olmadığını gösterme zamanı gelmedi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 6 Eylül 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-5915628505589110706?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5915628505589110706'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/5915628505589110706'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/09/mitinglerinden-inciler-esliginde-recep_09.html' title='Mitinglerinden ‘İnciler’ Eşliğinde Recep Bey’in ‘Halleri’'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TIiekpWBp6I/AAAAAAAAAGE/GI-_p7DZCrM/s72-c/recep.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4501858036323185781</id><published>2010-08-27T06:27:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.976-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Anayasa Değişikliği ve Referandum Üzerine</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/THe9_2bxSeI/AAAAAAAAAE4/aDyjsy6KrVI/s1600/hayir_demek1-300x263.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 175px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/THe9_2bxSeI/AAAAAAAAAE4/aDyjsy6KrVI/s200/hayir_demek1-300x263.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5510081573752490466" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de 12 Eylül 2010 Pazar günü, 1982 Anayasası’nın bazı maddelerinin değiştirilmesine yönelik bir referanduma gidilecek. İlgili Anayasa ilk defa değişikliğe uğramıyor. Ancak siyasal iktidar bu seferki değişiklikleri “demokratikleşmenin ve sivil anayasanın” en önemli adımı olarak kamuoyuna takdim ediyor. Anayasa değişikliği paketini hazırlayan siyasal iktidarın “evet” kampanyasına karşın, bazı muhalefet partilerinin “hayır” kampanyası sonucunda halk ikiye bölünmüş durumda. İlgili partilerin liderleri yapmış oldukları yurt gezileri ve mitinglerde, siyaset tarihimizde eşi-benzerine rastlanmayacak derecede düşük “seviye ve kalitedeki” söz ve üsluplarıyla kendi tercihlerini halka dayatmaya çalışıyorlar. Başbakan örneğinde olduğu gibi ve “dilin kemiği yoktur”u doğrularcasına, bir mitingde &lt;em&gt;“…bulunduğumuz her ortamda, konuştuğumuz her zeminde, Yunus'un, Mevlana'nın diliyle yani gönül diliyle konuştuk&lt;/em&gt;” derken, bir başka yerde “…&lt;em&gt;Peki, benim boyuma yetişemezsen halin ne olacak? Ben buradan muhaliflere sesleniyorum; önemli olan boy değil, önemli olan soy, soy!&lt;/em&gt;” diyerek Mevlana’nın kemiklerini sızlatabiliyorlar. Netice itibariyle Anayasa’nın ilgili maddelerindeki değişiklikleri anlatmaktan çok birbirlerine hakaretle geçen bu mitingler, bir futbol takımını tutar gibi parti tutan bazı vatandaşların ruhunu okşamaktan öteye bir işlev görmüyor. Bu konuyla ilgili söyleyeceklerimi bir başka yazıya saklayarak, tekrar konuya dönmek istiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acaba Anayasa değişiklikleri nelerden ibaret ve gerçekte ne anlama geliyor? Meselenin daha rahat anlaşılabilmesi için yapılan değişiklikleri iki sütundan oluşan bir tabloda toplayabiliriz.&lt;br /&gt;-------------------------------------------------&lt;br /&gt;•“Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz.&lt;br /&gt;•Herkes, kendisiyle ilgili kişisel verilerin korunmasını isteyebilir.&lt;br /&gt;•Yurt dışına çıkış hâkim kararınca sınırlanır.&lt;br /&gt;•Her çocuk, korunma ve bakımdan yararlanma, yüksek yararına açıkça aykırı olmadıkça, ana ve babasıyla kişisel ve doğrudan ilişki kurma ve sürdürme hakkına sahiptir. Devlet, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alır.&lt;br /&gt;•Aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz yasağı kalkıyor.&lt;br /&gt;•Memurlar ve diğer kamu görevlileri toplu sözleşme yapabilecek, memurlar disiplin cezalarını yargıya taşıyabilecek.&lt;br /&gt;•Partisinin kapatılmasına neden olan milletvekilinin milletvekilliğinin sona ermesi uygulaması kalkıyor.&lt;br /&gt;•Herkes, bilgi edinme ve kamu denetçisine başvurma hakkına sahiptir.&lt;br /&gt;•Meclis Başkanı görev süresi ilk seçimde iki yıl olacak.&lt;br /&gt;•Ekonomik ve Sosyal Konsey Anayasa’ya giriyor.&lt;br /&gt;---------------------------------------------------&lt;br /&gt;•12 Eylül dönemi yöneticilerinin dokunulmazlık zırhı kalkıyor.&lt;br /&gt;•YAŞ kararlarına karşı yargı yolu açılacak.&lt;br /&gt;•Adalet hizmetleri ile savcıların idarî görevleri yönünden Adalet Bakanlığınca denetlenecek.&lt;br /&gt;•Askeri yargı, devletin güvenliğine, anayasal düzene karşı suçlara ait davalara bakamayacak.&lt;br /&gt;•Anayasa Mahkemesi on yedi üyeden oluşacak, TBMM üye seçebilecek, üyeleri 12 yıl için seçilecek. &lt;br /&gt;•Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabilecek, iki bölüm ve Genel Kurul halinde çalışacak. Siyasi parti kapatma ile Yüce Divan yargılamalarına Genel Kurul bakacak.&lt;br /&gt;•Askerî Yargıtay ile AYİM’in kuruluşu, işleyişi, yargılama usulleri, mensuplarının disiplin ve özlük işleri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir.&lt;br /&gt;•HSYK, 22 asıl ve 12 yedek üyeden oluşacak, Başkanı Adalet Bakanı olacak, Müsteşarı doğal üye olacak. Birinci sınıf hâkim ve savcılar ile idari yargı hâkim ve savcıları da Kurul’da görev yapacak.”&lt;br /&gt;---------------------------------------------------&lt;br /&gt;Kaynak: Reuters Türk, www.reutersturk.com, 08.07.2010 &lt;br /&gt;---------------------------------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tablo’dan da anlaşılacağı üzere referanduma götürülmek suretiyle Anayasa’da yapılması planlanan değişiklikleri kabaca 2 gruba ayırmak mümkün. Tablonun ilk sütununda ve birinci grupta yer alan maddeler (bir kaç madde hariç) genelde “temel insan hak ve özgürlüklerine” yönelik düzenlemeleri içeriyor. Yapılan birçok yorumda temel insan haklarıyla ilişkili yapılan bu düzenlemelerin zaten “yasalar ya da uluslararası anlaşmalar” düzeyinde mevcut olduğu belirtilmekte, çocuk istismarının engellenmesi gibi düzenlemelerin referanduma götürülmesinin ise ciddiyetten uzak bir tavır olduğunun altı çizilmekte. Ayrıca AKP iktidarının özellikle üzerinde durduğu “fişleme” gibi olayları önleyeceği iddia edilen  “kişisel verilerin korunmasına yönelik düzenlemenin”, öngörülen bir hükümle istisnalar belirsiz bırakılmak suretiyle ve yapılacak yasal düzenlemelerle, geçersiz kılınması riski gündeme gelmekte. Diğer taraftan kamu çalışanlarına toplusözleşme hakkı getiriliyormuş gibi gözükse de “grev hakkı” tanınmadığı için aslında yapılan düzenlemenin, toplugörüşmelerin isminin değiştirilmesinden ibaret olduğu şeklinde yorumlar yapılmakta. Bu tür temel insan hakkı ve özgürlüklerinin dışında birinci grupta yer alan bir başka düzenleme ise “Ekonomik ve Sosyal Konsey”in Anayasal kurum haline dönüştürülmesi. Bu konsey 2001 yılında yasayla kurulmuş olmasına karşın özellikle AKP hükümetlerinin çok da fazla kullanmadığı bir yapı olarak ortada durmakta. Diğer taraftan konseyin bileşenleri içindeki “sivil ve özel sektör temsilcilerinin ağırlığı” düşünüldüğünde, Konsey’in Anayasal kurum haline getirilmesiyle birlikte, devletin sosyoekonomik politikaları belirlemesi ve uygulanmasındaki gücünün aşındırılmasına yönelik yeni bir neo-liberal manevrayla karşılaşacağımız aşikâr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci grupta yer alan değişiklikler ise büyük ölçüde yargı ve özellikle de “yüksek yargı” ile ilgili. Sembolik olarak 12 Eylül’e denk getirilen referandumla AKP iktidarı 12 Eylül darbesinin getirdiği Anayasa’nın değiştirileceği ve bu rejimin yöneticilerinin yargılanacağı imajını öne çıkartmakta. Ancak her ne kadar geçici 15. Maddenin kaldırılmasıyla 12 Eylül yöneticilerinin yargılanmasına yönelik yolun açılacağı iddia edilse de, “zamanaşımı” ile ilgili tartışmalar hukukçular arasında hala güncelliğini korumakta. Bu noktadan sonra geriye kalan değişikliklerin çok önemli bir kısmının siyasi iktidarın ve yürütmenin “yüksek yargıyı vesayeti atına almaya yönelik” düzenlemelerden ibaret olduğu görülüyor. Aslında “yürütmenin yargıyı ele geçirmesinin kapısını açan ilgili düzenlemeler” mevcut Anayasa değişiklikleri paketinin ana temasını oluşturmakta, pakette yer alan diğer hususlar ise “paketin süsü” misali karşımıza konulmakta. Türkiye Cumhuriyeti'nin yürütme organlarına yardımcı nitelikte bir inceleme, danışma ve karar organı olup yönetimin yargı yoluyla denetlenmesi görevini üstlenen Danıştay’ın şu anki Başkanı’nın ilgili maddelere ilişkin tespitleri konuyu daha net gözler önüne sermekte: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“…Anayasa Mahkemesi'nin oluşumu, mahkemeye üye seçme yetkisi, seçilme koşulları ve görev süresinin yargı bağımsızlığı ve kuvvetler ayrılığı ilkesine uygunluğu bakımından mevcut durumu aratır niteliktedir. HSYK'nin siyasi etkilere daha açık ve Adalet Bakanlığı'nın kontrolünde bir kurul oluşturulduğu görülmüştür… [Parti kapatma davalarına ilişkin] Yargıtay Başsavcısı'nın dava açma yetkisinin yasama organı bünyesinde oluşturulacak bir komisyonun iznine bağlanması, kuvvetler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmıyor. Cumhurbaşkanının yüksek mahkemelerin oluşumuna doğrudan ya da dolaylı olarak katılımının sınırlandırılması ve bu konudaki yetkilerinin azaltılması gerekirken, yüksek yargıyı ve kurulu biçimlendirme imkânı geliştirilerek pekiştirilmiştir... Herkesin üzerinde mutabık kaldığı bir eleştiri olmasına karşın Adalet Bakanı ve müsteşara HSYK'de yer verilmeye devam ediliyor…” &lt;/em&gt;(Radikal, 24.03.2010)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç olarak bu Anayasa değişiklikleriyle “Yürütme”, “Yüksek Yargının” kendisini denetlemesine yönelik mekanizmaları olabildiğince siyasi iradenin müdahalelerine açık hale getirmekte, daha da önemlisi “siyasilerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına” yönelik herhangi bir düzenlemeye gitmeyerek, demokrasiden gerçekte ne anladıklarının işaretlerini de net bir şekilde ortaya koymaktadır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada okuyuculara bir anket bilgisi aktarmak istiyorum. 26 Ağustos 2010 itibariyle http://anayasareferandumu.com/ isimli sitede yer alan anketin sonucuna göre: &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet: % 35,73 - Hayır: %64,27&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepinize ‘Hayır’lı haftalar diliyorum…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 30 Ağustos 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4501858036323185781?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4501858036323185781'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4501858036323185781'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/08/alkan-soyak-turkiyede-12-eylul-2010.html' title='Anayasa Değişikliği ve Referandum Üzerine'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/THe9_2bxSeI/AAAAAAAAAE4/aDyjsy6KrVI/s72-c/hayir_demek1-300x263.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-1614574182175070848</id><published>2010-08-17T09:39:00.001-07:00</published><updated>2011-04-24T05:56:19.467-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>‘Hiç’liğin Dayanılmaz Hafifliği</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TGq8KYs4rvI/AAAAAAAAAEw/TSOn8VWAYUw/s1600/pf_sfc_highhopes.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 200px; height: 200px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TGq8KYs4rvI/AAAAAAAAAEw/TSOn8VWAYUw/s200/pf_sfc_highhopes.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5506420381029281522" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;‘Kim’liğin varlığın mıdır? Biçilen roller ne denli etkiler varoluşunu? Sahip oldukların seni ‘sen’ yapar mı? Tanrının silueti olmak var eder mi seni? Elinde değilse varoluşunun hamurunu yoğurmak. Neye yarar bu şekilde var olmak? Ya elinde olmasına rağmen, o hamuru yoğuramamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Annenin karnından koptuğun anda başlar mesele. ‘Zamane’de söylediği gibi Engin Geçtan’ın, aslında ‘ben’ diye bir şey bilmezsin ve çevrenle yalın bir şekilde ‘ilişki kurarak’ yaşarsın varoluşunu ‘bebekken’. Tek başına ‘ben’ yoktur; ‘ben-sen’ tek bir yaşantıdır böyle bir yaşamda. Sen bir ‘bütünün parçası’, ‘evrenin bir zerresi’ ve ‘sahiplikten’ bihaber iken, ‘annen kucaklar seni’, ‘tek sahibiymişçesine ve yaratmışçasına’. Kendisinin bir ‘şeyi’ gibi görür seni. Artık, ‘ben-sen’ ilişkisinden çok ‘ben-şey’ ya da ‘ben-benim şeyim’ tarzı bir ilişki besler ruhunu. Sistem ve ‘Mülkiyet İlişkisi’dir artık seni sarmalayan. Sahip oldukların, zamanla sahip olmaya başlar sana. Varoluşunun biçimlenmesindeki ilk yaradır bu ve kanar gider tüm yaşamın boyunca. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi varoluşunu bir ‘şey’ üzerinden anlamlandırdıkça, özünden uzaklaşır ve yabancılaşırsın. Anlamsızlaşır ve küçülürken; sıradanlaşır ancak sıradanlığını kabul etmeme kavgasıyla geçer bütün bir ömrün. ‘Şişmiş egonla kibir denizinde yelken açmaktır’ yegâne çaren; ‘kendinden habersizce ve güneşten haberi yokmuşçasına buzun’. Yaralıdır bilincin ve çoğu zaman tecrit etmeye çalışırsın kendini tüm ‘şeyler alemi’nden. Yalnız ve yabancılaşmışsındır artık; ne yaparsan yap insan olmanın ve var oluşun o huzurlu hazzını yaşayamazsın bundan sonra. Zaman içinde anlamsızlığın derinliklerine savruldukça, başlarsın sorgulamaya: “Tüm bu oluşlar ve varoluşun... Yazgı(n) mıdır böyle var olmak?” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra bir gün o kaçınılmaz soru gelir, tüm çıplaklığıyla: “Ne kadar mutlusun varlığından ve varoluşundan?” Ve suratına çarpar acımasızca; ‘Var olmak mı, ‘hiç’lik mi? Ne gariptir ki, var oluşun izdüşümüdür ‘hiç’lik. Bir an, bir oluş, bir duruş yeter ‘hiç’liğini kutsamak için. Eğer yoğuramamışsan var oluşunun hamurunu alın terinle... Kurtulmak istersin seni sen yapan tüm değerlerden ve varlık sebeplerinden. Kurtuluşun olur ‘hiç’liğin, var oluşun olur ‘hiç’liğin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Hiç’leşmek ‘yok olmak’ değildir, var olmaktır aslında. Var olmakla hiçleşmek aynı potada erir, “ben-sen” olabilirsen eğer. Tüm egolarından sıyrılabilir ve ‘O’nun varlığında hesapsızca sonsuzluğa bırakabilirsen kendini, tüm dünyevi hesapların üstüne çıkıp, seni sen yapan tüm oluşları ve sahiplikleri atabilirsen “kibir çöplüğüne”, yaklaşırsın o huzurlu mertebeye. En diptedir yerin artık, en yalın halinle bakarsın gökyüzüne. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; ‘O’na yaklaşmanın son evresini şöyle betimlemekte Kriton Dinçmen “Hiçliğe Övgü”de: “O’nun yaklaşması, bütün yaşamınca büyük bir titizlikle koruduğu ‘sıradan olmama’ duygusuna dört elle sarılmasını daha da güçlendirmişti. Ve herkesten ve her şeyden önce de sıradan olmadığı inancını kendisinin içine yerleştirme ve bunun böyle olduğuna kendisini inandırma çabası benliğini sardı. İnanmadığı bir şeye kendini inandırma çabası. Acı, yorucu ve kahredici bir çaba. Çocukluğundan beri içinde bocaladığı ve hep yenilgiye uğradığı bir savaştı bu…” Sıradan olduğunun farkında olup da bunu reddetme mücadelesinin getirdiği yorgunluk(!). &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değer mi bu yorgunluğa? ‘O’na kavuşmanın önünde bir engelse ‘sıradan olmama kavgan’ ve ‘şişmiş egon’, sahte varoluşunu kutsamıyor musun aslında? ‘O’na kavuşmak(!) Yıllarca verilen ve her zaman kaybedilen o büyük kavganın bitiyor olması ve hem de “kendi zaferince” bitiyor olması. Taa çocukluktan başlayıp, gençlik çağlarında ve olgunluk dönemlerinde sahnesinde yer aldığın o tiyatronun artık gerçek bir sahne ile noktalanacak olması. Gerçekliği tartışmasız olan, etrafına ve kendine gücünü gösterebileceğin, var oluşunu kendinin şekillendirdiği, çevrenin oyuncağı olmadığın ve “varoluşunu yok oluşun” ile ispatlayabileceğin; Mevlana gibi “hamdım, piştim, yandım” diyebileceğin o an.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lakin bilir misin, çok da konforlu değildir “hiçliğin dayanılmaz hafifliği”; Samuel Beckett’ın “Hiç İçin Metinler”inde söylediği gibi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Nereye giderdim gidebilseydim eğer, kim olurdum var olabilseydim eğer, ne derdim, bir sesim olsaydı eğer, kim konuşuyor böyle, ben olduğumu söyleyerek. Her zamanki aynı yabancı, yalnızca onun için var olduğum, varoluşsuzluğumun oyuğunda onunkinde, bizimkinde, işte yalın bir yanıt size. Düşünerek bulamayacak beni… Kafasının içinde değilim, yaşlı bedenin herhangi bir yerinde de değilim, yine de oradayım onun için, onunla birlikte, tüm karmaşanın nedeni bu işte…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 23.08.2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-1614574182175070848?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1614574182175070848'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/1614574182175070848'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/08/hicligin-dayanlmaz-hafifligi.html' title='‘Hiç’liğin Dayanılmaz Hafifliği'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TGq8KYs4rvI/AAAAAAAAAEw/TSOn8VWAYUw/s72-c/pf_sfc_highhopes.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-7910712444620182656</id><published>2010-08-11T13:41:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.977-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Musa'nın Adaleti ve Buffet'ın İlk Yemeği</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TGMLp0i_1EI/AAAAAAAAAEg/4iq6LvlriKY/s1600/moses_www_zianet_com.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 158px; height: 200px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TGMLp0i_1EI/AAAAAAAAAEg/4iq6LvlriKY/s200/moses_www_zianet_com.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5504255982684853314" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye II. Dünya Savaşı’na her ne kadar katılmamışsa da, savaş ekonomisinin tüm olumsuzluklarını yaşamıştı. Savaş süresince 2 ayrı hükümetin uygulamış olduğu farklı ekonomi politikaları, fiyatların yükselmesine ve özellikle tüccar-çiftçi gruplarının gelirlerinin büyük oranda artmasına yol açmıştı. Saraçoğlu Hükümeti uygulanan ekonomi politikaları sonucunda ortaya çıkan fiyat artışları ve haksız kazançları önleyebilmek için bir dizi vergi uygulamasına gitti. Böylelikle Türk Maliye tarihinde büyük tartışmalara konu olan Varlık Vergisi 1942 yılında yürürlüğe girdi. Herkesten eşit şekilde alınmayan, hiç bir itiraz hakkı tanımayan ve hemen tahsil emri içeren Varlık Vergisi dini inanç temeline uygun olarak oluşturulan mükellef gruplarına uygulanmıştı. Mükellefler içinde Müslümanlar “en düşük”, Dönmeler “orta” ve Gayri-Müslimler “en yüksek” vergiyi ödemekle yükümlü tutulmuştu. Verginin asıl mükelleflerinin %88’i Gayri-Müslimlerdi ve verginin yaklaşık %92’sini bu kesim ödedi.  Vergi borçlarını 1 ay içinde ödeyemeyenlerin Erzurum-Aşkale’de çalışma kamplarına gönderildiği bu vergi, birçok yazar tarafından ırk ve din ayrımına dayalı olarak salınan ve adil bir şekilde uygulanmayan bir vergi olarak nitelendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;“İsa’nın Son, Buffet’in İlk Yemeği”&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda büyük tartışmalara yol açan Varlık Vergisi münasebetiyle birçok yazı yazılmıştır. Bunlardan biri de dönemin liberal eğilimli yazarlarından Ahmet Hamdi Başar’ın, 8 Aralık 1942 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Musa’nın Adaleti” başlıklı makalesidir. Başar bu makalesinde mevcut vergiyi “Musa’nın Adaleti” olarak nitelenen bir metafordan hareketle, “dünya yüzünde ve bütün tarih boyunca bundan daha adilane hiçbir vergi olmamıştı; Musa peygamberin emrettiği, fakat kavmine tatbik ettiremediği içtimai (sosyal) adaleti biz varlık vergimizle temin etmiş oluyoruz” sözleriyle övüyordu. 8 Ağustos 2010 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Eyüp Can’ın “İsa’nın Son, Buffet’in İlk Yemeği” başlıklı yazısını okuyunca, Başar’ın bu makalesi zihnimde çağrışım yaptı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can yazısında dünyanın en zenginlerinden Warren Buffett’ın Amerikalı 40 milyarderi habersiz bir şekilde bir yemekte toplayarak, bu zenginlerin servetlerinin %50’sini bağışlamalarını istediğini belirtiyordu. Bu yemekte yaptığı konuşmada Buffet kişisel servetinin %99’unu “Bill-Melinda Gates Vakfı”na bağışladığını ilan etmişti. Bill Gates uzun süredir Buffet’la hazırlamış olduğu planı açıklayarak “Omaha Kâhini Büyük Bağışçılar Projesi’ni” daha da detaylandırdı. Ve dünyada yaşanan açlık, sefalet, gelir dağılımı adaletsizliği gibi sorunların bu tür projelerle çözülebileceğine yönelik örneklerle projesini aktardı. Bu tür projelerle böylesi sorunların çözülüp çözülmeyeceği ayrı bir araştırma konusu olmakla birlikte, dünyanın en zengini ve çoğunluğu Yahudi’lerden oluşan bu 40 milyardere “daha yaratıcı ve daha şefkatli bir kapitalizm”e ulaşma adına servetlerinin en az yarısını bağışlamalarını içeren Buffet’ın teklifi yeterince ilgi çekiciydi. Buffet üç ay sonra aynı milyarderleri yeniden topladığında, toplam serveti 230 milyar doları bulan 40 milyarderin servetlerinin en az yarısını bağışlamayı kabul ettiğinin müjdesini verdi. Can, yazısında İsa’nın Son Yemeği’nden hareketle bu ilk yemeği düzenleyen Buffet’ın “kapitalizmin peygamberliğine” mi soyunduğu vurgusunu yaparken, umarım Buffet, Musa’nın adaletinden haberdardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Musa’nın Adaleti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Başar’ın makalesinden öğrendiğimize göre Milattan önce 621 yıllarında Musa peygamber halkın ıstırabını önlemek için 2 tedbire başvurulmasını önermekteydi; borçların toptan affedilmesi ve toprağın yeniden taksim edilmesi.  Tevrat’a göre bu iş yalnızca bir kere yapılmayacak, her elli yılda bir tekrar edilecekti. Ogün herkese bayram olacak, borçlular borçlarından kurtulurken, esirler bağımsızlığına kavuşacak, topraksızlar ise herkesle beraber yeniden toprağa kavuşacaklardı. Musa’nın adaleti yalnızca elli yılda bir gözükmekle kalmayacak, her yedi yılda bir küçük jübile yapılarak toprağın taksimi olmasa bile, yalnızca borçların affı suretiyle sosyal adalet sağlanmış olacaktı. Musa peygamber o dönemde Yahudi kaviminin Akdeniz ve çevre bölgelerle ticari ilişkiler içinde olduğunu bildiği için bu uygulamaya Grek ve Latin’leri de katmış ve Yahudi’lerin başka milletlere karşı olan alacaklarını da affetmesi gereğine vurgu yapmıştı. Bu düşüncesiyle Musa peygamber dünya ölçeğinde mal ve para toplama gücü kazanmış olan kavmini para ve mala doymayan, fakirlere zulmeden bir halde bırakmak istemiyordu. Allah bu kavme diğer insanlardan farklı olarak para ve mal toplamada ayrıcalığı vermişti. Eğer Yahudiler bunun kefaretini vermezse, diğer tüm insanlığın bunda gözü olacak ve her yerde düşman muamelesi görecekler, zülüm ve hakaret içinde oradan oraya sürükleneceklerdi. Başar makalesinde Yahudi kavminin Tevrat’ın bu büyük emrini dinlemediğini ve bu emirde gizli olan insani fikri anlayamadığını vurguluyor. Yahudiler kendileri az sayıda olduğundan ve diğer milletler ve kavimler bu emri dinlemedikleri için Musa’nın adaletini kendi aralarında “cemaat oluşturma” fikri ile yerine getirmenin yeterli olacağını düşündüler ve bunun uygulamasına gittiler. Yine Başar’a göre Yahudilerin bu uygulaması hem kendilerinin hem de dünyanın felaketine kapı açan en önemli yanlış olarak görülmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım ki Buffet gerçekleştirmeye çalıştığı bu çabasıyla “Musa’nın Adaleti”nden feyiz almıştır. Ve yine umarım ki binlerce yıl evvel Yahudi kavminin yaptığı gibi sadece kendi insanlarını(!) kalkındıracak bir jübile değildir 40 milyarderin yapmış olduğu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Buffet ve 40 Zengin”in bu girişimlerinin, “İsa’nın Son Yemeği”ne mi yoksa  “Musa’nın Adaleti”ne mi konu olacağını, tarihin tekerrür edip etmeyeceğini zaman gösterecek…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 16 Ağustos 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-7910712444620182656?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/7910712444620182656'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/7910712444620182656'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/08/musanin-adaleti-ve-buffetin-ilk-yemegi.html' title='Musa&apos;nın Adaleti ve Buffet&apos;ın İlk Yemeği'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TGMLp0i_1EI/AAAAAAAAAEg/4iq6LvlriKY/s72-c/moses_www_zianet_com.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-8021227553349830578</id><published>2010-08-09T02:01:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:11:51.942-07:00</updated><title type='text'>Depresyon, Heybeliada ve Büyüklere Bir Masal</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-FD7MUgorgcs/TbPnaqZGxSI/AAAAAAAAAM8/H7Mep3buMl8/s1600/heybeliada.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="304" width="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-FD7MUgorgcs/TbPnaqZGxSI/AAAAAAAAAM8/H7Mep3buMl8/s320/heybeliada.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Yaşamaya çalıştığım o tuhaf metropol,&lt;br /&gt;Karmaşa, kargaşa ve gürültü,&lt;br /&gt;Soluduğum isli-puslu hava,&lt;br /&gt;Midemi bulandıran insan ilişkileri,&lt;br /&gt;Maskeler ve gizledikleri çirkin yüzler,&lt;br /&gt;‘Pür’ ve ‘kirlenmemiş’ olana sonsuz özlem,&lt;br /&gt;Ve nihayet beklenen son: &lt;br /&gt;Yine, “yeni bir depresyon!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok kez sorgulamışımdır kendimi, tüm bunlardan kaçmak, uzaklaşmak mümkün müdür diye? Kaçmak, her şeyi arkada bırakarak, hatta dönüp bakmadan arkana, uzaklara, kendini kaybedecek (belki de bulabilecek!) kadar çok uzaklara, yeni insanlar, mekânlar ve zamanlar aramak üzere kaçmak, hep aklımın bir kenarında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böylesi bunalım ve çaresizlik içinde kıvrandığım günlerden birinde, sanırım ılık bir nisan sabahında Adalar’a gitme telaşı içinde bulmuştum kendimi. Adalar iskelesine gelip de, iskelenin hemen girişinde kurulan stanttaki kitapları gördüğümde ise yanıma herhangi bir kitap almaksızın, apar topar yola düştüğümün farkına geç de olsa varmıştım. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında O’nun dünyasına biraz geç de olsa ilk ciddi adımım, kısa yolculuğumda ‘günün anlam ve önemine binaen’ okumak üzere o stanttan satın almayı tercih ettiğim kitabıyla oldu. Tam da bir masala ihtiyacımın olduğu bir dönemde, hem de Ada yolculuğu yaparken, artık elimde okuyacağım bir kitap vardı: ‘Heybeliada’da Tanrı ve Adam, Büyüklere Bir Masal’&lt;br /&gt;“Dünyada ‘yaşam düzeni’ olarak bunca yalan, hoyratlık, bencillik... bunca ikiyüzlülük ve çifte standart... aşağılık ve de soytarılık... karanlıklar varken; tüm bunları kabul edecek herhangi bir tanrının varlığını düşünemiyorum” diyordu daha ilk sayfasında en keskin üslubuyla ‘Kriton Dinçmen’.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belli ki bu ilk cümle, “Büyüklere Bir Masal”ın, bireyin kendisinin ve onun üzerinden insanoğlunun var oluşunu sorgulayan nefis bir manifestoya dönüşeceğinin habercisiydi. Bu sorgulamanın ise ‘kaçınılmaz son’da yapılıyor olması, belirli bir yaşa gelmiş, kendini sürekli olarak sorgulamayı ve acıtmayı ‘yaşam düsturu’ edinmiş benim gibi birisi için çok daha anlamlı ve etkiliydi. İşte ‘kaçınılmaz son’da yaşanan o hazin sorgulamadan özet bir kaç pasaj, beni derinden etkileyen:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“…Uzun bir sessizlikten sonra ‘Büyük Sedir Ağacı’ndan beklenen ilk soru geldi…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Sana bahşettiğim ve Yaşam denen o olağanüstü macerayı nasıl geçirdin?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam rahatladı... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Yüceliğinizi her tarafa dua ve nağmelerle yaydım… Ve Sen’den sonra tek değerli varlığım olan ailem ile kendi toplumumu diğerlerinden... Yani düşmanlarımızdan yaşamım pahasına korudum! Bana hak olarak verdiğiniz kadından başkasına değil elim, gözüm dahi değmedi… Ve de benimkilerin, toplumumun refahı ve huzuru için de savaştım, yaktım, yıktım, öldürdüm… Hatta gerektiğinde kahramanca çarpışarak öldüm... O hak olan bir savaştı.&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;—Peki. Ya ötekiler, ya diğerleri, senin düşman olarak tanımladıkların? Onların da seni ‘öteki’, ‘diğeri’, ‘düşman’ olarak kabul ettiklerini, sana senin kendilerine bakmakta olduğun aynı gözle baktıklarını… Onların da kendi savaşlarını ‘hak’ olarak gördüklerini düşünemiyor musun?”&lt;br /&gt;…&lt;br /&gt;“—Sana bir şey daha soracağım; sana verilmiş olan yaşamın ta kendisi olan en önemli armağanı, erkeklik tohumunu ne yaptın? Onu haz ve yaratıcılık arzusuyla dolu hangi dişiye aktardın? Onu yaratılmış olmanın ve yaratıcılığın temel öğesi olan, sevgi-aşk-sevişme-yaratma dörtgenine harcadın mı? Yoksa o tanrısal hazzı üstünden geçen mermilerden korunmak ve de karşındaki Sen’i yok etmek için fırsat kolladığın o pis fare lağımlarında miskincesine kendinle okşanarak çamurlara mı boşalttın? Dişinin o çıldırtan kokusunu hiç yaşadın mı? Sevişme denilen o gerçek kutsal törenin ardından, sevilenin çıplak karnına başını dayayıp hiç uykuya daldın mı? Ve biraz sonra uyandığında Tanrı ile tekleşme duygusunu hiç yaşadın mı?”. “Adam susuyordu. Ağzında bir şeyler geveliyor, ama oradan söz çıkmıyordu.” &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sen ve ben aynıdır sevdiklerimiz, aynıdır korkularımız, aynıdır beklentilerimiz. Öyle ise, neden sevmeyiz birbirimizi?” diye soruyor Dinçmen. Böylelikle, içinde yaşadığımız dünyada ve ülkede yapay kutuplaşmalar yaratarak, bunlardan beslenen iktidar odaklarının yarattığı tüm çatışma ve savaşlar bir tarafa, dünyadaki yegâne ‘kutsal savaşın’ insanın ‘insan olma’ yolunda kendisi ile vereceği savaş olduğuna vurguda bulunarak, geleceğin barışçıl toplumlarının ipuçlarını da bize sunuyor kitabında aslında. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heybeliada’dan dönerken akşam kızıllığında, belirgin bir çözülme olmuştu “kaçmak”la ilgili fikirlerimde: Ne kadar hızlı ve uzağa kaçmaya çalışırsan çalış, sonuçta ‘sensin’ taşıdığın oralara; alt edememişsen kendini ve kazanamamışsan o ‘tek kutsal savaşı’, ‘sen’ aynı ‘sen’, zaman aynı zaman, mekân farklı olmuş ne gam! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinçmen’in “Benzersiz Mevlana” başlığı altında Türkçeleştirdiği ‘Panayotopulos’un eserinde ise sevgi adına bu ‘kutsal savaş’, sevginin ta kendisi olan Tanrı’nın, Mevlana’nın aklına ve ruhuna hitap etmesiyle bakın nasıl ifade ediliyordu: “...Sevgi ile, ölümü sevecek kadar cesaretin en uç noktasına; nefret ettiğin her şeyi sevecek kadar aşağılanmanın en alt sonuna inebilirsen....Yani, insan olma tayfının birbirine karşıt her iki ucuna (ikisi de aynı anlama gelir) erişebilirsen, zaten başka hiçbir şeye ihtiyacın olmaz. O zaman sen,  doymaz açlığının ve de dinmez susuzluğunun içinde kaftanın ve de tacın ta kendisi; sonsuz çirkinliğin içinde benzersiz güzelliğin ta kendisi; kaybolmuş dünyaların içinde var oluşun ta kendisisin. Dünyaları yeniden doldurursun...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak Dinçmen’in yazdıklarından feyiz alıp, insan olma yolunda mücadeleye niyetli olanlara, yazarın “Hüzünlü İntermezzo” ve “Benimle Son Defa Dans Eder misiniz?” başlıklı kitaplarını da önermek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her bireyin kendi kutsal savaşını verip, kazandığı, sevginin ve sevgilinin yüceltildiği; savaşların olmadığı bir dünya dileğiyle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 9 Ağustos 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-8021227553349830578?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8021227553349830578'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/8021227553349830578'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/08/depresyon-heybeliada-ve-buyuklere-bir.html' title='Depresyon, Heybeliada ve Büyüklere Bir Masal'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-FD7MUgorgcs/TbPnaqZGxSI/AAAAAAAAAM8/H7Mep3buMl8/s72-c/heybeliada.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-4634170636638600938</id><published>2010-08-02T01:56:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T02:08:59.533-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hayata Dair'/><title type='text'>"Zaman"</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-YbIH766MGH0/TbPmjnro-DI/AAAAAAAAAM0/5WW1R9rPC4k/s1600/0.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="240" width="320" src="http://4.bp.blogspot.com/-YbIH766MGH0/TbPmjnro-DI/AAAAAAAAAM0/5WW1R9rPC4k/s320/0.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Toplu Konut İdaresi’nin “Ataköy sahilindeki, tasfiye edilen Emlak Bankası’na ait arazinin satışı için yapacağı açık artırma ihalesinin iptal edildiği” haberini okumamla başlıyor zamanda yolculuğum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boyası dökülmüş olsa da, Banka’nın eski günlerine selam dururcusuna amblemini taşıyan ve yana doğru açılan kapısı; rutubetin etkisiyle çürümüş ve paslanmış, üzerinde kocaman bir “asma kilit”. Kapının hemen yanında, “Bekçi Pala Hamza”nın kuşkulu bakışlarıyla bizi süzdüğü, verdiğimiz selama içinden “la havle” çekerek, başıyla karşılık verdiği, o derme çatma bekçi kulübesi. Hâlâ bir yaşam belirtisi olmasına rağmen, o an kimse yok içinde! Hiç tereddütsüz ve düşünmeden, elim ayağım kir-pas olacakmış ne gam; bırakıyorum paslanmış kapının üzerinden kendimi, gençliğimin en güzel anılarının geçtiği “o çılgın toprağa”. İşte, şimdi içerideyim ve baş başayım gençliğimle... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En iddialı basketbol ve futbol maçlarımızı yaptığımız beton sahanın yanına geliyorum. Delikanlılığın verdiği o bitmez-tükenmez nefesle, biraz da kenarda seyreden kızları etkileyebilmenin getirdiği hırsla, damarlarımızın en ince noktalarına kadar giden “ateşi” arıyorum. Tasfiye edilen bankanın hurdaya çıkarılmış demirbaş otomobilleri, balık istifi gibi dizilmiş; satılmayı bekliyorlar beton sahada. Sahile inmeyi sağlayan, kenarları kalın çalılıklarla örülü ince patika yolları arıyorum, sevgilimle el ele dolaştığım... “Pala Hamza”nın ortalığı yırtan düdüğünü duymazlıktan gelerek, kuytu köşelerindeki “ilk öpüşmeleri” arıyorum. O baştan aşağıya beni sarsan, beynimin içini allak bullak eden; “Ankaralı-kolejli kızın” hesapsızca ilk öpüşünü. Yaban otları her yeri kaplamış. Aşısız güller, boynu bükük, saçılmış... Sarmaşıklar kurumuş... Deniz kıyısına ulaşabilmek için yabanileşmiş bitki örtüsünü parçalamak gerekiyor. Direniyorum, zorlanıyorum ama vazgeçmiyorum, gençliğimi arıyorum! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ey koca çınar! Muhteşem çınar! Belki 200 yıldır gördüklerini ve duyduklarını bir sır gibi saklayıp, tüm haşmetinle siluetini denize akıtan çınar! Okul çıkışı toplanıp altında delikanlılığımızın en “hesapsız sohbetlerini” yaptığımız; “memleketi kurtarma” planlarının şahidi çınar. Her şeye rağmen dimdik ve hâlâ mağrur. Umutla doluyorum. Denize yöneliyorum; mavi sularında Ataköy plajına yaptığımız yüzme yarışlarının sonunda, biralarımızı açıp, kendimizi ödüllendirdiğimiz kumsalı arıyorum. Marmara’nın kusmuğuyla karşılaşıyorum, öylesine midesi bulanmış ki zavallının, inanamıyorum; medeniyetin her türlü pisliğini yutmak zorunda kalmış besbelli ve öylece kusmuş kumsala, haykırırcasına...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cemal’i arıyorum, Hakan’ı, İrfan’ı, Ahmet’i, Erdal’ı, Murat’ı ve Mete’yi... Yazın kamp sakinlerine tahsis edilen; kışın ise öğrencilerin barındığı odalarımıza doğru yöneliyorum. Boyası tamamen yok olmuş, sıvası dökülmüş; çatlaklar, çatlaklar... Tüm odalarımızın kapıları ardına kadar açık, camlar kırık dökük. Okulda dayatılan ve ezberlemeden geçemediğimiz kitapların sıra sıra dizildiği çalışma masamı ve yatağımı arıyorum. Seviniyorum; en azından sokak kedileri ve köpekleri mekân tutmuş odalarımızı. Bir müzik geliyor içeriden... Sanki zamanının “sisli koridorundan” süzülüyor... Pink Floyd çalan... Tüm mistizmi ve şiirselliğiyle Pink Floyd’u dinliyorum. “Zaman”ı dinliyorum; yıkık dökük, terkedilmiş, satılmak için ihaleye çıkarılması düşünülen ve gençliğimin en güzel anılarını yaşadığım “o toprakta”, gözlerim yaş içinde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;............&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sıradan bir günü oluşturan anları sayarak,&lt;br /&gt;Zamanı parçalarsın, kolaycacık harcarsın.&lt;br /&gt;Doğduğun topraklarda bir parça toprağın üstünde dolanarak,&lt;br /&gt;Sana yol gösterecek birini, bir şeyi bekleyerek.&lt;br /&gt;Yoruldun eve kapanıp yağmuru seyretmekten ve güneşte mayışmaktan,&lt;br /&gt;Daha gençsin ve yaşam uzun, harcayacak vaktin var bugün &lt;br /&gt;Ve bir gün bakmışsın ki on yılı bırakmışsın ardında,&lt;br /&gt;Kimse söylemez sana koşacağın yeri, başlama işaretini kaçırmışsın.&lt;br /&gt;Ve koşarsın koşarsın güneşi yakalamak için ama güneş batmakta,&lt;br /&gt;Ve dolanmakta tekrar sana görünmek için,&lt;br /&gt;Güneş aynı güneş aslında ama sen yaşlısın artık,&lt;br /&gt;Bir nefeslik ömrün var ve bir gün daha yakınsın ölüme,&lt;br /&gt;Gittikçe kısalmakta yıllar, vakit bulamayacağız galiba,&lt;br /&gt;Tasarılar ya sıfır ya da yarım sayfa karalama,&lt;br /&gt;Umutsuzluğa sarılarak avarelik etmek İngilizlere özgüdür,&lt;br /&gt;Vakit geçti bitti şarkı, söyleyeceklerim bitmedi ama” . &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alkan.soyak@gmail.com&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulus Gazetesi, 2 Ağustos 2010&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7090974453045999255-4634170636638600938?l=alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4634170636638600938'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7090974453045999255/posts/default/4634170636638600938'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://alkansoyak-ulusgazetesi-yazilari.blogspot.com/2010/08/zaman.html' title='&quot;Zaman&quot;'/><author><name>Alkan Soyak</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04975405139345827226</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://2.bp.blogspot.com/_oDm3rZeGmrQ/TLxfKos1KnI/AAAAAAAAAG8/dbgPeizTVNw/S220/alkan.igneada.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-YbIH766MGH0/TbPmjnro-DI/AAAAAAAAAM0/5WW1R9rPC4k/s72-c/0.jpg' height='72' width='72'/></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7090974453045999255.post-6077562115115914416</id><published>2010-07-26T01:52:00.000-07:00</published><updated>2011-04-24T01:56:02.977-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ekonomi-politik'/><title type='text'>Turizm Sektöründe Bağımlılığın Sonuçları ve Politika Önerileri (2)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-HafmlXiheus/TbPksMS1lWI/AAAAAAAAAMk/8YbU62KmoFM/s1600/asia_s-tourism-phuket.jpg" imageanchor="1" style="clear:right; float:right; margin-left:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="133" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-HafmlXiheus/TbPksMS1lWI/AAAAAAAAAMk/8YbU62KmoFM/s200/asia_s-tourism-phuket.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;“Turizm Sektöründe Bağımlılığın Sonuçları ve Politika Önerileri” başlıklı yazımızın ilk bölümünü geçen hafta sonuçlandırırken, özellikle 1990’ların sonlarından itibaren Akdeniz ve Ege Bölgeleri’nde yabancı turizme hizmet veren işletmelerin turizmde bağımlılık ilişkisinin “pasif aktörü” olmaya başladığını ve bu ilişkinin bazı olumsuz sonuçlarının artık bu bölgelerde yoğun bir biçimde görüldüğünü belirtmiştik. 2009 yılında 2. baskısı yayınlanan, “Türkiye’ye Yönelik Yabancı Turizmin İktisadi Etkileri: Akdeniz ve Ege Bölgeleri Üzerine Bir Araştırma” başlıklı çalışmamızda bahsedilen sonuçlara yönelik tespitlerin anket ve saha araştırmalarına dayalı olarak ortaya konulduğunun altını çizmiştik. 2010 Nisan ayında Turizm Gazetesi’nde yayınlanan bir haberde “yılın 3 aylık döneminde turizm sektörünü kapsayan ve yeni yatırım, yenileme, modernizasyon gibi yatırımları öngören 85 adet projenin 528 milyon liralık yatırım teşvik belgesi aldığı ve teşvik alan 65 adet komple yeni yatırım projesinden 49’unu konaklama tesisleri olduğu”nun altı çizilmektedir. Artık turizme yönelik kamu politikaları KDV indirim ya da konaklama tesislerinin teşvik edilmesinin ötesine geçmelidir. Ulusal turizm politikasına yönelik orta ve uzun vadeli önlemlerle Türk turizminin yapısal sorunları çözülmezse Akdeniz ve Ege Bölgelerinde yabancı turizme hizmet veren işletmeler sektörde yoksullaştıran büyüme sürecinin aktörleri olmaya devam edecek; böylelikle hem sektör, hem de Türkiye zaman ve kan kaybetmeyi sürdürecektir. Turizm sektörüne yönelik sıralayacağım tespitleri ve turizm politikası önerilerini bahsi geçen bölgelere yönelik kamu politikalarını tasarlayan örgütlerin yetkililerinin bilgisine sunuyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;—Bu bölgelerde, bir önceki yazımızda da sıralanan olumsuz iktisadi yapılanmaları içinde taşıyan güneş-kum-deniz üçlüsüne (3S) dayalı “kitle turizminin” sınırlarına yaklaşılmıştır. Bu nedenle konaklama tesislerindeki rekabet büyük ölçüde fiyatlar üzerinde gerçekleşmekte, “her şey-dâhil sistemiyle” birlikte fiyatların yanı sıra kalite de düşme eğilimi göstermektedir. Bölgede mevcut talebin üzerinde bir yatak kapasitesi fazlası bulunduğu da düşünüldüğünde, kısa ve orta vadede bölgelerdeki turizmin çeşitlendirilmesi için projeler üretilmeli; “kültür, sanat, festival, kongre, gençlik, sağlık golf, av, su sporları ve yat turizmi” gibi yeni ve alternatif turizm pazarlarının yaratılması ve yabancı turizmin bu alanlara yönlendirilmesi sağlanmalıdır. Ancak böylesi bir anlayışla gelir düzeyi yüksek ve nitelikli turistlerin, her şey dâhil-paket tur sisteminin dışında, yöreye çekilebilmesi
